ÖZGÜRLÜĞÜN ELLİ TONU
Özgürlüğün tek bir rengi olduğunu uzun süre sandım.
Bir kapının açılması gibi düşünüyordum onu. İçeri girildiğinde bütün duvarların ortadan kalktığı, insanın göğsünün biraz daha genişlediği, nefesin hiçbir yere çarpmadan ilerlediği bir şey gibi.
Sonra büyüdü insan tarafım.
Anladım ki özgürlük bazen bir yere gitmek değil, kalabilmekmiş. Bazen kalmak değil, sessizce çıkıp gidebilmekmiş. Hatta bazı zamanlar ne gitmekte ne kalmakta saklı değilmiş; yalnızca kendi içinden geçerken kimseye çarpmadan yürüyebilmekteymiş.
İnsan tuhaf bir varlık.
Kendine gökyüzü ister, sonra kendi elleriyle tavan yapar. Kırılmaktan korkar, sonra en ağır zincirleri kendi düşüncelerinden döver. Bir ömre sığmayacak kadar büyük hayaller kurar, ama bazen küçücük bir cümlenin içinde yaşamayı kabul eder.
Belki de bu yüzden aşk da özgürlüğe benziyor.
İnsan sevdiğinde birinin yanında kalmak ister; ama kalmakla ait olmayı aynı şey sanınca içindeki kuş yavaş yavaş susuyor. Çünkü bazı duygular avuçta taşınmak için yaratılmamış. Bazı duyguların doğası, gökyüzüne benziyor. Yaklaşınca güzelleşiyor, sıkınca eksiliyor.
Yollar da öyledir.
Hiçbir yol yalnızca bir yere varmak için yoktur. Bazıları insanı bir şehre götürür, bazıları bir yüzün hatırasına, bazılarıysa hiç bilmediği bir tarafına.
Belki insan bütün ömrünü bunun için yürüyordur:
Kendine ulaşmak için.
Özgürlüğün elli tonu vardır belki.
Bir tonu özlem gibi sessizdir.
Bir tonu aşk gibi yarım.
Bir tonu yol gibi uzar gider.
Bir tonu insanın içinde geceye benzer.
Bir tonu da kimsenin görmediği yerde saklı durur.
Ve en tuhafı şu:
İnsan bazen bütün hayatını özgür olmak için geçirir de...
Bir gün fark eder:
Onu en uzun süre tutsak eden şey, kilitli kapılar değilmiş.
Kendi eliymiş.
Yorumlar 2
“…kendi içinden geçerken kimseye çarpmadan yürüyebilmekteymiş…” Bu konunun ozeti olabilir bence 👏🏻👏🏻👏🏻 Ozgurlugun nahif anlatimi diyebilirim.
Çok teşekkür ederim.
Çok teşekkürler.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.