BUZDAN DUVAR
Bölüm 4: Kazanılamayan Güven
İnsan en çok ne zaman yorulur bilir misin?
Savaştan değil… Sevme ihtimalinden sevilme ihtimalinden.
Çünkü savaşta düşmanın bellidir. Ama sevgi... seni içeriden çözer. Sinsi bir virüs gibi yayılır, hislerini, kararlarını, kontrolünü yavaş yavaş yutar. Arsen de öyleydi ve beni yavaş yavaş bitirdi. Ama ben, gücümle var oldum. Silahlarımla, emirlerimle, adamlarımla.
Sevgiye alan bırakmadım.
Arsen’in gözleri her an önümde. Sözleri, nefesim kadar yakın. Ve ben... ondan uzak durmak zorundayım. Çünkü ona yakın olmak demek, Levent’in beni yıkması için açık kapı bırakmak demek. Ona yakın olmak demek yeniden düşüş demek güç kaybetmek demek.
.......
Arsen’le bir hafta görüşmedim. Ne mesajına cevap verdim, ne de aramalarına. Biliyordum, pes etmeyecekti. Ama ben de kolay teslim olmazdım.
O sırada Levent’in izini sürüyordum. Tüm şehirde adını ananlar birer birer susturuldu. Ama o... hep bir adım ötede kalmayı başarıyordu.
Sanki beni izliyordu.
Sanki her attığım adımı önceden biliyordu. Saat çok geç olmuştu, bilgisayardan kalkıp bir sigara alıp büyük cam balkona çıktım. Burası sıradan bir balkon değildi; şehrin karanlık gövdesi altında, göğe doğru uzanan ince bir parmak gibi duruyordu. Cam korkuluk, hafif buğu tutmuş, soğuk havayla birleşince ince bir buz tabakası gibi parlıyordu. Parmaklarım camın soğuğunu hissederken, dumanımsı buğular ellerimi biraz daha uyuşturuyordu. Gökyüzüne baktım, çok fazla yıldız vardı. İşte babam orada, bana bakıyor ama gurur duyuyor mu benden, katil olduğum için, elim de babamın istediği gibi steteskop yerine silah olduğu için gurur duyuyor mu? Ben doğduğumdan beri benim hayatım hep bu olmuştu. Babam uzak tutmak istedi, büyüyüp doktor olmamı istedi. 16 yaşımda tanışmıştık onlarla.
Arsen, Oğuz ve ailesi. Babalarımız yakınlardı. İkisiyle de çok yakın olmuştum. Özellikle de Arsen. Neyse işte bende öyle babamın dediği gibi yapmıştım. Sonra Arsen gitti herşey kötü oldu derken Levent geldi ve daha beter oldu. Üniversiteyi bitirmeme bir senem kalmışken, doktor olmaya o kadar yaklaşmışken, Levent babamı öldürdü. Nedenini asla öğrenemedim. Babam ölünce o günden sonra güç topladım. Şehrin korkulan kadını oldum. Evet bundan övünmüyorum ama hayatta kalmam için böyle birisi olmam lazımdı ve oldum işte. O kadar basit ki herşey tek kelimeye sığıyor ama benim ruhuma, bedenime ağır geliyordu başlarda. Babamın düşmanları vardı, hep tehdit alıyordum, o yüzen Oğuz'un babası Bülent abi beni eğitti. Herşeyi ona borçluyum. Sigaramın dumanı rüzgarla birlikte karışıp kaybolurken telefonum çaldı. Masanın üzerinde olan telefonu aldığımda gizli bir numaranın aradığını gördüm. Telefon elimde titredi, gizli numara ekranda yanıp sönüyordu. Bir an tereddüt ettim; bilmediğim birini açmak… ama içimde garip bir merak da vardı. Parmağımı ekrana bastım.
“Efendim?”
Karşıdan derin, soğuk bir ses geldi, biraz da tehditkar.
“Elisa, benim adım Vittorio Moretti. İtalya’dan arıyorum. Senin yeteneklerin hakkında çok şey duydum. Sana bir teklifim var ama tüm görevlerinden daha tehlikeli olacak.”
İçimde bir gerilim dalgası yayıldı. Sesin karanlığı, tehditkar tonuyla birleşince tüylerim diken diken oldu.
“Ne istiyorsunuz?” dedim sakin olmaya çalışarak, ama kalbim ritmini kaybetmişti.
“Öldürmeni istiyorum. Sadece öldürmekle kalmayacak, hedefimiz çok güçlü biri ve benim düşmanım. Senin gibi birinin onu durdurabileceğini düşündüm. Bu kişi, insanlara işkence eden, kaçakçılık yapan, kadınlara ve güçsüzlere acı çektiren bir adam. Tam da senin istediğin gibi bir kurban."
İçimden bir ses: tehlikeli oyun dedi. Ama diğer yandan, kontrolüm altında olmam gereken o soğukkanlı tarafım uyanıyordu.
“Bu kişi kim?” dedim sessiz, ama keskin bir tonla.
“Alessandro Ricci. Roma’nın yeraltı dünyasında bir isim, senin de biliyor olman gerekiyor. Çok güçlü, çevresi öylesine sağlam ki, normal yöntemlerle onu alt etmek imkansız. Ama sen farklısın, Elisa. Yalnızca sen, onun için ölümcül olabilirsin.”
Bir an nefesimi tuttum. Alessandro… adını daha önce duyduğumu hatırladım, işlediği suçlar o kadar karanlıktı ki, anlatmak bile istemezdim. Kadınlara, çocuklara, masum insanlara yaptığı her şey içimde öfke kabardı.
“Bu ölüm görevi için ne kadar zamanım var?” dedim yavaşça.
“Zaman senin takdirine bağlı. Ama dikkatli ol. Seni takip edenler, onu koruyanlar var. Bu, sadece bir görev değil, bir sınav. Eğer başarılı olursan, seni tanıyan herkes seni konuşacak. Başarısız olursan… ölüme çok yakın olursun.”
İç sesim bağırıyordu: Başarılı olmalısın… ama dikkat et… bu adam sadece güçlü değil, acımasız.
“Peki kazanırsam sen bana ne vereceksin?”
“Bu işin sonunda sana sadece güven ve daha fazlasını. Ama öncelik, onu durdurmak. Masumları korumak senin elinde.”
Bir an sessizlik çöktü. Telefonun diğer ucunda, Vittorio’nun nefesi duyuluyordu. Soğuk, hesaplı hafif aksan ve korkutucu…
“Tamam,” dedim sonunda, sesim kararlı ama sessiz bir titreşimle. “Bu iş yapılacak.”
“Biliyorum, Elisa. Senin gibi biri için bu sadece başka bir görev. Ama unutma, bu kişi seni alt etmek için her şeyi yapabilir. Çevresini, güçlerini, silahlarını kullanır. Plan yap, dikkatli ol. Bu senin oyunun, senin kuralların.”
Telefonu kapattım. Ekranda hala numara yanıp sönüyordu, ama artık sessizlik vardı. İçimde hem öfke hem de bir merak dalgası yükseliyordu. Onu durdurabilirim evet, durdurabilirim. Ama dikkat etmeliyim. Sigaramın dumanı hala rüzgarla kaybolurken, gözlerim karanlıkta kaybolmuş bir plan düşünüyordu. Alessandro Ricci’yi alt etmenin tek yolu neydi, ve kimlerin bu oyunda bana engel olacağını önceden nasıl görebilirdim?
Sigaramı söndürüp odama çıktım. Bir haftadır düzenli uyuyamıyordum ve bugün uyuyup yarın tüm planlarımı kurup harekete geçecektim.
.......
Gözlerimi araladım, odanın sessizliğiyle karşılaştım. Perdeden süzülen sabah ışığı yüzüme vuruyordu ve gözlerim ışığa alışmaya çalışırken bir an ne yaptığımı hatırlamak için kendimi zorladım. Birkaç saniye yatakta öylece oturdum, vücudum hâlâ uyku hâlindeydi. Elimi yüzüme götürüp gözlerimi ovuştururken günün ilk sessizliğini dinledim. Ardından ayaklarımı yavaşça yere bastım, serin zeminin dokunuşunu hissettim ve odanın içindeki hafif dağınıklığı fark ettim. Bir an durup derin bir nefes daha aldım, zihnim biraz toparlanırken kendimi doğrulttum ve kalktım, yeni bir güne hazır olmaya çalışarak. Banyoya ilerleyip günlük işlerimi hallettim ve aşağıya indim. Mutfaktan gelen o tanıdık sessizlik sabahın en sevdiğim tarafıydı. Ev henüz uyanmamış gibiydi, duvarlar bile konuşmamaya yemin etmişti sanki. Tezgâha yaklaştım, parmak uçlarımı soğuk mermerin üzerinde gezdirdim.
Dolabı açtım. Cam kavanozun kapağını çevirdiğimde çıkan o hafif 'çıt' sesi mutfağın içinde yankılandı. Öğütülmüş kahvenin kokusu daha kapağı tam kaldırmadan burnuma doldu. Koyu, yoğun ve keskin. İçimdeki puslu düşüncelere karşı bir panzehir gibiydi. Bir kaşık alıp filtreye dökerken bilinçli hareket ediyordum, ne eksik ne fazla. Alessandro Ricci gibi adamlar hakkında araştırma yapacaksan zihnin net olmalıydı. Hata payın olmamalıydı.
Kettle’a su doldurdum. Musluktan akan suyun sesi kısa bir süreliğine mutfağın sessizliğini böldü. Suyu yerine koyup düğmeye bastım. Isınmaya başlayan suyun hafif titreşimi tezgâha yayılırken ben de pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi araladım. Sabah ışığı griydi. Ne tam aydınlık ne tam karanlık. Tam bana göre.
Su kaynamaya başladığında çıkan o ince, sabırsız ses düşüncelerimi böldü. Yavaşça filtreye döktüm. Buhar yüzüme çarptı. Gözlerimi kapadım bir an. Kahvenin demleme süresi benim için küçük bir ritüeldi, o anlarda düşüncelerimi hizaya sokardım. Alessandro’nun yüzünü zihnimde hayal ettim istemsizce. Soğuk bakışlar. Hesapçı bir duruş. İtalya’nın yeraltı ağlarında adı fısıltıyla anılan bir adam. Onun hakkında bildiklerim yüzeyseldi. Ve bu beni rahatsız ediyordu.
Kahve damla damla süzülürken fincanımı seçtim. Siyah, sade, kulpu ince olanı. Gücü simgeleyen hiçbir detayı yoktu ama ben seviyordum. İçine şeker atmadım. Şekere ihtiyacım yoktu. Acıyı severdim. Gerçeği hatırlatırdı.
Fincanı elime aldığımda sıcaklık avuç içlerime yayıldı. O ısı hoşuma gitti. Bir yudum aldım. Dilimin üzerinde sert bir tat bıraktı. Tam istediğim gibi.
Oturma odasında bıraktığım sigara paketimi aldım. Bir dal çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştirdim ama yakmadım. Önce çalışma odasına geçmem gerekiyordu. Elimde kahve, diğer elimde sigara paketiyle merdivenleri çıktım. Adımlarım yavaştı ama kararlıydı.
Bilgisayarın bulunduğu odaya girdiğimde sandalye hafifçe geri çekilmişti. Dün geceki acelemi hatırlatıyordu. Masanın üzerindeki dağınık notlara göz gezdirdim. Birkaç isim, birkaç tarih, yarım kalmış bir şema. Kahveyi masaya koydum. Sigaramı yaktım. İlk nefesi içime çektiğimde duman ciğerlerime doldu ve zihnim daha da berraklaştı. Bilgisayarın güç düğmesine bastım. Ekran yavaşça aydınlandı. O mavi ışık yüzüme vururken ifadem sertleşti.
Tarayıcıyı açtım. Alessandro Ricci.
İlk çıkan bilgiler sıradandı. İş insanı. İthalat-ihracat. Roma merkezli şirketler. Resmî fotoğraflar. Yapay gülüşler. Bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyordu. Ben perde arkasını istiyordum.
Sekmeler çoğalmaya başladı. Eski haber arşivleri. Kapanmış davalar. 'Yetersiz delil.' 'Tanık geri çekildi.' 'Beraat.' Fazla temizdi. Bu kadar temiz olmak kirli olduğunun en net kanıtıdır.
Bir yudum daha kahve aldım. Sigaramın külü uzamıştı. Küllüğü kendime doğru çektim, hafifçe silktim. İtalyanca kaynaklara baktım. Eski yerel gazete arşivlerini taradım. Bir yerde adı farklı bir soyadla geçmişti. Küçük bir liman kasabasında çıkan yangın. Resmî kayıtlara göre elektrik kontağı. Ama yangından bir hafta önce liman işletmesinin el değiştirdiğini fark ettim. Yeni alıcı? Dolaylı bağlantı. Alessandro’nun şirketine bağlı bir yan firma.
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
Bir dosya daha açtım. Finansal raporlar. Para transferleri. Offshore hesaplar. Rakamlar düz bir çizgi izlemiyordu, bilinçli bir karmaşa vardı. Ama ben karmaşayı severdim. Düzenli olan sıkıcıdır.
Sigaramdan son bir nefes alıp söndürdüm. Sandalyede geriye yaslandım. Alessandro Ricci sandığı kadar görünmez değildi. Sadece doğru açıdan bakılmamıştı.
Ekrandaki tabloya bakarken içimdeki huzursuzluk artıyordu. Alessandro Ricci gibi bir adamın bütün bağlantıları İtalya merkezliyken bazı para akışlarının son üç ayda Türkiye’ye kayması tesadüf olamazdı.
Kahve fincanımı masada yavaşça çevirdim. Soğumuştu ama içmedim. Gözlerim ekranda, zihnim çizgilerin arasındaydı.
Finansal hareketleri tek tek filtreledim. Aynı tarihlerde farklı şirketlerden çıkan küçük ama düzenli ödemeler vardı. Tek bir büyük transfer yoktu. Parça parça, dikkat çekmeyecek miktarlarda. Hedef şirket ise İstanbul merkezli bir eğlence ve organizasyon firmasıydı. Şirket profilini açtım. Resmî olarak “özel davetli etkinlik organizasyonu” yapıyordu. Fakat etkinlik takvimine girdiğimde bazı gecelerin bilgileri kilitliydi. Sadece “özel rezervasyon” yazıyordu.
Takvimdeki tarihe gözüm takıldı.
Üç gün sonra.
Derin bir nefes aldım. Bu tek başına yeterli değildi. Alessandro’nun geleceğini kanıtlayacak somut bir şey lazımdı.
Arama geçmişime döndüm. Bir başka sekmede, özel jet uçuş planlarını kaydeden açık kaynaklı bir havacılık izleme platformu açıktı. Alessandro’nun şirketine kayıtlı jetin kuyruk numarasını daha önce not almıştım. Rakamları girdim.
Son rota: Roma.
Planlanan uçuş: Roma – İstanbul.
Kalkış tarihi: İki gün sonra.
Parmaklarım klavyede bir an durdu. Bu hâlâ iş seyahati olabilir diye düşündüm. Ama içimdeki ses bunun çok daha fazlası olduğunu söylüyordu.
Organizasyon şirketinin sosyal medya arşivine girdim. Açıkça paylaşmadıkları geceleri, davetlilerin etiketlerinden takip etmek mümkündü. Geçmiş “özel gecelerden” paylaşılan fotoğrafları inceledim. Lüks bir gazino. Altın tonlu ışıklar. Kırmızı kadife koltuklar. Sahne arkasında kapalı odalar.
Bir fotoğrafta dikkatimi çeken şey detaydı. Arka plandaki güvenlik görevlisinin kulağındaki kulaklık, klasik eğlence mekânı güvenliğinden farklıydı. Profesyonel, askeri tip. Açıklamalarda hiçbir şey yoktu. Ama yorumlarda İtalyanca birkaç kelime dikkatimi çekti. Çeviri yaptım.
“Il solito schema.”
“Yine aynı düzen.”
Kalbim bir an daha yavaş atmaya başladı.
Aynı düzen.
Hemen İtalyan forumlarına geçtim. Alessandro’nun adını doğrudan aramak aptallık olurdu. Onun yerine kod adını kullandım. Yeraltı çevrelerinde ona “Il Burattinaio” diyorlardı. Kuklacı.
Başlıklardan biri yeni açılmıştı. Tarih bugündü.
“Il Burattinaio, il mercato si sposta a est.”
Pazar doğuya kayıyor.
Yorumları okudum. Açıkça yazmıyorlardı ama ima netti. 'Seçkin eğlence geceleri.' 'Yeni yatırım alanı.' 'İstanbul güvenli.'
Ekrana biraz daha yaklaştım. Bir kullanıcı, geçmişte Milano’da yapılan benzer bir organizasyondan bahsediyordu. Lüks gazino gecesi. Davetliler arasından 'seçilen' kişiler. Resmî olarak kimse kaybolmuyordu. Ama bir daha görünmeyen insanlar vardı.
Boğazımdaki kas hafifçe gerildi.
Alessandro Türkiye’ye sadece eğlenmeye gelmiyordu.
Uçuş planı, organizasyon tarihi ve para transferleri aynı haftaya denk geliyordu. Bu tesadüf değildi. Bu planlı bir operasyondu. Sandalyede geriye yaslandım. Sigaramdan uzun bir nefes aldım. Dumanı yavaşça tavana doğru bıraktım.
Alessandro Ricci iki gün sonra İstanbul’a geliyordu.
Üçüncü gün, o gazinoda olacaktı.
Ve o gece, oradaki kadınları ve erkekleri “seçerek” yanına alacaktı.
Resmî olarak bu bir davet gecesiydi.
Gerçekte ise bir eleme.
Ve eğer bu zinciri doğru okuyorsam, bu sadece başlangıçtı. Türkiye onun için yeni bir pazar, yeni bir oyun alanıydı.
Ekrandaki tarihe tekrar baktım.
Üç gün.
Bu, benim için yeterliydi.
Fincanı elime aldım, son soğuk yudumu içtim. Eğer Alessandro Türkiye’ye geliyorsa tek gelmeyecekti. Anlaşılan bir süre İstanbul'a gidip tatil yapacaktım. Telefonumu elime aldım. Saat erken sayılmazdı ama Bülent abi için fark etmezdi. O disiplinle yaşayan bir adamdı. Saat onun için bahane değildi.
Aradım.
İki saniye.
“Alo.”
“Abi,” dedim. “Kısa kesiyorum dün İtalyan'dan iş aldım. Ricci geliyor.”
Karşı tarafta bir sessizlik oldu. Uzun değil. Tartarak verilen bir sessizlik.
“Net misin?”
“Uçuş planı var. Roma’dan İstanbul’a. İki gün sonra iniş. Üçüncü gün özel bir gazino gecesi. Para transferleri ve ortaklık değişimi doğruluyor.”
Bir çakmak sesi duydum.
“Oğuz burada,” dedi. “Gel.”
........
Depo ofise girdiğimde Oğuz sandalyeyi ters çevirip üzerine oturmuştu. Kollarını sırtlığa yaslamış, beni bekliyordu.
“Hoş geldin buz kraliçesi,” dedi sırıtıp. “İtalyan turist mi geliyormuş?”
“Turist değil,” dedim çantamı masaya koyarken. “Avcı.”
Bilgisayarı açtım. Dosyayı tekrar büyüttüm. Zinciri baştan anlattım. Uçuş kaydı. Offshore bağlantı. Organizasyon şirketinin hisse devri. Gazinodaki kapalı davet.
Oğuz araya girdi.
“Yani adam ‘eğlence gecesi’ yapıyor ama aslında insan seçiyor?”
“Milano’da aynısını yaptı,” dedim. “Resmî kayıp yok. Ama bir daha görünmeyen insanlar var.”
Oğuz başını iki yana salladı.
“Ankara’da yapmaya kalksa düğün salonunda yakalanırdı. İstanbul’a güveniyor demek.”
Bülent abi ağır bir sesle konuştu.
“Burayı test ediyor.”
Ekrandaki tarihleri gösterdim.
“Biz Ankara’dayız. Ama İstanbul’a ondan önce gitmeliyiz. Sahaya hâkim olmadan o geceye giremeyiz.”
“Önce gözlem,” dedim. “Gazino çevresi. Girişler, VIP katı, güvenlik düzeni. Ricci ilk gece direkt hareket etmez. Nabız yoklar.”
Oğuz ayağa kalktı.
“Yani ilk gece kavga yok, silah yok, bağırış yok?”
“Yok.”
“Eğlence?”
“Hiç yok.”
Elini kalbine koydu.
“Ben yanlış operasyona gelmişim.”
İstemeden gözlerimi devirdim. Bülent abinin de Oğuz'a ters bir bakış attığını gördüm.
Oğuz, "tamamdır ben gece için uçak biletleri ayarlarım." Dedikten sonra telefonunu cebinden alıp dışarı çıktı. Bende bilgisayarı kapatıp çantaya koydum ve kapıya yönelirken Bülent abi konuştu,
"Elisa dikkat et hata yapma lüksün yok."
Kapı koluna uzanırken durdum. Başımı hafifçe yana çevirip Bülent abiye baktım.
“Benim hatam olmaz abi,” dedim sakin ama net bir sesle. “Ama olursa da bedelini ben öderim.”
Bir saniye durdum, gözlerim kararlıydı.
“Bu ülkede kimse bizim iznimiz olmadan insan seçemez. Seçerse de bedelini en ağır şekilde öder."
Hemen çıkıp arabaya ilerledim. Arabaya doğru yürürken cebimdeki anahtarı çevirdim. Metalin avucuma değen serinliği hoşuma gitti. Kontrol hissini hatırlattı.
Bülent abinin sözleri kafamda dönmüyordu. Çünkü haklıydı. Hata yapma lüksüm yoktu. Hiç olmadı.
Ben hata yaparsam bir kişi değil, zincir kırılırdı.
Ve kırılan zincir bazen geri bağlanmaz.
Arabaya oturdum. Kapıyı kapattığım an dış dünyanın sesi kesildi. İçeride yalnızca benim nefesim vardı. Kontağı çevirmeden önce dikiz aynasında kendime baktım.
Gözlerim soğuktu.
İnsanlar bunu güç sanıyor.
Oysa bu, alışkanlık.
Duyguları geri plana atmak bir tercih değil; zorunluluk. Alessandro gibi adamlar tereddüt kokusunu uzaktan alır. Onun karşısına çıkacaksam, tek bir saniyelik şüphe bile göstermemeliyim.
Motoru çalıştırdım. Direksiyonu kavradım.
Araba evimin önünde durduğunda hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambasının sarı ışığı camdan içeri süzülüyordu. Gece sessizdi ama içimdeki planlar gürültülüydü.
Sonunda kontağı kapattım.
Eve çıktığımda kapıyı arkamdan kilitledim. İçerisi karanlıktı. Işığı açtığım an her şey olduğu gibi duruyordu, düzenli ama ruhsuz. Tam bana göre.
Ceketimi sandalyeye bıraktım. Doğrudan yatak odasına geçtim. Dolabın kapaklarını açarken içimde en ufak bir tereddüt yoktu. İstanbul’a kaç günlüğüne gittiğimiz önemli değildi. Önemli olan neyle döneceğimizdi.
Yatağın üzerine siyah valizi koydum. Fermuarını açtığımda çıkan o hafif ses gecenin sessizliğini kesti.
İlk olarak kıyafetleri seçtim. Göze batmayan ama güçlü duran parçalar. Siyah elbise. Düz kesim pantolon. Koyu renk gömlek. Topuklu ama rahat ayakkabı. Gazinoya girerken dikkat çekmemeliyim ama görünmez de olmamalıyım. Valizin bir köşesine küçük bir dosya yerleştirdim. İçinde Ricci’ye dair notlarım vardı. Kağıda yazılmış bilgiler dijitalden daha güvenlidir bazen. Yanıma silah alamayacaktım ama Bülent abimin tanıdıkları vardı İstanbul da. Telefonum titredi. Oğuz mesaj atmış, üç saat sonraya uçak bileti aldığını yazmış. Telefonu cebime koydum ve valizimi alıp tekrar arabaya bindim. İstanbul’a gidiyorum.
Bir gazino gecesi için.
Ama o gece sadece müzik çalmayacaktı.
.......
Akşam Esenboğa’daydık. Ankara’nın kuru ayazı pistin üzerinde dalga dalga yayılıyordu. Havaalanının içi ise sıcak ve yapaydı.
Check-in işlemlerini Oğuz halletti.
“Yan yana aldım,” dedi biletleri uzatırken. “Uçakta beni sorgulama diye.”
“Sorgulamam.”
“Yalan. Kesin ‘Neden bu rotadayız?’ diye pilota bakarsın.”
Uçağa oturduğumuzda cam kenarı bana kaldı. Oğuz bilerek vermişti.
“Kriz anında ilk atlayacak kişi sensin,” dedi kemerini bağlarken.
“Gereksiz konuşma,” dedim ama sesimdeki sertlik eskisi kadar keskin değildi.
Uçak havalandığında Ankara’nın ışıkları küçüldü. İçimdeki plan büyüdü.
Oğuz bana doğru eğildi.
“Gerçekten soruyorum Elisa. İçeri girdiğimizde ne yapacağız?”
“Ricci’yi izleyeceğiz. Kimlerle temas kuruyor, kimleri seçiyor, kim aracılık ediyor. Zinciri burada kırabiliriz.”
“Ve biri zorla götürülmeye çalışılırsa?”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“O zaman oyun değişir.”
Oğuz birkaç saniye sustu. Sonra hafifçe gülümsedi.
“İşte bunu seviyorum. Buzsun ama gerektiğinde kırılmıyorsun, kesiyorsun.”
Cevap vermedim.
Uçak bulutların arasından geçerken kabin ışıkları kısıldı. Oğuz arkasına yaslandı.
“Bu arada İstanbul’a inince kahve ısmarlarsın,” dedi. “Sabah sen yaptın, ben içemedim.”
“Şekersiz.”
“Ben insan gibi içiyorum ama,” dedi. “Neyse, seninle takıla takıla ben de sertleştim.” İçimden kısa bir “pes” geçti.
“Rahat ol,” dedim, sesimi özellikle sakin tutarak. “Ben sadece kahveyi sertleştiririm.”
“Ha demek öyle,” dedi, sanki toparlamaya çalışıyormuş gibi. “O zaman dikkat edelim, kahve taşmasın.”
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
İçimden yine o kısa, sabırsız gülüş geçti. Şaka yaptığını sanıyordu ama hâlâ cümlesinin ağırlığını taşıyamıyordu.
Bana bakarken hafifçe omuz silkti. “İstanbul’da bakarız artık. Kahve benden. Ayarı senden.”
"Tamam Oğuz kahve muhabbetini kapat ve uyu bence."
Oğuz bir şey daha diyecek gibi oldu ama bakışımı görünce vazgeçti. Kemerini biraz daha sıkıp koltuğa gömüldü.
“Tamam komutanım,” dedi mırıldanarak. “Uçuş moduna geçiyorum.”
Gözlerimi tekrar cama çevirdim. Bulutların arasından geçen kanat ışıkları ritmik bir şekilde yanıp sönüyordu. Karanlıkta ilerleyen metal bir kuşun içindeydik. Telefonumu uçuş moduna almadan önce Ricci’nin dosyasına son kez baktım. Tarihler, isimler, şirket bağlantıları. Her şey temiz görünüyordu. Fazla temiz. Böyle adamlar iz bırakmaz. Başkalarını bırakır.
Gözlerimi kapadım ama uyumadım.
İstanbul’a iniş anonsu geçtiğinde uyandım. Hangi ara uyuduğumu bilmiyordum ama yanıma baktım Oğuz gerçekten uyuyordu. Dirseğimle hafifçe dürttüm.
“İnıyoruz.”
Gözlerini araladı. “Ben daha rüyamda bile kavga etmemiştim…”
“Şanslısın,” dedim. “Gerçek hayatta da etmeyeceksin. İlk gece sadece izliyoruz.”
Uçak piste değdiğinde içimde bir şey yerini bulmuş gibiydi. İstanbul başka bir şehirdi. Gürültülü, kalabalık ve fazlasıyla kendine güvenen. Ricci’nin saklanmak için seçeceği türden.
Havalimanından çıktığımızda nemli hava yüzüme çarptı. Ankara’nın kuru ayazından sonra bu ağır nem neredeyse yapışkandı. Oğuz valizimi almak istedi, vermedim.
“Ben taşırım.”
“Biliyorum,” dedi. “Zaten denemek için söyledim.”
Taksiye bindiğimizde şoföre sadece otelin adını söyledim. Bülent abinin ayarladığı bir yerdi. Merkezi ama dikkat çekmeyen.
Yol boyunca şehri izledim. Işıklar, köprü silueti, gece trafiği. İstanbul hiçbir zaman tam uyumaz. Bu yüzden burada kaybolmak daha kolaydır.
Otele vardığımızda saat gece yarısını geçmişti. Lobi sakindi. Check-in işlemini hızlıca hallettik. Oğuz anahtarlara baktı.
“Yan yana odalar,” dedi. “Tesadüf mü?”
“Hayır.”
Asansöre bindik. Kat çıktıkça içimdeki plan netleşiyordu.
Koridorda durduğumuzda Oğuz anahtar kartını kapısına okuttu. İçeri girmeden önce bana baktı.
“Yarın gündüz keşif mi?”
“Öğleden sonra,” dedim. “Gazinonun çevresini gündüz görmemiz lazım. Akşam başka bir yüz takacak.”
Başını salladı.
“Elisa.”
Duraksadım.
“İçeri girince yalnız hareket etme.”
Bakışlarımı ona çevirdim.
“Ben yalnız hareket etmem,” dedim sakin bir sesle. “Sadece hızlı hareket ederim.”
Kapımı açtım. Odaya girer girmez perdeyi araladım. Şehir aşağıda akıyordu. Uzaktan müzik sesleri geliyordu. Bir yerde insanlar gerçekten eğleniyordu.
Valizi yatağın üzerine koydum. Silahım yoktu ama hazırlıksız da değildim. Çantamdan küçük kulak içi vericiyi çıkardım. İstanbul bağlantısı sabah bırakılacaktı. Bülent abinin adamları işini sessiz yapar.
Aynaya baktım.
Yarın gece siyah elbise.
Soğuk bakış.
Ölçülü adımlar.
Ricci ilk gece hamle yapmayabilir. Ama ben onun kimi süzdüğünü, kime yaklaştığını, kimle göz teması kurduğunu göreceğim. Avcı sabırlı olur. Ama bazen avcı da izlendiğini fark etmez.
Perdeyi kapattım. Işığı söndürdüm.
Yatağa uzandığımda İstanbul’un uğultusu duvarların arkasından sızıyordu.
Bir gazino gecesi.
Ama o gece birileri eğlenmeyecek.
Ve eğer Ricci gerçekten burada insan seçmeye geldiyse…
O zaman şehir onu seçtiğine pişman edecek.
.......
Sabah alarm çalmadan uyandım.
Perdeyi araladım. İstanbul griydi. Nem camın üzerine ince bir tabaka bırakmıştı. Telefonum titredi.
Bülent abi:
“İçerideki adamımız teyit etti. Ricci bu akşam kesin geliyor. Yanında iki koruma var. Arka VIP oda rezerve.”
Beklediğim buydu.
Kapıyı açıp Oğuz’un kapısına iki kez vurdum. Açtığında hâlâ yarı uykuluydu.
“Başlıyoruz,” dedim.
Bir anda ayıldı. “Bu akşam mı?”
"Evet." Benim odaya geçtik ve planı gözden geçirdik. Masaya telefonu koydum, gazinonun planını açtım.
“VIP odanın arkasında servis koridoru var. Mutfakla bağlantılı. Arka çıkış da oraya açılıyor. Ricci kendini sıkışmış hissettiği an orayı kullanır.”
Oğuz plana eğildi.
“Koruma sayısı iki diyorsun.”
“Görünen iki. Görünmeyen olabilir. Ama içeride bizim de iki masa var.”
Çantamdan ince kablosuz kulaklığı çıkardım, birini ona uzattım.
“Bağlantı bugün aktif. Bülent abinin adamı mutfakta olacak. Elektrik panosuna erişimi var.”
Oğuz hafifçe gülümsedi.
“Elektrik kesintisi?”
"Eğer istediğimiz gibi gitmezse evet elektrik kesilecek."
Dolaba ilerleyip çantamı aldım. Çantanın fermuarını çekerken gözlerim bir an Oğuz’a kaydı.
“Şimdi gidip bakıyoruz sadece,” dedim net bir sesle. “Hiçbir şey yapmıyoruz.”
“Zaten ben de kumar oynamaya gelmedim,” dedi alaycı bir ifadeyle.
Merdivenlerden inerken otelin içindeki sessizlik bile planın ciddiyetini hatırlatıyordu. Bülent abimin adamlarının ayarladığı arabaya bindiğimizde hava açık, gökyüzü solgun bir maviydi. Şehir normal akışındaydı. İnsanlar işine gidiyor, kafeler doluyor, hayat kendi ritminde devam ediyordu. Bizimkisi ise o ritmin içine sessizce sızmaktı.
Gazinonun olduğu caddeye yaklaştıkça kalabalık değişmeye başladı.
Burası şehrin daha eski, daha gösterişli ama biraz da yorgun bir bölgesiydi. Kaldırımlarda takım elbiseli adamlar, ağır makyajlı kadınlar, pahalı güneş gözlükleriyle dolaşan tipler vardı. Öğlen saatine rağmen girişin önünde iki siyah araç park etmişti. Camları koyu filmli.
Arabayı biraz ileride, doğrudan dikkat çekmeyecek bir noktaya park ettik.
“Ön kapıdan mı?” diye sordu Oğuz.
“Ön kapıdan,” dedim. “Gündüz vakti gizlenmek daha çok dikkat çeker.”
Güneş cam cepheye vuruyordu. Gazinonun dış cephesi altın tonlu detaylarla süslenmişti. Büyük cam kapıların üstünde gösterişli bir tabela vardı. İçerisi dışarıdan tam görünmüyordu ama ışık oyunları belli oluyordu. Gündüz olmasına rağmen içeride loş bir atmosfer vardı.
Kapının önündeki görevli bizi süzdü. Üzerimde sade ama keskin bir kombin vardı. Ne fazla dikkat çeken ne de sıradan. Oğuz ise fazla rahat görünüyordu ama bu onun doğallıydı.
İçeri adım attığımızda ilk çarpan şey kokuydu. Ağır bir parfüm, halıların tozlu sıcaklığı ve klima havası birbirine karışmıştı.
Gündüz olduğu için içerisi geceye göre daha sakindi ama boş değildi.
Slot makinelerinin mekanik sesleri düzenli aralıklarla yankılanıyordu. Birkaç masa açıktı. Rulet topunun metal sesi kısa aralıklarla dönüp duruyordu.
Ben doğrudan etrafa bakmadım. Önce bar tarafına yöneldim.
“Bir bira,” dedim.
Oğuz yanımda dururken aynadan yansımalara baktım.
Giriş kapısı.
Koridor.
Merdivenlerin olduğu bölüm.
Elektrik panosuna giden servis kapısı ana salonun arka tarafındaydı. Mutfakla bağlantılı dar bir koridor vardı. Personel giriş çıkışı oradaydı. Gündüz olduğu için hareket daha belirgindi. Garsonlar daha rahat, güvenlik daha gevşekti.
“Soldaki kamera kör açı bırakıyor,” dedi Oğuz, sanki duvardaki tabloyu inceliyormuş gibi yaparak.
Başımı çok hafif eğdim. O da görmüştü.
Tavan kameralarından biri rulet masasını tam kapsıyordu ama barın sağ köşesinde küçük bir alan yarım açıdaydı. İnsan geçişi için yeterli bir boşluk.
“Elektrik panosu?” diye mırıldandı.
“Koridorun sonunda,” dedim. “Mutfak kapısının hemen dışında. Kilitli ama içeriden erişim var.”
Biradan küçük bir yudum aldım. Soğukluk boğazımdan inerken gözlerim ikinci kata çıkan merdivenlere kaydı.
VIP alan yukarıdaydı.
Cam korkuluklardan yukarısı görünüyordu ama girişte kartlı geçiş sistemi vardı. Gündüz olduğu için yukarıda sadece iki masa açıktı. Orası asıl nabız noktasıydı.
Oğuz hafifçe bana eğildi.
“Burası gece dolduğunda çok farklı olur,” dedi.
“Gece herkes cesur olur,” dedim. “Gündüz kim neyi saklıyor onu görürsün.”
Masaların etrafındaki adamları tek tek süzdüm. Kim rahat, kim tedirgin, kim gerçekten para için burada, kim başka bir şey için.
Servis kapısından çıkan bir adam dikkatimi çekti. Mutfak personeli gibi giyinmişti ama yürüyüşü öyle değildi. Etrafı kontrol ederek yürüyordu.
“Bülent abinin adamı olabilir,” dedi Oğuz fısıltıyla.
“Olabilir,” dedim ama gözlerimi adamdan ayırmadım.
Adam mutfağa geri girdi. Kapı kapanmadan önce içerideki dar geçidi gördüm. Elektrik panosunun olduğu duvarın bir kısmı seçiliyordu. Üstünde gri metal kapak.
İçimde garip bir sakinlik vardı.
Henüz hiçbir şey olmamıştı.
Ama her şey mümkündü.
Barda otururken parmaklarımı çantanın sapına doladım. Çantayı açmadım bile. Bugün sadece görmek, ölçmek, ezberlemek için buradaydık.
“Çıkalım mı?” dedi Oğuz bir süre sonra.
Son bir kez salonu taradım.
Kameralar.
Kapılar.
Güvenlik.
VIP merdiveni.
Servis koridoru.
Hepsini zihnime kazıdım.
“Tamam,” dedim sakince. Kapıya doğru yürürken gün ışığı tekrar yüzüme vurdu. İçerinin yapay loşluğu bir anlığına üzerimden kalktı.
Arabaya bindiğimizde Oğuz bana baktı.
“Nasıl buldun?”
Camdan gazinonun girişine baktım. Gündüz vakti masum görünen o bina, akşam olduğunda başka bir şeye dönüşecekti.
“Zayıf noktası var,” dedim. “Ama sabırlı olan kazanır.”
Otele geldiğimizde odaya çıktım. Dolabın kapaklarını açtım. Kumaşların arasından parmaklarımı yavaşça geçirdim. Bugün giydiğim sade kombin rafa kaldırılmıştı. Bu gece görünmez olmak yetmezdi. Görünür olacaktım. Ama kontrol bende kalacaktı. Siyah, omuzları net kesimli bir elbise seçtim. Ne fazla açık ne fazla kapalı. Vücudu saran ama bağırmayan bir duruşu vardı. Kumaşı mat, ışığı yutmuyor ama yansıtmıyordu da. Bel kısmı ince bir kemerle toparlanıyordu; siluet keskin, bakışlar net. Elbiseyi alıp yatağın üstüne koydum. Hemen duşa girdim ve sıcak suyu açtım.
İlk temas her zaman çarpıcıdır.
Sıcaklık omuzlarımdan aşağı süzüldü. Günün ağırlığını, gündüz gazinoda dolaşırken zihnime yapışan detayları yavaş yavaş çözdü. Buhar kısa sürede banyoyu doldurdu. Aynadaki yansımam silikleşti. Şampuanın kokusu havaya karıştı. Tatlı ama ağır olmayan bir koku. Saçlarımdan aşağı köpükler süzülürken içimdeki gerilim de yumuşadı.
Suyu kapattığımda banyodaki buhar yoğunlaşmıştı. Havluyu omuzlarıma sardım. Aynaya yaklaştım. Elimle camdaki buğuyu sildim.
Karşımda duranın gözleri daha netti.
Cildime nemlendirici sürdüm. Acele etmeden. Her hareket ölçülü. Boynuma, omuzlarıma, bileklerime hafifçe parfümün alt notasını taşıyacak kokusuz bir yağ sürdüm. Gece uzun olabilir.
Odaya döndüm. Oda yarı karanlıktı. Gün batımı mor bir tona dönmüştü artık.
İç çamaşırımı seçerken bile mantıkla hareket ettim. Rahat ama kusursuz. Detaylar insanın duruşunu değiştirir.
Elbiseyi yatağın üzerinden aldım. Kumaş parmaklarımın arasında kaydı. Üzerime geçirirken aynaya bakmadım. Önce hissettim. Belimdeki kesim tam yerinde oturdu. Omuzlarım dikleşti.
Sonra aynaya baktım. Takı kutusunu açtım.
Abartı istemiyordum. İnce bir altın kolye. Küçük, sade küpeler. Bileğime dar bir saat. Güçlü bir kadının en büyük aksesuarı sakinliğidir; geri kalanı tamamlayıcıdır.
Makyaj masasına oturdum.
Fondöteni ince bir tabaka halinde dağıttım. Tenim pürüzsüz ama doğal kaldı. Gözlerime hafif bir koyu geçiş yaptım. Bakışlarımı uzatan ince bir eyeliner. Maskara. Fazlası değil.
Dudaklara koyu bordo sürdüm. Aynada dudaklarım netleşti.
Saçlarımı kuruttum. Büyük, yumuşak dalgalar omuzlarıma döküldü. Bir kısmını geriye attım, yüzüm açık kaldı. Topuklularımı giydiğim an duruşum değişti. Ayaklarım yere daha net basıyordu. Yürüyüşüm ölçülü, kontrollü.
Çantamı açtım. Telefon. Kartlık. Küçük ayna. Ruj. Anahtar.
Telefonum titredi. Oğuz’dan mesaj.
“Beş dakika.”
Derin bir nefes aldım. Aynaya son kez baktım.
Bu gece kimseyi etkilemeye gitmiyorum.
Ama herkesin dikkatini çekeceğimi biliyorum. Topuk seslerim koridorda yankılanırken içimdeki o tanıdık his geri geldi.
Gece başlıyordu.
Ve ben hazırdım.
Arabaya binip gazinoya gittik.
Gazinonun kapısından içeri adım attığımda gözlerim kalabalığı değil, hedefi arıyordu.
Onu gördüğüm an tanıdım.
Alessandro Ricci.
Masasında iki adamla oturuyordu. Rahat. Savunmasız değil ama tedbirsiz. Bu gece benim burada olacağımı bilmiyordu. Benimle aynı şehirde olduğumu bile bilmiyor olabilir.
Kulaklığımda Oğuz’un sesi alçak geldi.
“Görüş açında. Saat iki yönü.”
“Gördüm,” dedim ve yürümeye devam ettim.
Barın önünde durdum. onu izledim. Başını hafifçe geriye atıp güldü. Kendinden emin. Tehlikeyi henüz fark etmeyen bir adamın rahatlığı.
“Temas kuracak mısın?” Oğuz fısıldadı.
Alaçak sesle cevap verdim.
"Evet, hazırız."
Bardağı elime aldım. Yavaşça arkasına doğru yürüdüm. Bilerek değilmiş gibi. Sanki yer arıyormuşum gibi.
Tam yan masadan geçerken topuğum halıya hafifçe takıldı.
Bardağı kontrolsüzmüş gibi savurdum.
Viski Ricci’nin ceketine döküldü.
Adamları ayağa fırladı.
Ricci başını kaldırdı. İlk kez göz göze geldik o an. Şüphe yoktu. Sadece bir kadına baktı. Güzel bir kadına.
“Kusura bakmayın” dedim sanki panik yapmışım gibi. “Gerçekten istemeden oldu.”
Bakışları bir saniye yüzümde sabitlendi. İnceleyen, ölçen bir bakış.
“Önemli değil,” dedi. Ses tonu yumuşaktı ve türkçe aksanı zayıf olduğu belliydi. “Kaza olur.”
Oğuz kulaklıkta.
“Temas başarılı. Kalp atışı hızlandı.”
Sustum.
Ricci mendili alırken ben de çantamdan bir tane çıkardım. Ona doğru uzattım.
“Telafi etmek isterim,” dedim. “Bir içki ısmarlayayım.”
Adamlarından biri araya girmek istedi ama Ricci eliyle durdurdu.
“Gerek yok,” dedi bana bakarak. “Ama eşlik edebilirsiniz.”
İşte bu.
Masasına oturdum. Kim olduğumu bilmiyor. Ne istediğimi bilmiyor. Beni sadece güzel, biraz da cesur bir kadın sanıyor.
En tehlikelisi bu zaten.
Bara geçip oturduk.
"Türk değilsiniz galiba." Dedim ellerimi çenemin altına koyup ona bakarak.
"Evet değilim, bir iş için geldim Türkiye’ye." Anladım diyerek kafamı salladım sadece.
Elimi masanın üzerinde biraz daha ona yaklaştırdım. Bilerek. Mesafeyi yavaş yavaş kırarak.
Ricci eğildi. “Cesursunuz.”
“Bilmediğim şeylerden korkmam,” dedim.
Oğuz’un sesi sertleşti:
“Elisa, dikkatli ol. Adamlarından biri seni süzüyor.”
Göz ucuyla gördüm. Sağındaki koruma şüphelenmeye başlamıştı.
Ricci’ye doğru biraz daha eğildim. Onun dikkatini tamamen üzerimde tuttum.
“Bu gece şanslısınız,” dedim. “Normalde yabancılarla oturmam.”
Gözleri yüzümden dudaklarıma, oradan tekrar gözlerime döndü. Acele etmeden. Ama geri de çekilmeden de.
“Yabancı…” diye mırıldandı.
“Size karşı yabancı olmak istemem açıkçası." Sağ elini uzatıp, "Alessandro Ricci ben İtalyan bir iş adamıyım." Önce eline sonra yüzüne baktım, gözlerimle etkilemek ister gibi bakarak bende elimi uzattım.
"Eylül Yavuz memnun oldum."
Elimi avucuna aldığında parmaklarının sıkılığı dikkatimi çekti. Ne fazla sertti ne de gereğinden yumuşak. Ölçülü. Kontrollü.
“Elinizi çekmeden önce gözlerimin içine bakmayı tercih etmeniz hoşuma gitti, Eylül Hanım,” dedi hafif bir tebessümle. Aksanı belli belirsizdi; kelimelerin sonlarını yumuşatarak söylüyordu.
Elimi yavaşça geri çektim.
“Ben insanları gözlerine bakarak tanırım, bay Ricci. Kartvizitlere pek güvenmem.”
Bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe artık resmiyetten çok daha azdı. Üzerindeki parfüm ağır değildi ama kalıcıydı; sanki bulunduğu yere iz bırakmaya alışkındı.
“Bu şehirde göz teması kurabilen insan sayısı azdır,” dedi. “Çoğu ya korkar ya da saklanır.”
“Ben ikisini de yapmam,” dedim.
Gülümsedi. Bu kez bakışı daha cesurdu.
“Cesur insanlarla konuşmayı tercih ederim. Gürültülü salonlarda değil.”
Kısa bir duraksama.
“Üst katta kalıyorum. Manzarası güzel. Daha sakin. Size bir içecek teklif edebilirim.”
Daveti açıkça ortadaydı. Ve ben bunu bekliyordum işte.
'Neden olmasın' der gibi kafamı hafifçe yana eğdim.
Ricci’nin gözlerinde kısa bir zafer ışığı parladı.
“Demek kabul ediyorsunuz.” Ayağa kalkıp yürümeye başladık. Ben de sanki elimle saçımı düzeltiyor gibi yapıp saçımı arkaya attım. Bu bir işaretti Oğuz'a. Kulaklıktan ses geldi.
"Tamamdır başlasın."
Asansöre doğru yürümeye başladık. Sessizlik ağır değildi; aksine bilinçliydi.
Asansöre binip yukarı çıktık.
“Eylül,” dedi. “İnsanlar genelde benimle aynı odaya çıkarken ya heyecanlanır ya da tedirgin olur.”
"Bence haklılar heyecanlanmakta." Dedikten sonra baştan aşağıya onu süzdüm ve göz kırptım. Tabii içten içe iğreniyordum.
Kapılar açıldı.
Koridor sessizdi. Halının üzerinde ayak seslerimiz yumuşuyordu. Oda kapısının önünde durdu. Kartını okuttu.
Kapı açıldı.
İçeri adım atmadan önce ona baktım.
“Bay Ricci,” dedim sakin ama etkileyici bir tonla, “eğer bu akşam bir oyun oynanacaksa, kuralları ben belirlerim.”
Gülümsemesi bu kez daha derindi.
“Ben zaten güçlü oyuncularla oynamayı severim.”
Senin gücünü sikeyim demek geçti içimden ama yuttum.
İçeri girdim.
Kapı arkamızdan yavaşça kapandı.
Ve asıl güç şimdi başlıyordu.
Ricci kravatını düzeltti. Üzerindeki o pahalı İtalyan kokusu odanın soğukluğuna karışıyordu.
“Kuralları sen belirliyorsan,” dedi yavaşça, “ilk hamleyi de sen yapmalısın.”
Gözlerimi onunkilerden ayırmadım.
“İlk hamle zaten yapıldı, Bay Ricci. Sadece fark etmediniz.”
Kaşları hafifçe kalktı. Merak.
Erkeklerin en sevmediğim hâli.
“Öyle mi?” diye mırıldandı. “O zaman beni şaşırt.” Yanına yaklaştım ve ellerimi omuzlarına koyup yavaş adımlarla yatağa ilerlettim. Yatağa uzandığında gözlerinde o kendinden emin ifade vardı. Beni hâlâ çözebildiğini sanıyordu. Hâlâ kontrolün onda olduğunu.
Yavaşça üzerine çıktım. Dizlerim iki yanına yerleşti. Ellerim hâlâ omuzlarında. Ağırlığımı bilinçli olarak kasıklarına verdim. nefesinin ritmi değişti. Şaşırmıştı ama belli etmiyordu.
“Şaşırmak istiyordun,” dedim alçak bir sesle.
Ricci’nin dudaklarının kenarı kıpırdadı. “Bu kadarını beklemiyordum.”
Beklemiyordun, evet.
Sağ elim omzundan kayıp göğsüne doğru inerken sol elim belimdeydi. Elbisemin iç astarına, dikişin içine yerleştirdiğim ince metalin soğukluğunu parmak uçlarımda hissettim. Küçük, tek ağızlı, avuç içine sığan bir bıçak.
Silah taşımam gerektiğinde gösterişli şeyleri sevmem. En güvenlisi görünmeyendir.
Elbisemin bel kısmında, kemer gibi duran ince deri şeridin arkasında gizliydi. Dışarıdan bakıldığında sadece aksesuar.
Ricci’nin yüzüne eğildim. Saçlarım omuzlarına düştü. O an dikkatini tamamen üzerime kilitledi.
“Beni hafife aldığın ilk an son anın olur,” diye fısıldadım.
Sol elim yavaşça belime kaydı. Bıçağı tek hamlede çıkardım ama hâlâ saklı tuttum. Avucumun içinde, bileğimle örtülü.
Gözleri ilk kez değişti. Şüphe.
Ama artık geç kalmıştı.
Bıçağın soğuk ucu göğsünün sol tarafına, kaburgalarının arasına bastırdığımda yüzündeki o kendinden emin ifade çatladı.
“Şaşırtıcı değil mi?” dedim.
Ricci’nin gözleri benimkilerin içine kilitlendi. İlk kez korkuyu gördüm. O kibirli adamın maskesi düşüyordu. Ve o an… içimde beklenmedik bir ses yükseldi.
Bitirirsen her şey değişecek.
Ben aşkı zayıflık sayan kadındım. Güveni lüks, merhameti hata kabul eden. Ama yine de… bir insanın hayatını kendi ellerinle sonlandırmak, planın parçası olsa bile, ruhunun bir yerinde hâlâ iz bırakıyordu.
Parmaklarım titremedi. Ama içimdeki o küçük çatlak tekrar büyüdü.
“Bunu yapmak zorunda değilsin,” dedi Ricci kısık bir sesle.
Ne kadar ironik.
Zorunda değil miyim?
Gözlerimi kapatmadım. Asla kapatmam. Yaptığım hiçbir şeyden kaçmam.
“Ben zorunda kaldığım gün doğdum,” diye fısıldadım.
"Aslında sen daha fazlasını hak ediyorsun ama şanslısın ki ölümün acısız olacak."
Bıçağı bir milim daha bastırmadan tekrar konuştum.
"“Cehenneme git… Ama adımı son kez doğru öğren. Çünkü seni oraya ben yollayacağım, köpek.” Kulağına yaklaşıp adımı fısıldadım.
Gözleri titredi. İlk defa korkuyu gördüm.
“E–Elisa…”
İsmi dudaklarından dökülürken sesi çatladı. Gururu boğazına düğümlenmişti.
Başımı hafif yana eğdim.
“Yüksek sesle.”
Boğazını temizlemeye çalıştı ama korku insanın ses tellerini bile kilitliyormuş, bunu o an anladı.
“Elisa…”
Bu sefer daha netti. Daha çaresiz.
Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Zafer değil… kontrolün verdiği o soğuk tatmin.
“Güzel,” dedim fısıltıyla. “İnsan ölmeden önce kimin karşısında diz çöktüğünü bilmeli.”
Elimi bir anlığına geri çektim. Ona umut verdiğimi sandı. Nefes aldı.
Hata.
Parmaklarımla çenesini tutup yüzünü kendime doğru kaldırdım.
“Acısız olacağını söylemiştim,” dedim sakince. Ve bıçağı tam kalbine sapladım.
Derin bir nefes aldım. İçimde ne zafer vardı ne pişmanlık. Sadece… düzen.
Ceketimin iç cebinden mendil çıkarıp bıçağın sapını sildim. İz bırakmamak bir refleks değil, bir yaşam biçimi.
Yere baktım.
“Yanlış tarafa geldin,” diye mırıldandım. “Ben affetmem.” Kapıya yönelip asansörle aşağıya indim. Ve Oğuz’u gördüm. Sarhoş numarası yaparken bile tiyatrocu gibi oynuyordu.
“Abiii,” diye bağırıyordu İtalyanca’yı katlederek, “siz çok iyi adamsınız yaa! Bak vallahi sizi sevdiim!”
Bir sandalye devrildi.
Birinin küfrettiğini duydum.
Oğuz tekrar konuştu: “Yemin ediyorum sizin patron çok karizmatik… ama bizim Elisa var ya… uff… sizi yer!”
Oğuz hâlâ beni görmemişti. Adamlardan biri silah çıkardı.
“Lan silah mı o? Oyuncak mı bu? Bana da versene bir bakayım!” dedi Oğuz. Daha fazla uzamasını istemediğim için Oğuz’un kolundan tutup çektim. Göz kırptı, kafamı salladım. Adamlardan biri
"Siz Ricci’nin yanındaki bayansınız." Dedi.
"Senin bayanını sikmeden git adamına bak." Dedim ve evet rahattım beni bir daha göremeyecek ve bulamayacaklardı. Hemen arabaya binip otele geçtik. Oğuz odasına bende odama geçip kıyafetlerimi çıkardım önce. Sonra duşa girip temizlendikten sonra kıyafetlerimi giyip hemen yatağa geçtim. Bu şehir iş için iyiydi ama fazla gürültülüydü. Fazla dikkat çekiciydi. Ankara daha sessizdi. Daha gri. Ve biz griyi severdik.
Sabah erken kalkacağız. Havalimanına geçeceğiz. Oğuz mutlaka kahve isteyecek. Uçağa binene kadar gereksiz konuşacak. Ben cam kenarını alacağım. Ankara’ya indiğimizde hava muhtemelen kapalı olacak. Soğuk bir rüzgâr karşılayacak bizi.
Ve asıl iş orada başlayacak.
Telefonum titreşti. Oğuz’dan mesaj.
“Sabah 07.30. Geç kalma buz kraliçesi.”
İstemsizce dudak kenarım kıvrıldı.
“Geç kalan ben olmam,” diye cevap yazdım.
Telefonu komodine bırakıp ışığı kapattım. Oda karanlığa gömüldü. Perdelerin arasından sızan şehir ışıkları tavanda silik çizgiler oluşturuyordu.
Uyumadan önce son düşündüğüm şey şuydu:
Ankara’da işler daha sert olacak. Çünkü Levent hâlâ oradaydı ve Arsen de öyle. Düşüncelerle birlikte uykuya dalmıştım.
.......
Bir ay sonra
Uykuyla uyanma arasındaki evredeydim. Gözlerimi açmak,yataktan kalkmak istiyordum ama birşey beni zorladı. Aşağıdan sesler geliyordu, duyuyordum, ama rüya mı gerçek mi anlamdım. Ayak sesleri duydum,merdivenden yukarı çıkıyordu. Umuyorum ki duyduğum sesler rüyadır. Sesler kesildi ama ben hâlâ gözlerimi açamıyordum. O sesler neydi? Kimdi ve gerçek miydi?
........
Tam olarak kaç saat uyudum bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda içimdeki garip bir dürtüyle etrafa baktım, gece olanlar aklıma geldi. Hâlâ rüyda mı gerçek mi olduğunu kestiremedim. Yatakata oturdum, pencereye baktım. Hava yeni aydınlanmaya başlamıştı. Alessandro Ricci öleli neredeyse bir ay olmuştu. Büyük olaylar, haberler çıkmıştı ama işin ucu hiç bir şekilde bana dokunmadı. Kalkıp tam ayılmak için kısa bir duş almam lazımdı. Aklım hâlâ Levent'teydi. Yeni bir sürpriz daha çıkartmadan onu bulmam gerekiyordu. Duştan çıkıp üstümü giyindim. Siyah jean pantolon üstüme de ince askılı siyah crop giydim. Siyah, belimin biraz üstünde olan saçlarımı sıkı at kuyruğu yapıp yatağımın yanındaki komidin'in üstündeki telefonumu almak için ilerledim. Ama telefonumun yanında bir telefon daha vardı,benim olamadığı kesindi. Telefonu alıp ekrana baktım. Simsiyah. Yeni. Kilitsiz. Tanrım bunu kim bıraktı. Ekranı açtım. Sadece tek bir mesaj vardı içinde:
> “Arsen’in senden sonraki hayatını hiç merak ettin mi?”
“Ben tanıyorum onu. Hem de senden önce.”
Gözlerimi kısmadan okuyamadım mesajı. İçim buz gibi oldu.
Levent mi yine aklıma zehir serpiyordu? Gece duyduğum sesler gerçek miydi, yani evime birisi mi girmişti. Siktir kim bıraktı bu lanet telefonu.
.......
Kafamın içi çınlamaya başladı.
Güven. Bu kelime benim için sadece bir ilüzyondan ibaretti. Şuana kadar Arsen'den başka kimseye güvenmedim ve o ihanet etmişti bana. Ama şimdi, iki adam arasında sıkışıp kalan ben,en çok kendime güvenemiyordum. Hemen evden çıkıp arabaya bindim. Gündüzleri iş kadını geceleri mafya olan ben şirkete sürdüm. Şirkette de bir sürü iş birikmişti. Levent ortaya çıktıktan sonra işleri çok boşlamıştım. Şirketi Bülent abimin yaşı çok ilerlediği için bana ve Oğuz'a devretmişti. Aslında Arsen'in başına geçmesi lazımdı ama o dönem olmadığı için bize bıraktı. Şirketin önüne gelmiştim arabayı park edip arabadan indim. Büyük, her yeri neredeyse cam olan binaya baktım önce. Bülent abinin kurduğu klasik, temiz bir aile şirketi. Cam kapının üzerinde sade bir tabela vardı. Akay holding– Güvenle Yükselir. Bu binaya her baktığımda içimde garip bir hüzün oluşuyordu. Çünkü babamı hatırlatıyordu burası. Her bir yerinde hatıralarımız, anılarımız vardı. Daha fazla bakmadan hemen şirkete girdim. Asansöre binip odama çıktım. Odaya girdiğim gibi Arsen koltukta oturuyordu. Benim odam da ve koltuğumda. "Senin ne işin var burada çık dışarı." dedim. Yüzünde alay eder bir gülümseme vardı. Sarı saçları düzensiz ve dağınıktı. Yorgun bakan mavi gözleri ise uykusuz gecelerin izini taşıyor, parlaklığını biraz kaybetmiş olsa da hâlâ derinliğini koruyordu."Duyduğuma göre canım babam şirketi size bırakmış. Doğru mu diye bakmaya geldim. Ama Oğuz'u bulamadım." Dedi.
"Evet doğru. Gördün işte şimdi çık dışarı." Uzak olmam lazım dedikçe adam dibimde bitiyordu resmen. Koltuktan kalkıp bana doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Aramıza biraz mesafe koyup durdu. "Zor olmuyor mu senin için. Hem şirket hem karanlık işler. Haberleri duydum ses çıkartmışsın baya." Dedi.
Gözlerimi kaçırıp ondan uzaklaşarak koltuğa geçtim. "Zor oluyor ya da olmuyor ne ilgilendirir seni."
"Elisa, Leventi buldun mu?" Arsen Levent’i nerden tanıyordu. Gelen telefondaki mesaj doğru muydu yani?
"Arsen"
"Elisa"
"Leventi tanıyor musun sen?"
"Neden"
"Bir telefon bırakıldı odama, birisi girmiş eve ve telefonda bir mesaj vardı." Dedim ama umarım sordum diye pişman olmazdım.
"Ne mesajı. Kim bıraktı. Ve evine nasıl girildi Elisa, ses duymadın mı hiç?"
"Şimdi bırak nasıl girdiğini soruma cevap ver Arsen. Kimin bıraktığını bilmiyorum ama Levent de olabilir." Telefonu çıkardım, o sırada Arsen de yanıma geldi. Telefonu açıp mesaji gösterdim.
“Arsen’in geçmişini hiç merak ettin mi?”
“Ben tanıyorum onu. Hem de senden önce.”
Mesajı okurken yüz ifadesine baktım. şaşırmışa benziyordu, anlaşılan haberi yoktu ya da öyle gösteriyordu, anlamadım.
"Tanıyor musun?"
Yüzünü bana döndü, az bir mesafe vardı aramızda. Kokusu hâlâ aynıydı. Gözleri bir saniyeliğine dudaklarıma kayıp tekrar gözlerime baktı.
"Tanışmıyoruz Elisa kim yaptıysa bir işler çeviriyor, kafanı karıştırıyor olabilirler."
İnanmak istemedim ama bir yandan da Arsen’le Levent’in tanışma ihimali olmazdı. Yani olmamalıydı, olsaydı bilirdim mutlaka çünkü Levent’le yakın olduğumuzu sanıyordum ama belki de söyleri bana. Başımı önüme çevirdim. "Neyse tamam çık odadan artık, ben kimin gönderdiğini bulurum." Dedim.
"Tamam gideceğim ama yine dedim tekrar diyorum dikkatli ol. Eğer yardım istersen ara beni."
İtici bir gülseme vardı dudaklarım da. "Senden yardım istemek mi? Asla Arsen şimdiye kadar kendi işlerimi kendim hallettim sana ihtiyacım yok." Dedim ve önümdeki dosyalara baktım. Kapı kapanma sesi geldi, gitmişti. Kafamı toparlayarak işlere odaklandım.
......
Akşam, kulübümün çatı katında yalnızdım. Gökyüzü griydi. Ankara’nın kirli rüzgârı saçlarımı dağıtırken, içimdeki fırtınayı bastıramıyordum. Levent şerefsizi ortada yok, telefonu kim bıraktı bilmiyorum, Arsen’le levent önceden taşıyor muyudu emin olamadım. Hiç birinin cevabını alamadım. Aşağıya indim, biraz kafa dağıtmak için birşeyler içim. Kulüpteki odama geçip kendimi koltuğa atıp paketten sigara aldım. Yakacakken kapı çaldı.
"Patron Arsen geldi yine ama biraz sinirli gibi sizinle konuşacakmış."
"Konuşacak birşey yok öyle söyle gitsin."
Koruma tam çıkacakken odaya daldı Arsen. İçeri girdiğinde, yüzü öfke doluydu.
İçeri girdiğinde odanın havası ağırlaştı.
Bu tanıdık bir ağırlıktı. Tehlikeden değil, geçmişten geliyordu.
“Git,” dedim soğuk bir tonla.
“Şu an seninle konuşacak durumda değilim.”
Durmadı.
Odanın ortasında dikildi. Gözleri üzerimdeydi; sertti ama sabırsızdı. Uykusuzluğun izleri yüzünden okunuyordu.
“Bir ay Elisa,” dedi dişlerini sıkarak,
“bir aydır ortadan kayboldun Elisa.”
Sigaramı yaktım.
Dumanı tavana doğru bıraktım, ona bakmadım bile.
“Programım sana rapor vermiyor,” dedim.
“İşim var.”
Bu cevap onu sinirlendirdi.
“İş değil bu,” dedi.
“Bilerek uzak duruyorsun.”
“Kendi alanımı koruyorum,” dedim.
“Bunu kişisel algılıyorsan… senin problemin.”
Bir adım attı.
Sonra durdu. Sinirini kontrol etmeye çalıştığı belliydi.
“Bunu gerçekten böyle mi sanıyorsun?”
Ayağa kalktım.
Aramızdaki mesafe kapandı ama yüzümde tek bir duygu yoktu.
“Ben artık hislerle hareket etmiyorum Arsen,” dedim net bir sesle.
“Buraya gelmen de bunu değiştirmeyecek.
Sen geçmiştesin Arsen. Ve ben geçmişimi babamla birlikte gömdüm o mezara."
Bu cümle…
onu vurdu.
Yutkundu. Gözlerini kaçırdı ama hemen toparlandı.
“Geçmişte olsaydım,” dedi daha kısık bir sesle,
“beni görünce ellerin titremezdi.”
Elim istemsizce yumruk oldu.
Fark etmişti.
“Buraya bunun için mi geldin?” dedim sertçe.
“Psikolojik analiz yapmaya mı?”
“Hayır,” dedi.
“Buraya seni görmek için geldim.”
Sesindeki kırılma, beni bir anlığına duraksattı.
Ama izin vermedim.
“Görmüş oldun,” dedim.
“Şimdi git.”
“Gitmeyeceğim,” dedi ilk kez bu kadar net.
“Çünkü sen beni dışarı ittikçe daha çok içeri çekiliyorsun.”
“Yanılıyorsun.”
“Hayır,” dedi.
“Sen kaçıyorsun Elisa. Ve kaçtığın şey ben değilim.”
Gözlerim gözlerine kilitlendi.
“Ne o zaman?” diye sordum.
Bir adım daha yaklaştı.
Sesi düştü.
“Yanımda zayıf olma ihtimalin.”
“Zayıflık,” dedim soğuk bir gülümsemeyle,
“ölüm demektir.”
“Ben senin ölümün değilim,” dedi.
“Ben senin yarım kalan yerinim.”
“Yarım kalan hiçbir şeyim yok,” dedim.
“Eksik değilim.”
“Yalnızsın,” dedi sadece.
Sessizlik çöktü.
Sonra Arsen geri çekildi.
Başını iki yana salladı.
“Beni içeri almayacaksın,” dedi.
“Biliyorum.”
Kapıya yürüdü.
“Ama şunu bil,” diye ekledi,
“ben kapının önünde beklemiyorum Elisa.
Ben artık buradayım, geldim.” O hâlâ kapının önüde duruyor ve belki de benden bir cevap bekliyordu ama telefonum çaldı o sırada. Masaya dönüp telefonu aldım.
Bilinmeyen numara.
Açtım.
> “Elisa. Geç kaldın.”
Bu ses Levent’in sesiydi.
> “Sana geçmişi gömdüğünü sanmak gibi büyük bir hata yaptığını göstereceğim.”
Ne yapacağını bilmiyordum ama sesi buz gibiydi.
Telefon kapanmadan önce bir ses daha duyuldu: Arsen’in adı. Levent tekrar konuştu.
"Arsen’e hiç bir şekilde güvenmemeliyidin Elisa"
Dona kaldım.
Onu öylece süzdüm. Şüpheyle.
“Sen… Levent’i tanıyorsun ve bana şirkette yalan söyledin." Dedim.
Bir anlık tereddüt. Gözlerini kaçırdı.
O an kalbimde bir kırılma daha oldu.
“Çık buradan,”
“Elisa—”
“Çık dedim!”
Sözümü ikiletmeden gitti.
Ama onunla birlikte içimdeki duvar da çatlamaya devam etti. Şirkette sormuştum ve bana tanımadığını söylemişti.Tanrım ben aptal gibi yine inanmak istedim ona ama o, yine beni şaşırtmadı.
Oda yine sessizdi.
Ama bu sefer sessizlik…
canımı acıtıyordu.
Sigaramın külü yere düştü.
Dumanı ise odada asılı kaldı.
Ne kadar inkâr edersem edeyim şunu biliyordum:
Bu hikâyede asıl tehlike Levent değildi.
Asıl tehlike belki de Arsen’idi.
Ve o gece bir karar aldım.
Arsen’e ait ne varsa gömeceğim.
Levent’i ise toprağın altına bu kez sonsuz bir uykuyla göndereceğim.
Çünkü ben Elisa’yım.
Kalbimde ne varsa, kafamda yok sayarım.
Ve eğer bu şehirde biri yanacaksa...
Önce ben yakarım.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.