Deneme

Mermere Kazınan ile Havaya Yazılan

5 dk okuma 105 okunma
Mermere Kazınan ile Havaya Yazılan

Bir masanın üzerinde yan yana duran iki kâğıt düşünün.

İkisi de aynı ağaçtan kesilmiş, aynı mürekkeple çizilmiş, aynı odanın sessizliğini emiyor.

Fakat birine tek bir satır yazıldığında kâğıt kendi içine kıvrılır, ağırlığından bükülür; diğerine yazıldığındaysa sanki havalanmak, pencereden dışarı süzülmek ister.

İşte o an, insanın zihninde belirsiz bir sızı başlar: Bir söz, sırf havada taşınabiliyor diye mi hafif sayılır, yoksa yere çakılmayı göze aldığı için mi derin?

Küçük bir sahil kasabasında, rüzgârın tahta kepenkleri dövdüğü eski bir kahvehanede oturuyordum.

Masanın bir ucunda duran ihtiyar, kucağındaki ahşap radyodan yayılan bir pürüzün ritmine göre çayını karıştırıyordu. 

Şarkı bitti.

İhtiyar, kaşığını tabağın kenarına bıraktı ve yanındaki gence dönüp şöyle dedi: "Bu türkünün söZleri kâğıtta dursaydı, kimse yüzüne bakmazdı. Ama bak, adama oturduğu yerde evini arattırıyor."

O gün bugündür düşünürüm; ses, kelimenin sırtındaki yükü hafifleten bir binek midir, yoksa onun özünü eritip uçuran bir ateş mi?

Şiir, kendi bedenine mahkûm bir taş gibidir. Onu yerinden kaldırmak için başka bir güce ihtiyaç duymazsınız; ağırlığı, tam da durduğu yerin yankısından gelir. Sayfada öylece durur. Sesi kendi kemiklerinin içindedir. Şarkı sözü ise bir rüzgâr gülü gibidir; var kalabilmek, dönebilmek için dışarıdan esecek bir nefese —bir melodiye, bir ses tellerinin titreşimine— muhtaçtır. Biri kendi kuyusunda derinleşir, diğeri başkasının göğünde yankı arar.

Fakat tam bu noktada insan kendi kendine itiraz etmeden duramıyor: Peki ya o rüzgâr çıkmazsa? Nefessiz kalan bir şarkı sözü, eksik bir şiir midir; yoksa hiç doğmamış bir sesin hayaleti mi?

Şiir yazarken kâğıtla baş başasınızdır; orada yalnızlık bir imkân değil, zorunluluktur.

Kelimeyi seçersiniz, onun sessizliğini dinlersiniz.

O kelime oraya oturduğunda, arkasındaki boşluğu da beraberinde getirir.

Şarkı sözü yazarken ise zihninizin bir köşesinde hep o meçhul ses dolaşır.

Bir ritmin elbisesini biçersiniz kelimelere. Şiir terzisi kelimenin tenine dokunur, şarkı sözü yazarı ise onun hareketine...

Biri heykeltıraştır, mermerden fazlalığı kazır; diğeri terzidir, kumaşı rüzgâra göre keser.

Yine de bazen bir şarkı duyarsınız gece yarısı. Hiç beklemediğiniz bir anda, bir dizenin müziği aştığını, müziğin zırhını delip doğrudan çıplak etinize saplandığını hissedersiniz. O an sorarsınız: Bu artık bir şarkı mıdır, yoksa müziğin arkasına saklanmış utangaç bir şiir mi?

Gözümün önüne bir tren kompartımanı geliyor.

Camdan dışarıyı seyreden iki yabancı.

Biri yol boyunca tek kelime etmez, sadece dışarıdaki karanlığa bakar; ama varlığı öyle bir yer kaplar ki kompartımanda, gittiğinde yeri dolmaz.

Diğeri ise yol boyunca mırıldanır, hikâyeler anlatır, havayı ısındırır.

İkisi de aynı yolun yolcusudur ama biri sessizliğiyle iz bırakır, diğeri sesiyle.

Şiir, o susan yabancıdır.

Şarkı sözü ise mırıldanan.

Birini okurken kendi içinize doğru bir kazıya başlarsınız. Sayfadaki bir boşluk, zihninizde yıllardır dokunmadığınız bir odanın kapısını aralar. Şarkı dinlerken ise o kapı zaten açıktır; içeri giren ses, odadaki eşyaların tozunu havalandırır. Biri sizi yalnızlığınızla yüzleştirir, diğeri yalnızlığınızı başkalarının yalnızlığıyla birleştirir.

Belki de hata, bu iki kıyıyı birbirine düşman sanmakta. Birinin diğerinden daha üstün, daha adil ya da daha edebî olduğunu iddia etmekte. Çoğu zaman, sırf kâğıtta güzel duruyor diye şiir sandığımız şeyler, aslında bir melodinin eksikliğinden kıvranan yetim cümlelerden ibarettir. Ve bazen, bir şarkının içinde öylesine geçip giden tek bir dize, binlerce sayfalık şiir külliyatının anlatamadığı o amansız hakikati tek bir nefeste söyler.

İnsan yaşlandıkça kelimelerin ne söylediğiyle daha az ilgileniyor; nerede durduğuyla, nerede sustuğuyla ilgileniyor. Şiir, sustuğu yerlerle büyür. Şarkı sözü ise sustuğu yerleri müziğe devreder.

Aşağı giden merdivenlerde durup geriye baktığımda, elimde ne kaldığını tartmaya çalışıyorum. Bir kelimenin değeri, onu yalnız okuduğumuzda zihnimizde bıraktığı ağırlık mıdır; yoksa bir başkasının sesiyle birleştiğinde içimizde uyandırdığı o hafiflik mi?

Sahi, bir insan bir dizeyi hatırladığında... Gerçekte hatırladığı şey kelimelerin dizilimi midir, yoksa o kelimelerin söylediği anki kendi yaşama arzusu mu?

Kâğıt hâlâ masada duruyor.

Rüzgâr pencereyi hafifçe zorluyor. İki metin de orada, yan yana. Biri kendi kabuğunu kırmaya çalışıyor, diğeri çoktan uçup gitmiş bir kuşun tüyü gibi süzülüyor.

Biz ise sadece dinliyoruz.

Hangi kelimenin bizi kurtaracağını bilmeden, sadece hangisinin daha derin kanatacağını sezerek.

Paylas:

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000
Şiir Ceketli Adam

Şiir Ceketli Adam

Şiir Ceketli Adam; çağdaş spoken word, şiir dramaturjisi ve Neo-Anatolian anlatı estetiği üzerine üretim yapan bağımsız bir yaratıcı kimliktir. Metinlerinde sessizlik, şehir hafızası ve insanın görünmeyen taraflarını sinematik bir anlatımla buluşturur.

36 Yazı 4,766 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol