Dijital Dilenciliğin ve Kusursuz Yalnızlık Şovunun Anatomisi
Sosyal medya ana sayfasında aşağı doğru kayarken, havada asılı kalan o tanıdık kokuyu alıyorsunuz değil mi? Hayır, taze çekilmiş kahve ya da yeni nesil bir parfüm kokusu değil bu. Bu, buram buram tüten, ekranın arkasından genzimizi yakan o çiğ "Beni görün, beni sevin!" çığlığı. Dijital köşebaşlarında, ellerinde akıllı telefonlarla bekleyen yeni nesil duygu dilencilerinin melodram senfonisi.
Bir yanda "Bugün de çok yalnızız ama kahvemiz filtre, kitabımız Sartre" soslu o aşırı cilalı yalnızlık şovları, diğer yanda "Bakın nasıl da kırıldım, hadi hemen altını beğeniyle doldurun" diye bağıran gizli narsizm. Kusura bakmayın ama bu otoportrelerin altındaki boyayı azıcık kazıyınca arkasından trajikomik bir ergen hevesi çıkıyor.
Sahne I: "Acıların Çocuğu" Filtresi
Sistem her zaman aynı tıkır tıkır işliyor. Önce loş bir ışık bulunuyor. Fon müziğine, dinleyenin içini şişirecek cinsten, indie bir hüzün tınısı ekleniyor. Üzerine bizzat yaşanmadığı her kelimesinden belli olan, Pinterest’ten araksonik bir aforizma patlatılıyor:
"Herkes kalabalıkken ben içimdeki ıssız galakside tek başınayım..."
Yahu dostum, madem o galakside o kadar teksin, o "Yalnızlık Paylaşılmaz" hikayesini niye 4K çözünürlükte, tam 24 saat boyunca izlensin diye öne çıkanlara sabitliyorsun? Bu nasıl bir ıssızlık ki, içinde reklam ajansları, algoritma hesapları ve 15 bin takipçi cirit atıyor?
Bu, yalnızlık falan değil. Bu, yalnızlığın pazarlanabilir, estetik bir meta haline getirilip piyasaya sürülmesidir. Gerçek yalnızlık gridir, dağınıktır ve en önemlisi sessizdir. Sizin yaptığınız ise, ışık şovları altında "Lütfen bana acıyın ama çok da cool olduğumu unutmayın" diye sunulan modern bir panayır gösterisi.
Sahne II: "Beni Sevin" Diye İnleyen Algoritmalar
Bir de o her an "beğeni" ve "yorum" sadakası bekleyen dijital dilencilik sektörü var. Hayatında bir kez bile gerçek bir krizle yüzleşmemiş, en büyük trajedisi sipariş ettiği dondurmalı latte’nin sütünün laktozlu gelmesi olan tipler, ekranda birer varoluşsal kriz abidesine dönüşüyor.
-
Strateji basit: Bir acı sat, karşılığında onay al.
-
Döviz kuru belli: 1 Trajik Hikaye = 500 Kalp Emojisi.
Kendinizi o kadar cilaladınız, o kadar mükemmel ve bir o kadar da "ulaşılmaz derecede kırılgan" gösterdiniz ki, artık karşınızdaki insanlarla değil, sadece kendi yansımanızla konuşuyorsunuz. Aynaya bakıp "Bugün de çok derin bir yalnızlık yaşadım, hemen bunu hikayeme atayım da derinliğim tescillensin" diyecek kadar kendinizden geçtiniz.
Ringin Ortasındaki Gerçek
Gelin o çok sevdiğiniz estetik filtreleri bir kenara bırakalım da havayı tek hamlede söndürelim: Kimse sizin o özenle tasarlanmış, sponsorlu acılarınızla gerçekten ilgilenmiyor.
İnsanlar ana sayfayı kaydırırken o "derin" videonuzu gördüğünde ruhunuzun derinliklerine dalmıyor; sadece iki saniye bakıp, "Yine kim damar yapmış" diyerek bir sonraki kedi videosuna geçiyor. Dijital köşelerde yankılanan o çığlıklarınız, algoritmanın dipsiz kuyusunda sadece birer veri kırıntısı.
Şimdi o telefonu yavaşça yere bırakın. O aşırı havalı, melankolik pozu yüzünüzden silin. Aynaya bakın ve kendinize şu jilet gibi keskin soruyu sorun:
Kameralar kapandığında, ışıklar söndüğünde ve o çok beklediğiniz bildirim sesleri kesildiğinde; elinizde kendi yarattığınız o yapay narsist illüzyondan başka ne kalıyor?
Sence de sosyal medyanın bu "estetik keder" ambalajını yırtıp atmanın zamanı gelmedi mi, yoksa sence bu şovun arkasındaki insanlar gerçekten bu yalana inanıyor mu?
Yorumlar 2
Çok teşekkür ederim.
Muhteşem bir analiz, tam da anlattığınız gibi insanlar instangram camiasında,çok beğendiğim bir yazı olmuş,yüreğinize sağlık, kaleminiz daim olsun 🌿🌿🌿okuduğum en güzel yazılardan.
Çok teşekkür ederim, var ol.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.