BUZDAN DUVAR
Bölüm 3: Eski Bir Tanıdık
Arsen’in gözleri bir sır gibi üzerimdeydi. O gece kulübünden çıktığında, çatışma bittikten sonra hiç birşey demeden gitti. Zihnimde bir sessizlik hâkimdi. Ama bu sessizlik, huzur değil bir fırtınanın hemen öncesindeki o uğursuz durgunluktu.
Dün eve geçip araştırmalar yaptım. Düşmanlarım vardı evet ama gelip de kulübe saldırı yapamayacak kadar korkaklardı da. Yataktan zorlukla kalkıp banyoya ilerledim. Kısa ve soğuk bir duş alıp kıyafet seçtim. Bugün gün boyunca şirkette olmalıydım. Baya ihmal etmiştim orayı, o yüzden şirkete uygun kıyafet seçtim. Üstüme siyah balıkçı yaka kazak ve altıma da gri yüksek bel kumaş pantolon giyip, ceket de pantolona uygun gri bel hizamda biten blazer giydim. Makyaj masasına ilerledim, ıslak saçlarımı kurutup açık bıraktım. Hafif makyaj yapıp aşağıya indim. Kahvaltı yapmadan çantamı alıp arabama binim. Şirkete gelmiştim ve hiç oyalanmadan direkt odama çıktım, masamın üzerinde bir zarf vardı. Ve üzerinde de adım yazıyordu. Telefonumu çantamdan alıp Oğuz'u aradım. "Oğuz bir gelir misin odama Şirketteyim." Diyip telefonu kapattım. Bir kaç dakika sonra kapı çalındı, 'gel' komutuyla içeri Oğuz girdi. "Efendim Elisa birşey mi oldu?" Zarfı gösterdim "Bundan haberin var mı? Masamın üzerinde buldum." Zarfı ona uzattım açmadan baktı ve kafasını iki yana salladı. "Hayır haberim yok da açsana önemli bir şeydir belki." Dedi. Zarfı ondan alıp kağıdını yırttım. İçinde sadece bir fotoğraf vardı.
Ben. 20 yaşındayım. Yanımda biri. Uzun saçlı, sert bakışlı, Levent.
O, öldü sanıyordum. Bizzat mezarını kazdırmıştım. Bana ihanet etmişti, beni öldürmeye çalışmıştı, hatta babamın ölümüne neden olan çatışmayı o planlamıştı. Onu kendi ellerimle boğmak istemiştim fakat adamlarım hızlı davranmıştı.
Ama fotoğraf... tazeydi. Arkasında bir not vardı:
> "Kırık kalpler ölmez Elisa. Sadece intikam için bekler. Bunu iyi bilirsin"
İçimdeki bütün dengeler kaydı. Oğuz birşeyler söylüyor ama sesi uğultudan başka birşey değil. Sikeyim bu, bu da ne demek. Önce Arsen şimdi Levent piçi. Dün geceki çatışma onun işi miyidi yani? Ben öylece yazıya ve fotoğrafa bakıyorken Oğuz beni omuzlarımdan sarsarak kendime getirmeye çalıştı.
"Elis'im birşey söyle ne oldu? O elinde ki ne?" Üst üste soru soruyor ama ben hâlâ gözlerimi fotoğraftan çekemiyordum. En sonunda kendime gelip. "Levent şerefsizi." Diyebildim sadece. Çünkü kelimeler ağzımdan zorla çıktı. Derin bir nefes çekip ayağa kalktım. "Bana bunu bulun Oğuz ne olursa olsun bu şerefsizi bulacağız. Anlaşıldı mı!" Dedim. Kafasını sallayıp hemen odadan çıktı. Tamam madem oyun istiyor oynayalım o zaman Levent bey. Ama bu oyunun tek kazananı olacak.
Hemen harekete geçtim. Şirketten çıkıp kulübe gittim. Batuhan'ı gördüm. "Hemen herkesi çağır odaya gelin, hemen batu." Odaya çıkıp masanın önüne geçtim. Levent’in fotoğrafını masaya atıp Adamlarıma emir verdim. “Levent hayattaysa, nefes aldığı her yeri yakın. Onu bulup bana getirin ne kadar hızı bulursanız sizin için iyi olur. Aksi taktirde ölürsünüz."
.......
Üç gün geçti ve lanet olası pisliği hâlâ kimse bulamadı. Ve bu beni daha çok sinir ediyordu. Evet Levent saklanmasını iyi bilen biri. Anlaşılan benim olaya el atma zamanım gelmişti. Silahımı alıp kapıdan çıkarken telefonum çaldı.Siktir ya bu niye şimdi beni arıyor.
Ah, Arsen'den uzak durmam gerek dedikçe o hiç yardımcı olmuyordu. Son konuşmamızdan sonra hiç bir şekilde iletişimde bulunmadık. Telefonu açtım.
"Efendim" dedim soğuk bir sesle ama ondan ses çıkmadı. Bir süre sonra
"Elisa konuşmamız lazım çok acil"
"Tamam söyle dinliyorum acil olan ne"
"Telefonda olmaz yüz yüze konuşalım"
Cidden baş belasıydı telefonda konuşsak olmuyor mu.
"Emin ol senden daha önemli işlerim var ya söyle ya da kapatıyorum."
"Elisa konuşmamız gerek dedim. Acil kızım hayatın söz konusu deli etme adamı. Nerdesin söyle işte yoksa gelip ben bulurum seni."
Sesi fazlasıyla yüksek çıkıyordu. Ve ben baş belası olduğunu söylemiş miydim bu adama?
"Tamam yerin konumunu sana atarım gelirsin anlatırsın."
"Tamam bekliyorum Elisa"
Görüşme yerini ben seçtim. Boş bir hangar. Kontrolün bende olduğu bir yer. İki saat sonra akşam 9 da arabaya bindim. Bir süre daha adamlarım ilgilenecekti Levent'i bulmaya.Arsen bir anda ortadan kaybolup şimdi karşıma yeniden çıkması. Kafam çok karışık, eskiden böyle değildi. Benim gibiydi uzaktı bu işlere. Ne oldu da karanlık tarafı seçti.
Sürmeye devam ettim. Geldiğim yere varınca arabadan indim ama o çoktan gelmişti bile.
Geldiğinde suratındaki ifade ciddiydi.
“Ne oldu?” dedim
“Sana oyun oynanıyor,”
“Kim oynuyor?”
“Kim olduğunu sana söyleyemem ama dikkatli ol sadece" dedi.
Yaklaştı. Elini yüzüme uzattı ama temas etmedi. Havada kalan el bir şefkat ya da bir karar gibi kaldı.
“Elisa geçmiş için özür dilerim zor dönemden geçtik ama bu sefer geri dönmeye hiç niyetim yok emin ol.” dedi.
İşte o an... yemin ederim, ilk defa gözlerim doldu. Göstermedim. Göstermem. Ama içimde bir şey çöktü.
Kendime kızdım. Kendimi geri çektim
"Çok geç kaldın Arsen, ben senden vazgeçeli çok oldu."
Bu hikâyede aşk kazanmıyor, asla kazanmamalı.
Kazanan, en iyi saklanan oluyor.
Ve ben her şeyi kaybetmeyi göze alabilirim.
Ama kontrolün bende olmasını kaybedemem.
"Şimdi bu boş zırvalarını bırak kim oyun oynuyor, nerden biliyorsun onu söyle bana."
Eli düştü,yüzünde kırılmış gibi bir ifade vardı. Ama umurumda değil yeniden olmaz asla olmaz olmamalı. Arkasını döndü iki adım atıp durdu ve kafasını hafif bana çevirerek
"Elisa dikkatli ol lütfen" diyip çıktı.
Tanrım bu adamın sorunu neydi. Leventi biliyor olabilir mi ya da başka yeni bir düşman. Hangardan çıkıp arabama ilerledim. Leventi bulmam lazım ve onu bu kez kendi ellerimle gebertip cesedini gömmem lazım. Hangardan çıktıktan sonra geceyi sokak lambalarının turuncu ışıkları altında sürdüm. Arsen’in sesi hâlâ kulaklarımdaydı. 'Sana oyun oynanıyor.'
Kim?
Levent mi?
Yoksa Levent sadece görünen yüz müydü?
Direksiyonu daha sert kavradım. Hayır. Bu şehirde panik yaparsam kaybederim. Sabahı bekleyeceğim. Soğukkanlılıkla ilerleyeceğim.
Çünkü ben öfkeyle değil, stratejiyle kazanan taraftım.
.......
Uyandığımda ilk hissettiğim şey baş ağrısı değildi.
Boşluktu.
Tavanı birkaç saniye izledim. Dün gece olanlar zihnimin kıyısında dolaşıyordu ama bugün farklıydı. Bugün duygulara yer yoktu.
Bugün toplantı vardı.
Yataktan kalkıp duşa girdim.
Duşa girerken aynadaki yansımama baktım.
Mafya lideri. Soğukkanlı. Hesapçı.
Ve kimsenin bilmediği kadar yorgun.
Soğuk suyu açtım. Tenime değdiği an nefesim kesildi.
Sanki bütün düşüncelerim bir anlığına dondu.
Gözlerimi kapattım.
Su omuzlarımdan akarken, üzerimde taşıdığım tüm isimler, tüm roller yavaş yavaş çözülüyor gibiydi. Mafya lideri… stratejist… korkulan kadın… Hepsi suyla birlikte akıp gidiyormuş gibi.
Ama gerçekler sudan daha ağırdı. Elimi duvara yasladım. Soğuk mermer, zihnim kadar sertti.
Yorgundum.
Ama bu fiziksel bir yorgunluk değildi.
Bu, sürekli tetikte olmanın yorgunluğuydu. Her odada çıkışı hesaplamanın… Her gülüşte bir ihanet aramanın… Her dokunuşta bir tuzak sezmenin yorgunluğu.
Su saçlarımdan yüzüme doğru akarken kendi kendime fısıldadım
“Zayıflık yok.”
Aşk zayıflıktı.
Güven zayıflıktı.
Tereddüt ölüm demekti.
Ama kalbim o gece kulübündeki anı tekrar tekrar oynatıyordu. Silahların çekildiği o saniyede göz göze geldiğimiz an… İkimiz de aynı anda hareket etmiştik. Aynı ritimde. Aynı refleksle.
Su giderek ısınmaya başladı ama içimdeki soğuk geçmedi. Duşun buğusu aynayı kapladığında rahatladım. Yansımam silinmişti. Çünkü bazen kendime bakmak, düşmanlarıma bakmaktan daha zordu.
Elimi camın buğusuna sürdüm. Bir çizgi açıldı.
Gözlerim yine oradaydı. Güçlü. Dik. Kararlı.
Ama bu sefer başka bir şey daha vardı.
Şüphe.
Levent’in gelişi her şeyi değiştirecekti emindim. Henüz kimse bilmiyor. Arsen bilmiyor. Ve ben… ben bile hazır değilim.
Duştan çıktım. Havluyu omzuma atarken zihnim çoktan plan yapmaya başlamıştı. Gardırobun karşısında bir süre durdum. Toplantılar kıyafetle kazanılmaz. Ama mesaj verirdi.
Siyah kalem etek, beyaz ipek gömlek, üzerine kömür rengi blazer. Saçlar toplu. Dudaklar kahve tonlarında. Çantam ve telefonumu alıp direkt araba binip şirkete sürdüm. Motorun sesi, kafamın içindeki karmaşayı bastırır gibi oldu.
Yol boyunca aklımda tek bir şey vardı, toplantı.
Kırmızı ışıkta durduğumda dikiz aynasında kendime baktım. Gözlerimin altındaki hafif yorgunluk çizgileri hemen fark ediliyordu. Derin bir nefes aldım. Bugün hata yapma lüksüm yoktu.
Şirket binasının önüne geldiğimde saat tam zamanındaydı. Arabayı park edip çantamı aldım. Şirket binası her zamanki gibi gri ve soğuktu. Cam cephe, içeride dönen hiçbir şeyi yansıtmıyordu. İnsanlar beni gördüklerinde saygıyla yol açtı. Onların gözünde ben bir iş kadınıydım. Sert. Mesafeli. Net.
Asansöre binip 14. Kata çıktım.
Asansör kapısı açıldığında koridorda Oğuz beni bekliyordu. Elinde tablet, yüzünde alışılmış ciddi ifade.
“Günaydın.”
“Günaydın toplantı için rapor ver?” dedim yürümeye devam ederken.
“Dün geceki finans hareketlerini kontrol ettim. Kulüp üzerinden dönen para trafiğinde anormal bir şey yok. Ama iki yan şirketin dosyasında eksik imza var. Onları bugün netleştirmemiz lazım.”
Başımı hafifçe salladım.
İşte Oğuz buydu. Teknik. Soğuk. Sistemli.
Ben masadaki insanım.
O masanın altındaki bütün bağlantıları kontrol eden.
Odamın kapısını açtım. İçeri girer girmez perdeyi araladım. Ankara sabahı puslu. Şehir sessiz görünür ama her sokakta ayrı bir hesap döner.
Masama geçtim.
“Oğuz, saat ondaki yatırımcı toplantısı hazır mı?”
“Sunum güncellendi. Yeni proje dosyalarını ekledim. Ayrıca inşaat ihalesi için resmî yazışmalar burada.” Dosyayı önüme koydu. “İmzaları atman yeterli.”
Dosyayı açtım. Sayfaları tek tek çevirdim. Rakamlar, sözleşme maddeleri.
“Madde 12’yi değiştir,” dedim gözümü kaldırmadan.
“Cezai şart düşük. Karşı tarafın geri adım atma ihtimali var.”
Oğuz anında not aldı. “Yüzde on beşten yirmi beşe çıkarıyorum.”
“Çıkar.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra Oğuz göz ucuyla bana baktı.
“Levent’le ilgili hâlâ bir iz yok Elisa.”
Elim sayfanın üzerinde durdu ama başımı kaldırmadım.
“Bulunacak.”
“Profesyonel saklanıyor. Dijital iz bırakmıyor. Nakit kullanıyor olabilir.”
“İnsanlar hata yapar Oğuz,” dedim. “Özellikle intikam duygusuyla hareket edenler.”
Oğuz bana baktı. “İyi ama ne için intikam alacak Elisa.”
Gözlerimi kaldırdım.
“Bilmiyorum Oğuz şu toplantı bitsin herşeyi en ince detayına kadar araştırıp bulacağım.”
Ayağa kalkıp toplantı odasına geçtim.
Toplantı odasına girdiğimde herkes ayaktaydı. Uzun siyah masa, cam duvarlar, şehir manzarası… Güç kokuyordu ortam.
Yerime oturdum, dosyalar önüme bırakıldı.
“Başlayalım,” dedim.
Finans Müdürü Murat ekrana geçip raporları göstermeye başladı. “Son çeyrekte gelirlerimiz yüzde 15 arttı. Özellikle bitmiş konut projelerimiz beklenenden hızlı satıldı. Ancak bazı yeni şantiyelerde işçilik ve malzeme maliyetleri planın üstünde çıktı.”
Kaşlarımı çattım. “Maliyetler neden yükseldi? Özellikle yeni projelerde malzeme tedariki ve işçilik tarafında?”
Murat başını salladı. “Bazı tedarikçiler teslimatı geciktirdi, fiyatlar ise piyasa dalgalanmaları yüzünden arttı. İşçilik tarafında ise birkaç şantiyede ek personel gerekebildi. Önümüzdeki çeyrekte bu maliyetler dengelenecek.”
Proje Müdürü Cem söz aldı. “Yeni şantiyeler planlandığı gibi ilerliyor. Beton dökümü ve altyapı işleri zamanında tamamlandı. Ancak bazı ekipmanlar gecikmeli geldiği için elektrik ve sıhhi tesisat işleri birkaç gün kaydı.”
“Bu gecikme teslimat tarihini etkiler mi?” diye sordum, direkt olarak sorumluluğu kontrol eder gibi.
Cem yanıtladı: “Minimal bir kayma var, ama ek ekip ve mesai ile planlanan tarihe yetişeceğiz. Proje bütçesini etkilemeyecek.”
Satış ve Müşteri İlişkileri Müdürü Selin devreye girdi. “Mevcut projelerimizin satışları planlandığı gibi ilerliyor. Yeni kampanya başlattık, özellikle şehir dışından yatırımcı çekiyoruz. Böylece satış hedeflerimizin yüzde 80’ini tamamladık.”
Ben not alırken sordum: “Bu kampanyaların geri dönüşü nasıl ölçülüyor? Satışları artırıyor mu yoksa sadece tanıtım mı yapıyoruz?”
Selin tabloyu gösterdi. “Gelen taleplerde artış yüzde 25. Bu doğrudan satışa yansıdı. Tanıtım yatırımlarımızın getirisi yüksek, özellikle sosyal medya ve web ilanları etkili oldu.”
IT Müdürü Fırat da ekledi. “Şirketin proje takip sistemleri güncel ve sorunsuz çalışıyor. Tüm şantiyelerde kullanılan plan ve çizimler dijital ortamda anlık takip edilebiliyor. Ayrıca veri güvenliği protokolleri güncellendi, risk minimal.”
“Güvenlik tarafında ekstra bir önlem almayı düşünüyor musunuz?” diye sordum. “Projelerimizin dijital çizimleri kritik.”
Fırat başını salladı. “Sistemler sürekli denetleniyor. Yeni bir risk algılanırsa anında müdahale planımız hazır.”
Toplantı boyunca herkes kendi alanının detaylarını anlattı, kısa tartışmalar oldu, öneriler sunuldu. Ben sorular sorarak ve not alarak süreci takip ettim. Herkes görevini biliyor ve planlandığı gibi konuşuyordu.
Toplantının sonunda “Teşekkürler. Herkes görevine dönsün. Önümüzdeki çeyrek önceliğimiz: maliyet kontrolü, yeni şantiyelerin teslimatı ve satış hedeflerinin tamamlanması.” dedim.
Herkes masadan kalktı, dosyalarını topladı ve odadan ayrıldı. Sadece şehir manzarası kaldı arkamda; sessiz, geniş ve planlı.
Ofisten çıkıp arabama doğru yürüdüm. Şehir ışıkları yavaş yavaş arkamda kaybolurken, yol boyunca aklımda toplantının detayları ve Levent’in olası hareketleri dönüp durdu.
Eve vardığımda yorgunluk tüm bedenimi sardı. Ofiste aldığım notları çantama koydum, üstümü değiştirip yatağa uzandım. Gözlerimi kapattım ama aklım hâlâ tamamen işe ve Levent’in planına odaklıydı. Yatakta sırt üstü uzanmış, tavanın solgun ışığını izliyordum. Sessizlik, düşüncelerimi keskinleştiriyordu. Kim kime ne zaman güveniyor, kim sadece bir taş, kim gerçekten tehdit… Hepsini bir bir sıraladım kafamda. Kaybetmek yoktu, sadece doğru hamleyi bulmak vardı.
Ne Levent ne Arsen… Bu şehirde nefes alan herkes, ya benim oyunumda piyon olacak… ya da mezarda rakip.
Yorumlar 3
Hikayenin devamını merakla bekliyorum, güzel bir Hikaye
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.