Kitaplar

BUZDAN DUVAR

20 dk okuma 80 okunma
BUZDAN DUVAR

 2. Bölüm: Gölgedeki Adam 

Aşk.

Ne kadar da basit bir kelimeydi, değil mi? Üç harf, tek hece. Ama bana göre binlerce kilo ağırlığında bir zincir.

 

Ankara’nın yeraltı dünyasında adım bir emir gibi yankılanır. Erkeklerin diz çöktüğü, kadınların imrendiği, düşmanlarımın adımı fısıldarken titrediği bir kadınım. Bu dünyada duygulara yer yoktur. Özellikle de aşk gibi savunmasız bırakan, aklı bulandıran bir şeye. Çünkü aşk, insanı yavaş yavaş öldüren bir zehirdir. Ama ben, şehri zehirleyen kadın olmalıyım.

 

Ama o gece Arsen’in bakışları aklımdan çıkmadı. Gözlerindeki merak, sesindeki özgüven... Ve en kötüsü, bana karşı duyduğu ilgiyi saklamaya bile çalışmaması.

Bu bir oyunsa—ki büyük ihtimalle öyle—kurallarını ben yazacağım.

Ben yine ve lanet olsun ki yine Arsen'i düşünürken ofisimde tek başımaydım. Beton duvarlar arasında yankılanan ayak seslerim bana bile yabancı geldi.

Masamın üzerine eğildim, önümde açılan dosyada Arsen hakkında yollarımız ayrıldığında araştırdıklarım vardı. Eğitimliydi. Lise yıllarında okul birincisi, ardından üniversitede mühendislik... Bunların hepsini biliyordum. Ama sonra kayboldu. İşte tam o an herşey çok daha farklı oldu. Araştırmaya devam ettim ama sonrası için hiç birşey yoktu. Üniversiteden sonrası yok, hakkında hiç birşey öğrenemedim. Çok gizemli ya da korkağın teki.

Telefonum çalmaya başladı. Arayanın kim olduğuna bakmadan açtım.

“Patron, Arsen sizinle bire bir görüşmek istiyor,” dedi.

“Yalnız mı?”

“Evet. Silahsız.”

Gülümsedim. Cesur. Veya aptal.

"Pekala görüşelim." Dosyayı kapatıp odadan çıktım. Arabaya ilerledim.

Yarım saat sonra, gece kulübüme geldim. İçeri geçer geçmez onu gördüm, oradaydı, bar tezgahının önünde oturuyordu. Barın ışıkları yüzüne vuruyor ve onu, nefretimin en net hâliyle aydınlatıyordu. Ne kadar süre onu izlediğimi bilmiyordum, kafamı iki yana sallayarak Arsen'in yanına gittim.

Siyah gömlek, kolları sıvalı. Bakışları dimdik. Ne korku ne de kibir. Sadece kararlılık.

 

“Yine görüşüyoruz,” dedim.

“Seninle konuşmam gereken şeyler var,” dedi.

“Burada konuşulan her şey iki seçenekle biter. Ya anlaşmayla ya da kanla.”

“O zaman sana üçüncü bir seçenek sunayım,” dedi. Bakışlarını duvardan çekip bana döndü. “Gerçek.” 

 

'Gerçek' bu kelime uzun zamandır benden çok uzaktı. Hayatım yalanlarla doluydu. Ve şimdi tekrar bana o yalanları gerçekmiş gibi hatırlatmaya gelmişti. 

 

“Sen ve gerçek ha. Senden çok uzak bir kavram bu.” dedim soğukça.

Bende yanına, bar taburesine oturdum. Kafamı ona çevirmedim ama gözlerinin üzerimde olduğunu hissettim. 

"Elisa beni bir dinle olur mu? Sonra istediğin kadar küfür et, al hıncını ama şuan dinlemen lazım beni." Sesi yalvarır gibi çıkıyordu, Arsen’e cevap vermeden önce iki kadehe viski koyup birisini ona uzattım. 

"Tamam, tamam bu kadar yalvarma," ona çevirdim başımı, ifadesiz bir yüzle "Evet, sorun ne? Neden görüşmek istedin."

Konuşmadı, sadece gözlerime bakıyordu. Birşeyleri anlatmak ister gibi. Bakışlarımı çekip ayağa kalktım, "Anlaşılan konuşmaya niyetin yok. Çok yorgunum, seninle uğraşamam." Arkamı dönüp gidiyordum ki, 

“Seni,” dedi. Durdum “Ama bir güç olarak değil. Bir insan olarak. Bir kadın olarak. Gerçek seni.” 

Durdum. Sanki o kelime omuzlarıma çarpıp yere düşmüştü. Arkam dönüktü hâlâ. Elimi kapının koluna uzatmamıştım ama gitmeye de cesaret edemiyordum.

“Gerçek beni…” diye fısıldadım. Sesimde istemeden bir çatlak oluştu. “Sen gerçek diye bir şeyden söz edecek son kişisin, Arsen.” Hâlâ arkam dönüktü, elimi ise indirmiştim ama dönemiyordum ona, "ve o gerçek Elisa artık yok, o devir kapanalı çok oldu."

Adımlarını duydum. Yavaş, temkinli. Sanki bir mayın tarlasına girer gibi. Aramızda hâlâ iki metre vardı ama nefesi sırtımda dolaşıyordu.

“Biliyorum,” dedi. “Ama tam da bu yüzden buradayım.”

Ona dönmedim. Eğer dönersem, gözlerimdeki şeytanla değil… içimde sakladığım o küçük, aptal kızla yüzleşecektim.

“Ne istiyorsun?” dedim dişlerimin arasından. “İntikam mı? Af mı? Yoksa geçmişi bir masaya yatırıp, üstüne iki kadeh viski döküp unutmamı mı bekliyorsun?”

“Hayır.”

Sesi sertleşti. Bu kez yalvarmıyordu. “Gerçeği istiyorum. Senin de bilmeni.”

İçimde bir şey huzursuzca kıpırdadı. Arsen’in sesi nadiren böyle olurdu; net, çıplak ve korkusuz. Bu, genelde kötü haberin tonuydu. Tabii eğer o da değişmediyse böyleydi.

Yavaşça ona döndüm. Bakışlarımız çarpıştı. Yüzünde tanıdık o yorgun ifade vardı, ama altında başka bir şey daha… suçluluk. Ağır, ezici bir suçluluk.

“Konuş,” dedim. “Çünkü birazdan fikrimi değiştirip seni bu bardan kanlar içinde attırabilirim.”

Acı bir gülümseme geçti dudaklarından.

“İşte tam olarak bundan korkmuyorum, Elisa. Senden korkmuyorum. Kendimden korkuyorum.”

Kaşlarımı çattım.

“Dramatikleşme. Sana yakışmıyor.”

"Tamam söyleyeceğim ama bu gerçeği öğrendiğinde bir şeyler yapmanı istemiyorum."

Artık sabrım cidden tükenmek üzereydi derin bir nefes aldım. "Zırvalamayı kes ve ne söyleyeceksen söyle çok uzadı çünkü." Dedim. Tam konuşacağı sırada bir gariplik hissettim. Benim içimde görünmez bir alarm çalmaya başladı. O his… bir şeylerin yanlış gittiğini fısıldayan o soğuk, tanıdık his.

    Ve sonra ilk patlama oldu.

Ses bir müzik gibi değil, bir kırılma gibiydi. Cam parçaları barın üstünden yağmur gibi indi. Çığlıklar yükseldi, kalabalık bir anda paniğe kapıldı. Işıklar titredi, duman yükseldi. Bir saniye önce eğlenen insanlar şimdi hayatta kalmaya çalışan gölgelere dönüşmüştü.

Arsen refleksle kolumu çekti.

“Yere!” diye bağırdı.

Masaların arkasına yuvarlandık. Kalbim göğsümü yumrukluyordu. Silah sesi bir tane değil, birkaç tane. Ama düzensiz değil, biri bilinçli olarak ateş ediyordu. Bir kaos yaratmak için değil, birilerini hedef almak için.

“Lanet olsun bunlar da kim” dedim dişlerimin arasından.

Arsen “Bu kulüp kimsenin tesadüfen çatışma çıkardığı bir yer değil. Burası senin.” dedi.

Bir gölgenin barın öbür ucunda hareket ettiğini gördüm. Yüzünü seçemiyordum, sadece siluet. Siyah kapüşon, sakin, panik içindeki herkesin aksine ağır ve kontrollü. Ateş ettiğinde etrafındaki kaos ona dokunmuyordu bile.

Bir mermi masanın kenarını parçaladı.

“Keskin nişancı değil,” diye fısıldadı Arsen. “Ama iyi biri.”

İyi… evet. Çok iyi. Çok bilinçli. Bu biri sıradan bir tetikçi değildi.

Arsen belinden silahını çıkardı. Ben de aynısını yaptım. Göz göze geldik. Aramızdaki tüm nefret, tüm geçmiş, bir saniyeliğine askıya alındı. Çünkü o an sadece hayatta kalmak vardı.

“Sağdan çıkıyorum,” dedi.

“Solunu kapatırım,” dedim.

Ayağa fırladım. Işıklar stroboskop gibi yanıp sönüyordu; her parıltıda ortam donmuş gibi görünüyordu. İnsanlar yerde sürünüyor, bağırıyor, masaları deviriyordu. Duman, alkol ve barut kokusu birbirine karışmıştı.

Siluet yine hareket etti. Bu sefer daha yakındı. Birine ateş etti ama o biri biz değildik. Güvenlikten biri yere yığıldı. Bu saldırgan, bizi çevreleyen çemberi yavaş yavaş daraltıyordu.

“Bizi köşeye sıkıştırıyor,” diye bağırdım Arsen’e.

“Biliyorum.”

Ama saldırganın tarzında tuhaf bir şey vardı. Rastgele değildi. Ölümcül ama seçiciydi. Sanki kalabalık onun için sadece bir perdeydi… asıl hedefi başka bir şeydi.

Bir an göz göze geldik. Ya da öyle sandım. Dumanın içinden bana baktığını hissettim. Yüzünü hâlâ seçemiyordum ama bakışı… tanıdık bir soğukluk taşıyordu.

İçimde istemsiz bir ürperti yükseldi.

“Bu biri beni tanıyor olabilir.” dedim.

Arsen başını salladı. “Evet. Ve ikimizi de.”

"İkimizi de mi nasıl yani?"

Yine cevap veremeden üzerimize bir şey yuvarlandı — küçük, metalik.

“Bomb—” demeye kalmadan Arsen beni üstüne çekti.

Patlama küçük ama şiddetliydi. Kulaklarım çınladı, dünya bir anlığına beyaza büründü. Yere düştük. Toz, cam, bağırışlar…

Gözlerimi açtığımda saldırgan artık yerinde yoktu.

Asıl amacı korkutmak mıydı yani ya da geri döndüğünü belli etmek miydi? O gitti ama arkasında bıraktığı kaos ve bir soru vardı:

 

Bunu yapan kimdi?

                           .......

Patlamanın üzerinden yirmi dört saat geçmişti.

Ama kulaklarım hâlâ çınlıyordu.

Ev sessizdi. Fazla sessiz. Sanki dün geceki kaosu dengelemek için dünya bilinçli olarak sesini kısmıştı. Perdelerin arasından sızan ışık bile yumuşaktı. Oysa ben hâlâ stroboskop ışıklarının yanıp sönen hayaletini görüyordum gözlerimi kapattığımda.

Masamın üzerinde sökülmüş bir şarjör duruyordu. Temiz, yağlanmış, hazır.

Ben de öyleydim.

Ama içimdeki huzursuzluk hazır değildi.

Saldırgan rastgele değildi. Bizi köşeye sıkıştırdı ama öldürmedi. Güvenliği vurdu ama bizi değil. Bombayı attı ama öldürücü değil, dağıtıcıydı. Bu bir mesajdı.

Masadaki şarjörü yerine taktım. Metalin o tanıdık sesi odada yankılandı.

Tık.

Bu ses beni her zaman sakinleştirirdi. Kontrol hissi verirdi.

Ama bugün… yetmiyordu. 

Dün geceki kaosun ardından dünya normale dönmüştü. Haberlerde olay “mekân içi silahlı çatışma” diye geçiyordu. Fail belirsiz. Soruşturma sürüyor.

Kahvemi aldım. Pencerenin önüne geçtim.

Dumanın içinden bana baktığını sandığım o anı tekrar düşündüm.

Belki de beynim oyun oynuyordu.

Belki de gerçekten biri vardı.

Arsen’in “ikimizi de” demesi takıldı kafama. Ama bunu büyütmedim. Onu aramadım da. Çünkü bazen bazı cümleler o an söylenir ve büyütülmez.

Belki o da sadece ihtimalleri düşünüyordu.

Derin bir nefes aldım.

Şu an gerçek olan tek şey şuydu:

Hayattaydım.

Evdeydim.

Yalnızdım.

Ve hayat devam ediyordu.

Duş aldım. Üzerimi değiştirdim. Saçlarımı topladım. Aynada kendime baktım.

Dün gece yerde yuvarlanan kadınla şu an karşımdaki kadın aynıydı. Ama gözlerinde bir milim daha dikkat vardı.

O kadar. 

Ve bugün… hiçbir şey olmayacaktı.

Sadece beklemek.

Sadece düşünmek.

Sa 2. Bölüm: Gölgedeki Adam 

Aşk.

Ne kadar da basit bir kelimeydi, değil mi? Üç harf, tek hece. Ama bana göre binlerce kilo ağırlığında bir zincir.

 

Ankara’nın yeraltı dünyasında adım bir emir gibi yankılanır. Erkeklerin diz çöktüğü, kadınların imrendiği, düşmanlarımın adımı fısıldarken titrediği bir kadınım. Bu dünyada duygulara yer yoktur. Özellikle de aşk gibi savunmasız bırakan, aklı bulandıran bir şeye. Çünkü aşk, insanı yavaş yavaş öldüren bir zehirdir. Ama ben, şehri zehirleyen kadın olmalıyım.

 

Ama o gece Arsen’in bakışları aklımdan çıkmadı. Gözlerindeki merak, sesindeki özgüven... Ve en kötüsü, bana karşı duyduğu ilgiyi saklamaya bile çalışmaması.

Bu bir oyunsa—ki büyük ihtimalle öyle—kurallarını ben yazacağım.

Ben yine ve lanet olsun ki yine Arsen'i düşünürken ofisimde tek başımaydım. Beton duvarlar arasında yankılanan ayak seslerim bana bile yabancı geldi.

Masamın üzerine eğildim, önümde açılan dosyada Arsen hakkında yollarımız ayrıldığında araştırdıklarım vardı. Eğitimliydi. Lise yıllarında okul birincisi, ardından üniversitede mühendislik... Bunların hepsini biliyordum. Ama sonra kayboldu. İşte tam o an herşey çok daha farklı oldu. Araştırmaya devam ettim ama sonrası için hiç birşey yoktu. Üniversiteden sonrası yok, hakkında hiç birşey öğrenemedim. Çok gizemli ya da korkağın teki.

Telefonum çalmaya başladı. Arayanın kim olduğuna bakmadan açtım.

“Patron, Arsen sizinle bire bir görüşmek istiyor,” dedi.

“Yalnız mı?”

“Evet. Silahsız.”

Gülümsedim. Cesur. Veya aptal.

"Pekala görüşelim." Dosyayı kapatıp odadan çıktım. Arabaya ilerledim.

Yarım saat sonra, gece kulübüme geldim. İçeri geçer geçmez onu gördüm, oradaydı, bar tezgahının önünde oturuyordu. Barın ışıkları yüzüne vuruyor ve onu, nefretimin en net hâliyle aydınlatıyordu. Ne kadar süre onu izlediğimi bilmiyordum, kafamı iki yana sallayarak Arsen'in yanına gittim.

Siyah gömlek, kolları sıvalı. Bakışları dimdik. Ne korku ne de kibir. Sadece kararlılık.

 

“Yine görüşüyoruz,” dedim.

“Seninle konuşmam gereken şeyler var,” dedi.

“Burada konuşulan her şey iki seçenekle biter. Ya anlaşmayla ya da kanla.”

“O zaman sana üçüncü bir seçenek sunayım,” dedi. Bakışlarını duvardan çekip bana döndü. “Gerçek.” 

 

'Gerçek' bu kelime uzun zamandır benden çok uzaktı. Hayatım yalanlarla doluydu. Ve şimdi tekrar bana o yalanları gerçekmiş gibi hatırlatmaya gelmişti. 

 

“Sen ve gerçek ha. Senden çok uzak bir kavram bu.” dedim soğukça.

Bende yanına, bar taburesine oturdum. Kafamı ona çevirmedim ama gözlerinin üzerimde olduğunu hissettim. 

"Elisa beni bir dinle olur mu? Sonra istediğin kadar küfür et, al hıncını ama şuan dinlemen lazım beni." Sesi yalvarır gibi çıkıyordu, Arsen’e cevap vermeden önce iki kadehe viski koyup birisini ona uzattım. 

"Tamam, tamam bu kadar yalvarma," ona çevirdim başımı, ifadesiz bir yüzle "Evet, sorun ne? Neden görüşmek istedin."

Konuşmadı, sadece gözlerime bakıyordu. Birşeyleri anlatmak ister gibi. Bakışlarımı çekip ayağa kalktım, "Anlaşılan konuşmaya niyetin yok. Çok yorgunum, seninle uğraşamam." Arkamı dönüp gidiyordum ki, 

“Seni,” dedi. Durdum “Ama bir güç olarak değil. Bir insan olarak. Bir kadın olarak. Gerçek seni.” 

Durdum. Sanki o kelime omuzlarıma çarpıp yere düşmüştü. Arkam dönüktü hâlâ. Elimi kapının koluna uzatmamıştım ama gitmeye de cesaret edemiyordum.

“Gerçek beni…” diye fısıldadım. Sesimde istemeden bir çatlak oluştu. “Sen gerçek diye bir şeyden söz edecek son kişisin, Arsen.” Hâlâ arkam dönüktü, elimi ise indirmiştim ama dönemiyordum ona, "ve o gerçek Elisa artık yok, o devir kapanalı çok oldu."

Adımlarını duydum. Yavaş, temkinli. Sanki bir mayın tarlasına girer gibi. Aramızda hâlâ iki metre vardı ama nefesi sırtımda dolaşıyordu.

“Biliyorum,” dedi. “Ama tam da bu yüzden buradayım.”

Ona dönmedim. Eğer dönersem, gözlerimdeki şeytanla değil… içimde sakladığım o küçük, aptal kızla yüzleşecektim.

“Ne istiyorsun?” dedim dişlerimin arasından. “İntikam mı? Af mı? Yoksa geçmişi bir masaya yatırıp, üstüne iki kadeh viski döküp unutmamı mı bekliyorsun?”

“Hayır.”

Sesi sertleşti. Bu kez yalvarmıyordu. “Gerçeği istiyorum. Senin de bilmeni.”

İçimde bir şey huzursuzca kıpırdadı. Arsen’in sesi nadiren böyle olurdu; net, çıplak ve korkusuz. Bu, genelde kötü haberin tonuydu. Tabii eğer o da değişmediyse böyleydi.

Yavaşça ona döndüm. Bakışlarımız çarpıştı. Yüzünde tanıdık o yorgun ifade vardı, ama altında başka bir şey daha… suçluluk. Ağır, ezici bir suçluluk.

“Konuş,” dedim. “Çünkü birazdan fikrimi değiştirip seni bu bardan kanlar içinde attırabilirim.”

Acı bir gülümseme geçti dudaklarından.

“İşte tam olarak bundan korkmuyorum, Elisa. Senden korkmuyorum. Kendimden korkuyorum.”

Kaşlarımı çattım.

“Dramatikleşme. Sana yakışmıyor.”

"Tamam söyleyeceğim ama bu gerçeği öğrendiğinde bir şeyler yapmanı istemiyorum."

Artık sabrım cidden tükenmek üzereydi derin bir nefes aldım. "Zırvalamayı kes ve ne söyleyeceksen söyle çok uzadı çünkü." Dedim. Tam konuşacağı sırada bir gariplik hissettim. Benim içimde görünmez bir alarm çalmaya başladı. O his… bir şeylerin yanlış gittiğini fısıldayan o soğuk, tanıdık his.

    Ve sonra ilk patlama oldu.

Ses bir müzik gibi değil, bir kırılma gibiydi. Cam parçaları barın üstünden yağmur gibi indi. Çığlıklar yükseldi, kalabalık bir anda paniğe kapıldı. Işıklar titredi, duman yükseldi. Bir saniye önce eğlenen insanlar şimdi hayatta kalmaya çalışan gölgelere dönüşmüştü.

Arsen refleksle kolumu çekti.

“Yere!” diye bağırdı.

Masaların arkasına yuvarlandık. Kalbim göğsümü yumrukluyordu. Silah sesi bir tane değil, birkaç tane. Ama düzensiz değil, biri bilinçli olarak ateş ediyordu. Bir kaos yaratmak için değil, birilerini hedef almak için.

“Lanet olsun bunlar da kim” dedim dişlerimin arasından.

Arsen “Bu kulüp kimsenin tesadüfen çatışma çıkardığı bir yer değil. Burası senin.” dedi.

Bir gölgenin barın öbür ucunda hareket ettiğini gördüm. Yüzünü seçemiyordum, sadece siluet. Siyah kapüşon, sakin, panik içindeki herkesin aksine ağır ve kontrollü. Ateş ettiğinde etrafındaki kaos ona dokunmuyordu bile.

Bir mermi masanın kenarını parçaladı.

“Keskin nişancı değil,” diye fısıldadı Arsen. “Ama iyi biri.”

İyi… evet. Çok iyi. Çok bilinçli. Bu biri sıradan bir tetikçi değildi.

Arsen belinden silahını çıkardı. Ben de aynısını yaptım. Göz göze geldik. Aramızdaki tüm nefret, tüm geçmiş, bir saniyeliğine askıya alındı. Çünkü o an sadece hayatta kalmak vardı.

“Sağdan çıkıyorum,” dedi.

“Solunu kapatırım,” dedim.

Ayağa fırladım. Işıklar stroboskop gibi yanıp sönüyordu; her parıltıda ortam donmuş gibi görünüyordu. İnsanlar yerde sürünüyor, bağırıyor, masaları deviriyordu. Duman, alkol ve barut kokusu birbirine karışmıştı.

Siluet yine hareket etti. Bu sefer daha yakındı. Birine ateş etti ama o biri biz değildik. Güvenlikten biri yere yığıldı. Bu saldırgan, bizi çevreleyen çemberi yavaş yavaş daraltıyordu.

“Bizi köşeye sıkıştırıyor,” diye bağırdım Arsen’e.

“Biliyorum.”

Ama saldırganın tarzında tuhaf bir şey vardı. Rastgele değildi. Ölümcül ama seçiciydi. Sanki kalabalık onun için sadece bir perdeydi… asıl hedefi başka bir şeydi.

Bir an göz göze geldik. Ya da öyle sandım. Dumanın içinden bana baktığını hissettim. Yüzünü hâlâ seçemiyordum ama bakışı… tanıdık bir soğukluk taşıyordu.

İçimde istemsiz bir ürperti yükseldi.

“Bu biri beni tanıyor olabilir.” dedim.

Arsen başını salladı. “Evet. Ve ikimizi de.”

"İkimizi de mi nasıl yani?"

Yine cevap veremeden üzerimize bir şey yuvarlandı — küçük, metalik.

“Bomb—” demeye kalmadan Arsen beni üstüne çekti.

Patlama küçük ama şiddetliydi. Kulaklarım çınladı, dünya bir anlığına beyaza büründü. Yere düştük. Toz, cam, bağırışlar…

Gözlerimi açtığımda saldırgan artık yerinde yoktu.

Asıl amacı korkutmak mıydı yani ya da geri döndüğünü belli etmek miydi? O gitti ama arkasında bıraktığı kaos ve bir soru vardı:

 

Bunu yapan kimdi?

                           .......

Patlamanın üzerinden yirmi dört saat geçmişti.

Ama kulaklarım hâlâ çınlıyordu.

Ev sessizdi. Fazla sessiz. Sanki dün geceki kaosu dengelemek için dünya bilinçli olarak sesini kısmıştı. Perdelerin arasından sızan ışık bile yumuşaktı. Oysa ben hâlâ stroboskop ışıklarının yanıp sönen hayaletini görüyordum gözlerimi kapattığımda.

Masamın üzerinde sökülmüş bir şarjör duruyordu. Temiz, yağlanmış, hazır.

Ben de öyleydim.

Ama içimdeki huzursuzluk hazır değildi.

Saldırgan rastgele değildi. Bizi köşeye sıkıştırdı ama öldürmedi. Güvenliği vurdu ama bizi değil. Bombayı attı ama öldürücü değil, dağıtıcıydı. Bu bir mesajdı.

Masadaki şarjörü yerine taktım. Metalin o tanıdık sesi odada yankılandı.

Tık.

Bu ses beni her zaman sakinleştirirdi. Kontrol hissi verirdi.

Ama bugün… yetmiyordu. 

Dün geceki kaosun ardından dünya normale dönmüştü. Haberlerde olay “mekân içi silahlı çatışma” diye geçiyordu. Fail belirsiz. Soruşturma sürüyor.

Kahvemi aldım. Pencerenin önüne geçtim.

Dumanın içinden bana baktığını sandığım o anı tekrar düşündüm.

Belki de beynim oyun oynuyordu.

Belki de gerçekten biri vardı.

Arsen’in “ikimizi de” demesi takıldı kafama. Ama bunu büyütmedim. Onu aramadım da. Çünkü bazen bazı cümleler o an söylenir ve büyütülmez.

Belki o da sadece ihtimalleri düşünüyordu.

Derin bir nefes aldım.

Şu an gerçek olan tek şey şuydu:

Hayattaydım.

Evdeydim.

Yalnızdım.

Ve hayat devam ediyordu.

Duş aldım. Üzerimi değiştirdim. Saçlarımı topladım. Aynada kendime baktım.

Dün gece yerde yuvarlanan kadınla şu an karşımdaki kadın aynıydı. Ama gözlerinde bir milim daha dikkat vardı.

O kadar. 

Ve bugün… hiçbir şey olmayacaktı.

Sadece beklemek.

Sadece düşünmek.

Sadece normal bir gün geçirmek.

Ama içimde bir yer şunu biliyordu.

Bazı geceler geçer.

Ama izleri hemen silinmez.dece normal bir gün geçirmek.

Ama içimde bir yer şunu biliyordu.

Bazı geceler geçer.

Ama izleri hemen silinmez.

Paylas:

Yorumlar 3

5 / 5 (3 yorum)
Ahmet Cihat Şimşek
Ahmet Cihat Şimşek

Kaleminiz daim olsun hocam 🙏

Emine Gülmez
Emine Gülmez

Kalemine sağlık bitanem yolun açık olsun

Nadire Demir Çifçi
Nadire Demir Çifçi

Kalemine sağlık çiçeğim yolun hep aydınlık olsun💞✍️🌺

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000

Şevval Aydın

5 Yazı 446 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol