Bir geometriden ibarettir yaşam...
Ey insan, sen ki bir çemberin titrek kenarında doğarsın; daha adın konmadan evvel, kader senin alnına ilk açısını çizer. Ana rahmindeki karanlık, sıfır derecenin sessizliğidir; orada henüz yükselmemiş bir sinüs gibi beklersin, ne eksiksin ne fazla, yalnızca ihtimalden ibaretsin. Sonra bir çığlıkla dünya sahnesine fırlatılırsın; işte ilk teğet orada dokunur ruhuna. Nereye uzanacağını bilmeyen küçük ellerin, sonsuzluğun soğuk geometrisine değmeye çalışır.
Çocukluk, eğrinin en saf yükselişidir. Sinüs artar; göğün mavisi daha yakındır, ekmek daha tatlı, anne sesi daha kesin bir doğru gibidir. Her şeyin merkezi sanki sensindir. Dünya senin etrafında dönmez mi? Ayakkabının bağcığı çözüldüğünde bile evren aksar sanırsın. Fakat kim öğretti sana, ey küçük prens, her merkezin aslında geçici olduğunu? Kim fısıldadı kulağına, çemberin ortasında duran noktanın bile yalnız olduğunu?
Gençlik gelir; kosinüs gibi kendini tamam sanırsın. Aşkı bir hipotenüs belleyip iki eksik kenarını onda birleştirmeye kalkarsın. Bir yüz görürsün; kalbin dik üçgen olur. Bir bakış düşer üstüne; bütün oranların bozulur. “Bu mudur anlam?” dersin. “Bir tenin sıcaklığı mı çözer varlığın denklemini?” Fakat aşk, çoğu kez bilinmeyeni çoğaltan bir cebirdir. Yaklaştıkça uzaklaşır; teğet gibi dokunur, sahip olunmaz. İnsan en çok da dokunduğunu sandığı şeyin dışındadır.
Sonra hayatın orta yerine varırsın. Açın büyümüştür, gölgen uzamıştır. Artık her yükselişin ardından bir iniş olduğunu bilirsin. Sinüsün zirvesinde kalınmadığını, her doruğun içinde düşüşün tohumu bulunduğunu anlarsın. Dostluklar azalır; sofralar kalabalık görünür ama kalpler seyrekleşir. Para, itibar, ev, unvan… Bunlar hangi üçgenin hangi kenarını tamamlar? Bir insan kendini kaç dereceye kadar kandırabilir? Hangi formül, gecenin üçünde sebepsizce çöken o iç sıkıntısını hesaplayabilir?
Yaş ilerledikçe tanjantın hırçınlığı başlar. Bazı açılarda insan kendine bile yaklaşamaz. Öfke dikleşir, pişmanlık sonsuza kaçar. Söylenmemiş sözler, bölü sıfır gibi boğazda düğümlenir. Bir zamanlar kolayca affettiğin dünya şimdi ağır gelir. Aynada gördüğün yüz, tanıdık ama uzak bir grafik gibidir; inişleri, kırılmaları, keskin dönemeçleriyle sana ait olduğunu inkâr edemeyeceğin bir çizgi. “Ben bu muyum?” diye sorarsın. “Yoksa yaşadıklarımın toplamı, hiç varamamış olduğum bir noktaya çizilmiş kırık doğrular mı?”
Ve ihtiyarlık… Ey solgun akşam, ey son çeyrek! Artık eğri alçalır. Sinüs eski sessizliğine dönerken insan, başladığı yere benzer bir yere yaklaşır. Fakat bu dönüş aynı değildir. Bebek bilmediği için susar; yaşlı insan bildiği için. El titrer, diz zayıflar, hafıza eski bir pergament gibi yer yer silinir. Ama ruh, garip biçimde daha çıplak, daha keskindir. Çünkü insan sonunda anlar: Hayat bir doğru değilmiş; doğrusal ilerleyen bir zafer yürüyüşü hiç değilmiş. Hayat, tekrar eden ama asla aynı kalmayan bir dalgaymış.
Öyleyse sorarım sana, ey fani yolcu: Bunca açı, bunca oran, bunca hesap ne içindi? Sevmek için mi doğduk, yoksa sevmeyi öğrenemeden ölmek için mi? Anlam dediğimiz şey, çemberin merkezinde duran mutlak bir nokta mı, yoksa dönerken çizdiğimiz titrek iz mi? Belki de insan, kendi içindeki sonsuz trigonometrinin zavallı ve soylu öğrencisidir. Bir yanımız yükselir, bir yanımız düşer; bir yanımız tamamlanmak ister, bir yanımız eksik kalmayı kader bilir.
Ve perde kapanırken, son nefes dudakta ince bir yay gibi gerilir. Dünya uzaklaşır. Bütün açılar çözülür. Sinüs susar, kosinüs kararır, tanjant sonsuzdan geri çağrılır. Geriye yalnız şu soru kalır: İnsan gerçekten yaşadı mı, yoksa kendi anlamını ararken çizdiği eğrinin üzerinde, bir noktadan ötekine savrulup durdu mu?
Cevap yoktur. Belki de en büyük cevap budur...
Yorumlar 3
Hayatın evrelerini anlatırken, matematik ve felsefeyle harmanlanmış bu güzel yazı değişik bir bakış açısı sunuyor, tebrik ederim, kaleminize sağlık..
Değerli hocam çok teşekkür ederim.
Harikasınız 👏👏🕊
Çok teşekkürler Şeyda hocam
Çok teşekkür ederim Seçil hocam
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.