Herkesin Bir Görünmeyen Odası Vardır
İnsan, yalnızca görünen yüzünden ibaret değildir. Sokakta yürürken, bir masada otururken, birine gülümserken ya da kalabalığın içinde sıradan bir cümle kurarken yanında görünmeyen bir yer daha taşır. Kimsenin kapısını bilmediği, anahtarını bulamadığı, ışığını yakamadığı bir iç oda… Orada insanın söyleyemediği cümleler, unutamadığı yüzler, yarım kalmış hesaplaşmalar, bastırılmış öfkeler ve kendine bile itiraf etmekten çekindiği korkular durur.
Dışarıdan bakınca herkes bir şekilde tamamlanmış görünür. Bir işi vardır insanın, bir evi, bir adı, bir alışkanlığı, belki de kendine özgü bir gülümseme biçimi… Bazen neşeli sanılır, bazen güçlü, bazen hiçbir şeyi umursamayan biri gibi görülür. Oysa insanın dışarıya gösterdiği hâl, çoğu zaman yaşamak için seçtiği en kullanışlı maskedir. Çünkü herkes her şeyi anlatamaz. Anlatmaya kalksa bile her şey anlaşılmaz. Bazı yaralar dile gelince küçülmez; aksine daha çok kanar. Bu yüzden insan, kendi içinde bir oda yapar ve en ağır şeylerini oraya kaldırır.
Bu görünmeyen oda bazen çocukluktan kalma bir sessizlikle döşenmiştir. Birinin zamanında söylemediği güzel bir söz, bir başkasının gereğinden fazla sert çıkmış sesi, unutulmuş bir doğum günü, beklenmiş ama gelmemiş bir özür… İnsan büyüdüğünü sanır; oysa çoğu zaman yalnızca o odanın kapısını daha iyi kapatmayı öğrenir. Yıllar geçer, yüz değişir, şehir değişir, insanın cebindeki anahtarlar bile değişir; fakat içerideki bazı eşyalar yerinden kıpırdamaz.
Kimi insanın görünmeyen odasında eski bir aşk oturur. Üzerine yeni günler örtülmüş, adı artık yüksek sesle anılmayan ama varlığı hâlâ hissedilen biri… Kimi insanın odasında bir pişmanlık vardır; gece herkes sustuğunda yerinden kalkar, karşısına geçer ve aynı soruyu sorar: “Neden o gün öyle yaptın?” Kimi insanın odasında ise öfke bekler. Söylenememiş, yutulmuş, incinmemek için değil; belki de daha fazla incitmemek için saklanmış bir öfke.
Biz çoğu zaman insanları yalnızca dışarıdaki odalarından tanırız. Salonlarını görürüz; misafir ağırladıkları, gülümsedikleri, düzgün cümleler kurdukları yerleri… Bize gösterilen raflara, düzenlenmiş masalara, temiz perdelerin arkasındaki ışığa bakarız. Sonra da kolayca hüküm veririz: “Bu insan mutlu.” “Bu insan güçlü.” “Bu insan umursamaz.” “Bu insan soğuk.” Hâlbuki hiç kimsenin içindeki kapalı kapıların sayısını bilmeyiz.
Belki de insanı anlamak, onun anlattıklarından çok sustuklarına yaklaşabilmektir. Birinin sesi titrediğinde, bir cümleyi yarım bıraktığında, gözünü kaçırdığında ya da gereğinden fazla gülümsediğinde orada bir kapı aralanır. Fakat o kapıdan içeri izinsiz girmek doğru değildir. Çünkü herkesin görünmeyen odası, aynı zamanda mahremidir. İnsan bazen anlaşılmak ister ama tamamen açığa çıkmak istemez. Kimi zaman birinin kapının önünde beklemesi yeterlidir; içeri girmeden, sorgulamadan, dağıtmadan, yalnızca var olarak.
Ne var ki hayat, insanın bu odasını çoğu zaman yok sayar. “Güçlü ol,” der. “Geçti artık,” der. “Bunu da mı kafana takıyorsun?” der. Oysa hiçbir şey yalnızca dışarıdan bakıldığı kadar basit değildir. Geçmiş dediğimiz şey takvimde geride kalabilir; fakat insanın içinde her zaman aynı hızla uzaklaşmaz. Bazı şeyler yıllar önce yaşanır, ama insan onları yıllar sonra anlamaya başlar. Bazı acılar o gün değil, insan kendine biraz zaman bulduğunda sızlar.
Bu yüzden kimseye kolayca “abartıyorsun” dememek gerekir. Çünkü bir davranışın arkasında bizim bilmediğimiz bir oda olabilir. Bir suskunluğun, ani bir öfkenin, uzaklaşmanın ya da kırgınlığın ardında görünmeyen bir yorgunluk saklanabilir. İnsan bazen o an olan şeye değil, yıllardır içinde biriken şeye tepki verir. Bir cümleye değil, o cümlenin dokunduğu eski yaraya susar.
Belki de olgunlaşmak, insanların görünmeyen odaları olduğunu kabul etmekle başlar. Her gülenin ferah, her susanın boş, her konuşanın rahat, her gidenin umursamaz olmadığını anlamakla… İnsan bazen en sevdiği kişilere bile bütün içini açamaz. Çünkü bazı odaların anahtarı kaybolmuştur. Bazılarının kapısı pas tutmuştur. Bazılarının içinde ise hâlâ karanlıkta bekleyen bir çocuk vardır.
Yine de insan, bu odalarla yaşamayı öğrenir. Kimi yazarak havalandırır içini, kimi dua ederek, kimi uzun yürüyüşlerle, kimi de bir şarkının içinde kendini bulup yeniden kaybederek… Bazen biri gelir, kapıyı zorlamadan orada durur. “Anlatmak zorunda değilsin,” der gibi susar. İşte o zaman insanın içindeki en karanlık oda bile biraz ışık alır.
Herkesin bir görünmeyen odası vardır. Kimimiz orada eski kendimizi saklarız, kimimiz affedemediklerimizi, kimimiz kaybettiklerimizi, kimimiz de hiç kimseye söyleyemediğimiz asıl cümlemizi… Bu yüzden insanlara biraz daha yavaş bakmak gerekir. Daha az hükümle, daha çok sezgiyle. Çünkü karşımızdaki kişi yalnızca gördüğümüz kişi değildir; yanında taşıdığı karanlıklarla, kilitlediği kapılarla, sakladığı seslerle de insandır.
Ve belki insan olmak biraz da budur: dışarıda yaşarken içeride bir odayı sessizce taşımak; kimse görmese de, kimse bilmese de, o odanın kapısını her gece kendi içimizde yeniden yoklamak.
Yorumlar 1
Çok doğru ve derin bir tespitte bulundunuz yazarım. O oda, insanın en savunmasız sığınağı olduğu kadar aynı zamanda en ağır yüküdür. Ve bu yükle yaşamaya alıştırır kendini. Kaleminize, yüreğinize sağlık çok güzel olmuş.👏👏👏
Nazmiye Hanım, kıymetli yorumunuz için yürekten teşekkür ederim. Yazının tam da dokunmak istediği yer burasıydı; insanın içinde sakladığı o görünmeyen odanın hem sığınağı hem de yükü oluşu… Okuyup bu kadar derinden hissetmeniz benim için çok değerli. Kaleminize, yüreğinize sağlık.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.