Deneme

KIYAS

13 dk okuma 121 okunma
KIYAS

KIYAS

Ben şimdi ne yazayım?

Bursa, Balıkesir’i dolaşıp uzun kilometreler yaptığım bir günün sonunda; önümde çayım, nezih bir mekânda oturuyorum. (Bildiğin; hemen girişte, Ada Mahallesi’nde Biga Avcılar Kulübünün yanındaki parktayım.) Çınar ağaçları, kasvetli bir rüzgar, birkaç guguşçuk sesi... Kasvet demişken de Dünya Kupası’ndan iki maçta elenmişiz. Uzun zamandır futbol takibini önemli ölçüde bıraktığımdan hem de gruptan çıkamayacağımızı bildiğimden, maç falan izlemedim. Eleneceğimizi önceden söylediğim birkaç arkadaş, nasıl bildin falan dediler. Taktikten, sistemden, oyun varyasyonlarından bahsetmedim tabii. Neyse, konu bu değil; edebiyata gelicez mutlaka; yavaş yavaş gidiyoruz. Zaten edebiyata gelişlerimiz, edebiyatta kalışlarımız, artık gün gün azalacak.

Nihayetinde milli takım elendi. Balık baştan kokar hesabı, Trabzonspor’a verdiği zararlar ortadayken, adamı federasyonun başına getirdiler (inanmayanlar, dönemindeki kulüp bütçe hareketlerini inceleyebilir, sportif başarı zaten yok ve/fakat incelenmesi daha elzem olan işler var).

Dünya Kupası vesilesiyle milli takım marşı falan sipariş edildi Sinan Akçıl adlı bir şarkıcıya. O da zaten neden/nasıl edildi biliyorsunuz. Soyadında “ak” olması yeterli gelmemiş, siyasetin de ak tarafında falan...

Yaptığı rezil şarkımsı şey, Tarkan’ın 2002 Dünya Kupası’nda Milli takım için yaptığı marşla kıyas edildi, edilmez de hani, edildi... Tarkan’ınki, Karma albümündeki Taş adlı şarkıdan ustalıkla dönüştürülmüş bir eserdi. Akçıl’ın yaptığı, daha sözleriyle bile ilkokul seviyesinde bir şiir denemesi... Müzikal açıdan hiç bakmayalım; adam, marş formatının nasıl olması gerektiğini bilmiyor daha. Marş demişken, en güzel örneklerinden birini Kıraç yaptı o işin. Fenerbahçe için yaptığı Yüzüncü Yıl Marşı ortada. Fakat, ülkedeki liyakat işleyişini siz zaten biliyorsunuz. Tarkan’ın marşıyla kıyas falan derken, konu 2002 Milli Takım kadrosuyla bugünkü kadroyu kıyaslamaya geldi. (Ha, bütün bunlar olurken; Heybeliada Ruhban Okulu’nun tekrar açılması kararı alındı ülkede! İşlevini merak eden; mezunları arasında kimler, hangi katiller olduğunu araştırarak sanırım öğrenebilir.)

Kıyas demişken, bir de mukayese var. Kıyastan türeme olup yine kıyasla eşanlamlı. Hem kıyas etmek hem de mukayese etmek/yapmak biçiminde iki eşanlamlı deyim de var. Ayrıca kıyaslamak fiil.

Şimdi, iki kadro arasında mukayese de yapılmaz, iki kadro kıyas da edilmez. Zaten (konjonktür) zamana bağlı âmiller gereği, 2002’deki kadro gibi bir kadro bir daha gelmez. Günün birinde dünya kupasını alsak da gelmez. 2002 Dünya Kupasında, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi kadrolarından birine karşı başa baş oynadık. Hasan Şaş’ın slalomları, İ. Mansız’ın R. Carlos’a karşı yaptığı gökkuşağı hareketi hâlâ hafızalarda... Mario Jardel’in Süper Kupa finalinde Real Madrid’e attığı altın golle, İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı altın gol neredeyse bire bir aynı bu arada.

Neyse, konumuz kıyas... Futbolda geriledik, edebiyatta dibe vurduk. Ben de öyle kolay beğenen biri değilim; bu, edebiyatta da öyle. Son yüzyıl edebiyatımız yazarlarından sevdiğim beğendiğim yazar sayılıdır. Geçen aylarda, bu insanlar şimdilerde ne okuyor bir bakayım diye Ahmet Ümit’in Yırtıcı Kuşlar Zamanı romanını okuyayım dedim ama bitiremedim. Bir dünya bilgi, mantık, kurgu hatası... Üçüncü sınıf dizi film ağzı... Hatta dizi filmlerden çalıntı karakterler... Üzüldüm... Türk edebiyatı adına yine üzüldüm. Aklıma ilk elde H.Nihal Atsız geldi. Yazarlığı zirve, şairliği zirve... Hadi kıyas et! Edemezsin, edilmez ki!

Atsız Hoca’nın kalemi ile tam olarak tanışmam, üniversite yıllarım sonrası oldu. Romanlarını hayretle okuyup, şiirlerini ezberledim. İki kült romanı, Ruh Adam ve Bozkurtlar... Karakter ortaya koymada öyle usta ki hepsi hâlen zihnimde “Beni sevmenize müsaade ediyorum” diyen Prenses Leyla, Ok atılmayanlardan biri olan Güntülü, Atını uçuruma süren Kürşad’ın oğlu Urungu nasıl unutulur ki? Bozkurtlar, Türk Edebiyatında en iyi iki tarihi romandan biri. (Diğerini enikonu yazıp anlatmam gerek ki ne kadar kıymet verdiğimi belirtmem için, on defa okumuş olduğumu söyleyeyim.)

Atsız, cumhuriyet tarihinde 2. Abdülhamid için olumlu şeyler kaleme alan ilk yazar. Herkesin kızıl sultan dediği, okul müfredat kitaplarında Abdülhamid’in yerden yere vurulduğu bir dönemde yaptı bunu. Ben, 2.Abdülhamid ile ilgili ilk okumamı Ulu Hakan 2. Abdülhamid Han’ı okuyarak Necip Fazıl’dan yaptım tabii. En son yine oradan/onu okumuş olabilirim.

Atsız’ın eserlerinde Psikolojik zekâ olağanüstüdür. Psikologların tartışmaktan çekindiği Peyami Safa bile bu konuda Atsız’ın eline su dökemez. Peyami genel psikolojiyi işler fakat Atsız, istisnaların arka sokaklarında dolaşır. (Tam bir inceleme konusu aslında. Umarım hakkıyla yapan eden birileri vardır ya da birgün olur.)

(Cevizlere damlama borularını döşeyip sulamayı başlatmak için yazıya burada bir ara veriyorum.)

Ne diyorduk? Atsız’ın şairliğine bakmadan olmaz. Denemede enikonu bakamayacağımız için küçük bir kuple geçelim.

1940’lar... Dünya yanıyor. Hitler Avrupa’yı çiğniyor, Mussolini Akdeniz’de Roma İmparatorluğu hayâli kuruyor. Balkanlar’dan Anadolu’ya doğru kara bulutlar yaklaşırken, Türkiye tarafsız kalmaya çalışıyor. İşte tam o günlerde bir ses yükseliyor İstanbul’dan. Alaycı, tavizsiz bir ses...

Atsız, Mussolini’ye bir davetiye gönderiyor..

“Davetiye” şiiriyle, Mussolini’ye sesleniyor:

 

Ey benito musolini! Ey gayet yüce,

İtalyanlar başvekili muhterem Duce!

Duydum ki, yelkenleri edip de fora

Gelecekmiş orduların yeşil Bosfora.

Buyursunlar… Bizim için savaş düğündür;

Din arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür.

Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa

Türk eri de öyle gider kanlı savaşa.

Hem karadan, hem denizden ordular indir!

Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir!

Kalem, fırça, mermer nedir? Birer oyuncak!

Şaheserler süngülerle yazılır ancak!

Çağrı Beğ’le Tuğrul Beğ’in kurduğu devlet

İtalyalı melezlerden üstündür elbet;

Bizim eski uşakları al da yanına

Balkanlardan doğru yürü er meydanına;

Çelik zırhlı kartalları göklere saldır…

Fakat zafer sizin için söz ve masaldır…

Dirilerek başınıza geçse de Sezar

Yine olur Anadolu size bir mezar.

Belki fazla bel bağladın şimal komşuna,

Biz güleriz Cermenliğin kuduruşuna,

Tanıyoruz Atilla’dan beri cermeni,

Farklı mıdır prusyalı yahut ermeni?

Senin dostun cermanyaya biz Nemşe deriz,

Bir gün yine bec önünde düğün ederiz.

Söyle, kara gömlekliler etmesin keder;

Ölüm-dirim savaş bir gün mukadder!

Gerçi bugün eskisinden daha çok diksin;

Fakat yine biz Osmanlı, sen Venediksin!

Tarihteki eski Roma hoş bir hayâldir,

Hayâl bütün insanlarda olan bir hâldir.

Bu hayâller zamanları hızla aşmalı,

Kök Türklerle Romalılar karşılaşmalı!

Görmüyorsan gönlümüzün içini, körsün!

Kılıçlarımız kınlarından çıkmayagörsün!

Top sesleri, bomba sesi bize saz gelir;

17’ye karşı 44 milyon az gelir.

Arnavudu yendim diye kendini avut,

Yiğit Türkle bir olur mu soysuz Arnavut?

Kayalara çarpmalıdır korkunç türküler!

Dalmalıdır gövdelere çelik süngüler!

Sert dipçikler ezmelidir nice başları!

Ecel kuşu ayırmalı arkadaşları!

En yiğitler serilmeli en önce yere!

Kızıl kanlar yerde taşıp olmalı dere!

Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister!

Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.

Damarında var mı senin böyle bol kanın?

Türk’ün kanı bir eşidir lavlı volkanın!

Tarihteki eski Roma hoş bir hayâldir,

Kurulacak yeni Roma boş bir hayâldir,

Karşısında olmasaydı şanlı “Türk Budun”

Belki gerçek olacaktı bir gün umudun,

İnsan oğlu ümitlerle dolup taşmalı,

Aryalarla Turanlılar karşılaşmalı.

Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır;

Hız verecek biricik şey ona savaştır!

Keskin olur likörlerden ayranla kımız,

Karnerayı yere serer Tekirdağlımız.

Yurdumuzun çok tarafı olsa da kuru

Makarnadan kuvvetlidir yine bulguru…

Biz güleriz façyoların felsefesine,

Dayanır mı kırkı bir tek Türk efesine?

Bizim yanık Fuzuli’miz engin bir deniz!

Karşısında bir göl kalır sizin danteniz!

Bizler ulu bir çınarız, sizler sarmaşık!

“General”ler “Paşa” larla atamaz aşık!..

Ey İtalyan başvekili! Ey mussolini!

İki ırkın kabarmalı asırlık kini…

Hesabını göreceğiz elbette yarın

Yedi yüzlü, yedi dilli İtalyanların!

Irkınızı hiçe saydı Hazreti Fatih.

Biraz daha yaşasaydı Hazreti Fatih

Ne Venedik kalacaktı, ne Floransa…

Hoş geldiniz diyecekti bize Fransa!

Haydi, hamle kâfirindir… İlk önce sen gel

Ecel ile zaman bize olmadan engel!

Burada tanklar yürümezse etme çok tasa;

Süngülerle çarpışmadır savaşta yasa.

Olma böyle sinsi çakal, yahut engerek!

Bozkurt gibi, kartal gibi döğüşmek gerek!

Kılıç Arslan öldü sanma, yaşıyor bizde!

Atilla’nın ateşi var içimizde!

Kanije’nin gazileri daha dipdiri!

Sınırdadır Plevne’nin kırkbir askeri!

...

Her cümlesine çok şey yazmak gerekli -elbette-.

“Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır;

Hız verecek biricik şey ona savaştır!”

Ne güzel tespit ama! Ruh Adam’ın başındaydı diye hatırlıyorum. Mohaç Meydan Muharebesi ile ilgili söylediği şeyler vardı. Yine güzel/üstün tespitlerdi. Ve şunu da cımbızlamadan geçmeyelim:

“Bizim yanık Fuzuli’miz engin bir deniz!

Karşısında bir göl kalır sizin danteniz!”

Fuzuli’yi okuyup anlayan, bu dünyalı değildir zaten.

Yine bir diğer zirve şiiri, “Geri Gelen Mektup”. Ama gel gör ki ne kadınlar var işte...!

 

Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?Pervane olan kendini gizler mi alevden?

Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.

Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;

Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;

Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan,

Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...

Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,

Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!

Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince

Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince

Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;

Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.

Gözler ki birer parçasıdır sende İlahın,

Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,

Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;

Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin!

Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,

Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...

Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,

Vaslınla da dinmez yine bağrımdaki ağrı.

Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!

Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,

Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.

Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,

Tek bendeki volkanları söndürse denizler!

Hâlâ yaşıyor gizlenerek ruhuma ‘Kaabil’

İmkânı bulunsaydı bütün ömre mukabil

Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.

Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

Mehtaplı yüzün Tanrı’yı kıskandırıyordur.

En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.

Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur;

Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik...

 

Şiirin aruz vezni (mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fe’ûlün şeklindedir, Türkçe olarak; ran dan didi randan didi randan didi randan şeklinde okunup ritimlenebilir) ve hece ölçüsüyle yazılması, yazanı Nihâl Atsız olunca çok da şaşırtmıyor.

Bestelenmiş hâlini vaktiyle bizim Osman’dan çok dinledim. Kendim de hem şiir hâliyle hem bestelenmiş şekliyle çok okuyup söyledim.

Konumuz kıyastı değil mi? Bazı insanlar, kıyas konusu bile edilmez. Sadece aradaki ölçülemez farkın görülmesi için biraz bir şeyler dedik. Ve yine kıyas demişken, çok sevdiğim türkülerden Hacel Obası’nda geçen o şahane dörtlük geldi aklıma.

“Hacel obasını engin mi sandın?

Ayağında potini var zengin mi sandın?

Her olur olmazı dengin mi sandın?

Ay da geçti göremedim yâr seni.”

 

Hikayesi Sivas Şarkışla’da geçer, türkü de hâliyle yöreye aittir. Bir gün okumuş subay gelir ve Ayşe’yi fakir sevdiğinin elinden alıverir. Tabii hikâye daha uzun. Neyse, bu hikâyeye benzer bir başka hikâye geldi aklıma. Çok sevdiğim bir romanda Gülüm Abla diye bir karakter var. Dokuz defa okuduğum bir roman. Her okumamda arka sayfasına tarih yazdığım için biliyorum bu okuma sayılarını da. Bir başka yazar, romandaki Gülüm karakterini alıp hikâyeleştirmiş. Önce Gülüm Abla diye bir hikâye yazmış. Yıllar sonra da Gülüm’ü Ziyaret diye devam hikâyesi... Çok ağlama garantili ve tabii üstün edebi bir kalite... Hele bir de romanı bilenler için... (Gülüm hikâyesinde “potin” yerine “postal” denmiş, gerisini siz anlayın.) Ben de kendimce Gülüm Abla’nın adını Biga’da Zaman şiirinde, Biga’nın bir sokağına verdim.

“Direncin kalesidir Gülüm Sokak   

 Her nöbette söker yeni bir şafak”

İkinci dizede de “nöbeti bir an bile bırakmadım” diyen diğer roman karakterine selam çaktık ki “nöbeti biz devraldık” demiş olduk.

Neyse dostlar, bazı şeyler kıyaslanır, bazı şeyler kıyas kabul etmez. Ne diyor türkü:

“Her olur olmazı dengin mi sandın?

Ay da geçti, göremedim yâr seni.”

Hasretin bir ânına tahammül edemezken, değil ay, bazen öylece ömür geçer.

Ne diyelim;

Yâr, dizimin dibinde hep konuşsun

Özleyen, özlediğine -tez- kavuşsun.

Vesselâm.

Paylas:

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000
Bünyamin Çoban

Bünyamin Çoban

11 Yazı 1,470 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol