Nevra, kırkını çoktan geçmişti. Onun için yaşamın nereye aktığı, neyi kaçırdığı ya da neye sahip olamadığının artık hiçbir karşılığı kalmamıştı. Düşlerini ruhunun en derinlerine gömmüş, üzerini de sessizce kapatmıştı.
Düşünmek, onun için çoktan hükmünü yitirmişti. İnsan bazı şeyleri kaybetmezdi, zamanla hiç var olmamış gibi kendi içinden silerdi. Onunki de tam olarak böyle olmuştu. Her şeyi çoktan silmişti.
Çocukluğundan beri ona büyüklerin yanında konuşmanın ayıp, hayal kurmanın anlamsız, kendini önemsemenin büyük bir suç olduğu öğretilmişti… Ne hissettiği ya da ne düşündüğü sorulmayan bir evin içinde, kimsenin onu duymaya niyeti olmadığı insanların arasında yavaş yavaş kendinden vazgeçmeyi öğrenmişti.İçinde büyüttüğü hiçbir şeyin, dış dünyada bir karşılığı yoktu.
İçinde olup biten her şey, diri diri ruhunun enkâzına gömülmüş; bastırıldıkça ağırlaşan, sustukça büyüyen ve sonunda kendi üzerine karabasan gibi çullanan bir sessizliğe dönüşmüştü.
Evlilik, onun hayatında yeni bir şey başlatmamış, aynı sessizliğin yerini değiştirmişti. Bu kez suskunluğu, kendi içinde büyüyen bir boşluk değil; kuralları başkası tarafından çizilmiş bir düzenin görünmeyen parçası hâline geldi. Evin içinde her şey yerli yerindeydi; yemekler zamanında pişiyor, masa kuruluyor, kaldırılıyor, çamaşırlar yıkanıp katlanıyor, günler birbirine mütemadiyen eklenip gidiyordu.
Kusursuz gibi görünen bu düzenin içinde Nevra’ya ait tek bir iz yoktu. Oysa insan, bir şekilde hatırlanmak isterdi; ardında küçücük de olsa bir iz bırakmak, unutulmamak… Nevra’nın hayatı, var olmakla yok sayılmak arasında sıkışmış, ardında hatırlanmaya değecek tek bir iz bırakmadan geçip gidiyordu. Yaptığı her şey yerli yerindeydi belki… ama kendisine ait olduğunu söyleyebileceği tek bir şey yoktu.
Nasıl olsa onun yerine konuşan bir eşi vardı. Daha cümlesini kuramadan söylemek istediği şey daha dudaklarına varamadan geri çekilirdi. Söylenecek olanı da, söylenmemesi gerekeni de o belirlerdi. Hatta yalnızca neyin yapılacağına değil, neyin yapılmaması gerektiğine bile o karar verirdi. Nevra’nın payına düşen, o kararların içinde kendine ait bir alan açmadan, varlığını belli etmeden var olmaya çalışmaktı.
Alınan her karar, tartışılabilecek bir düşünce değil; uyulması gereken kâti bir kesinlikti. Söylenen her cümle, bir fikrin değil, değişmeyen bir hükmün ağırlığını taşırdı. Ve o ağırlık, zamanla Nevra’nın içindeki sesi susturmakla kalmamış, kendi düşüncelerinin enkâzı altında bırakmıştı.
“Bırak şimdi o elindekini,” dedi adam.
“Çay koy bana.”
Nevra elindeki işi bitirmeden yarım bıraktı.
“Getiriyorum…” diyebildi, neredeyse kendisini bile duyamayacağı kadar alçak bir sesle.
Adam başını kaldırmadan;
“Ne zaman getirebildin ki şimdi getireceksin? Ben de böyle beceriksizine denk geldim işte.”
Nevra sadece sustu, hiç konuşmadı. Kocasının karşısında zaten konuşulmazdı.
Adam bardaği eline aldığında Nevra yüreği ağzında bekliyordu.
Şimdi söyleyecek.
Şimdi eksik olanı bulacak.
Şimdi yine beğenmeyecek.
O kısa bekleyişler… her defasında aynı yere varan bir yol gibiydi.
Küçük bir yudum alır almaz;
"Şeker koymadın mı yine buna, insan bir işi de doğru düzgün yapar.” diye söylenmeye başladı.
Nevra bu cümlelerin içinde, her gün biraz daha siliniyordu. Zihninin içinde kendisi için çoktan hükmünü vermiş konuşan bir ses vardı.
Geç kalmıştı kendine. Ya da hiç başlayamamıştı.
Ama çocukluğundan beri, hiç kimseye açmadığı bir tarafı vardı. Kuytu köşelerde unutulmaya bırakılmış, kendi sessizliğinde varlığını ısrarla sürdüren bir şey. Küçük yaşlarından beri eline geçen en basit şeyle bile bir iz bırakmaya çalışan bir çocuktu Nevra. Bulduğu bir kiremit parçasıyla bile duvarlara resim çizen, iki yaprak samanlı kâğıdı gördüğü her şeyi resmeden, ağaç dallarını kömür tozuna sürterek kaleme dönüştürüp yeniden şekillendiren bir bakışa sahipti.
Ama bu durum çok uzun sürmemiş, bir gün bir kâğıdın başında resim çizerken babasına yakalanmış, gözünün önünde un ufak parçalanmıştı.
Nevra o günden sonra çizmekten vazgeçmiş, çizdiklerinin saklayabildiği kadarını saklamıştı.
Yıllar sonra, çocukluğundan geriye kalmış o birkaç parça çizimi, kimsenin bilmediği bir yerde, çeyiz sandığının en altına saklamıştı. Onları oraya koyduğunu hatırlıyordu belki ama zamanla hatırlamamak, hatırlamaktan daha katlanılır bir sessizliğe dönüştü.
Son zamanlarda, Nevra’nın içinde tarif edemediği bir hâl belirmeye başlamıştı; neye ait olduğunu bilmediği, adını koyamadığı, ama varlığını her seferinde biraz daha ağır hissettiren tuhaf bir his… Günün en sıradan anlarında, elinde bulaşıkları yıkarken, bir tabağı kurularken ya da hiçbir şey düşünmediğini sandığı bir boşlukta, içinden geçen o belirsiz sızı birden yön değiştiriyor, ayaklarını fark etmeden bir yere doğru sürüklüyordu.
Yatak odasının önünden geçerken farkında olmadan odaya adım attığında… içinin en karanlık noktalarında aydınlanmaya başlayan bir şey oluyordu. Yıllardır üstü örtülmüş, bastırılmış, susturulmuş ne varsa, sanki o odanın eşiğine geldiğinde özgürleşiyor...çözülüyordu…
Nevra, sebebini bilmeden, ilk kez kendi ağırlığından kurtulmuş gibi hissediyordu.
Bu durum hic alışık olduğu bir şey değildi.
Ona ait olduğunu hatırlamadığı bir şeydi.
Ve her seferinde, farkında bile olmadan, yaptığı işi yarım bırakıp kendini yatak odasında buluyordu. Sanki görünmeyen bir el onu oraya çağırıyor, içindeki kilitli bir kapının anahtarı o odada bir yerde saklı duruyordu. O anda, yıllardır adını anmadığı bir şey, sessizce kendini hatırlattı. Birden bire aklına yıllar önce sakladığı çizimleri geldi.Sandığın kapağını kaldırdı.
İçeride yılların sessizliği birikmişti; kat kat örtülerin altında, nefes almadan beklemiş gibi duran kâğıtlar… kenarları kıvrılmış, rengi solmuş, dokunduğu anda dağılacak kadar incelmişti. Kâğıtların arasında kalmış kalem geldi eline. Parmakları onu daha sıkı kavradı. Ne çizeceğini bilmiyordu. Ama bu kez bilmemek onu durdurmuyordu.Kaleminden çıkan çizgi, kâğıdın sınırını aştı. Bir an durdu, başını kaldırıp duvarlara baktı.
Duvarın bir köşesinde başlayan iz, diğerine sıçradı. Kapının kenarına, pencerenin altına, yerdeki parkelere boş bırakılmış her yüzeye yayıldı.
Bu bir çizim değildi. Yıllardır bastırılmış olanın, kendine yer açmasıydı. Kendini durduramıyor, içinden taşan o şey, karşısına çıkan her yüzeyi kendine ait kılmak istiyordu. Biriken her şey, yıllarca sıkıştırıldığı dehlizden sökülüp çıkmış, yüzeye vurmuştu.
Bu sadece bir diriliş değil, özünde bastırılmış olanın, artık saklanmayı reddedişiydi. O an, yalnızca ne yaptığını değil… neye dönüştüğünü fark etti.
Saklanmıyordu artık.
Kendini inkâr etmiyordu.
Kimseden izin almıyordu.
Ve o an anladı; bastırılan hiçbir şey kaybolmazdı, yalnızca zamanını beklerdi.
Kendinde olanı görmek, oraya dönmek…
mesele bundan ibaretti.
Yaptığı şey bir çizim değildi artık.
Adını koyamadığı şey, kendi içinden taşan bir varoluştu.
Ve sanat…
sadece bir şey üretmek değildi.
Sanat…
insanın kendi içinden koparılanı geri almasıydı.
Kendi sesini, yıllar sonra ilk kez gerçekten duyması… Kendi adını, kendi sesiyle yeniden söylemesiydi.
Ve bazı başlangıçlar…
geç kalmış sayılmazdı.
Zamanı geldiğinde bastırıldığı yerden kendi adını haykırarak çıkar, hayatı yerinden oynatırdı.
SÜMEYRA AĞAOĞLU