On Sekiz Yaşında Bir Tavşan
Özgürdüm.18’e girer girmez uzaktan ilişki yaşadığım kız arkadaşımın yanına kaçtım, İstanbula. Çalışarak hayatı öğrenecek kendi ayaklarım üstünde duracaktım. Cebimde o haftaki okul harçlığım vardı. O gün doğum günüydü ve ona özel bir hediye almak istemiştim. Elimde kafesle eve dönerken inceden pişman olmuştum ama o çok mutluydu ve bu her şeye değerdi. O sevimli, küçük beyaz tavşanı alarak resmen ilişkimizi taçlandırmıştık. Birbirimize karşı o kadar sevgi doluyduk ki bu sevgi fazlasını birazcık da dünyadaki diğer canlılara bahşetmemiz gerekiyordu. Ve bu sevimli haylaz tavşan tam bize göreydi. Yumuşak ve parlak tüyleri tıpkı bizim gibi göz alıcıydı, o yüzündeki şapşal bakışı ise bitmez bir neşe kaynağıydı. Düşününce gerçekten güzel bir görüntüydü. Dışarıda yağmur yağıyor, sıcak, konforlu ve güvenli evimizde kanepede biz birbirimize sarılmışız. Biz birbirimizin kulağına sevgi sözcükleri fısıldarken kafesindeki tavşanımız ise cıyk cıyk diye aşk şarkları söylüyor. Evet nedenini bilmediğim bir pişmanlık yaşıyordum ama yine de mutluydum çünkü o mutluydu. Elimdeki kafesin içindeki tavşana baktım. Kafasını yan döndürüp yukarı, bana baktı. Minik kırmızı burnuyla gerçekten çok şapşal bakıyordu.
Sabah istediğimiz saatte uyanıyor, kahvaltıyı akşam dörtte yapıyor, salonda yere serdiğimiz şiltede film izliyor, kimsenin "Saat kaç oldu?" diye bağırmamasına şaşırıyorduk. Bir yanda sevgilim bir yanda tavşanım vardı. Fakat içimde ne olduğunu bilmediğim bir pişmanlık da aramızda çorapla yatıyordu.
İşe girdim.
Depoda koli taşıyordum. Akşam eve geldiğimde kollarımı kaldıracak hâlim kalmıyordu. Sevgilim de bir kafede garson olarak çalışıyordu. Artık gün içinde birbirimizi neredeyse hiç göremiyorduk. Bir hafta sonra çok ani bir şekilde ayrıldık ve gitti. Her şey çok güzel giderken nasıl da bir anda bitmişti. İşte buna inanamıyordum. Uzun bir süre eve giremedim. Kısa da sürse sonuçta o evde yaşanan bir dolu anı vardı ve evin neresine baksam onu hatırlatacak bir şeyler görüyordum. Neden bilinmez, en çok da ilişkinin son iki gününe yetişen sevimli dostum tavşi bana onu hatırlatıyordu. Zaten sadece onun için eve gidiyordum. Çok hızlı bir şekilde marulunu, suyunu ve yemişini verdikten sonra evden çıkıyor ve aşk acımı dindirmek üzere onunla ilk gittiğimiz bankı kokluyordum. Biliyordum belli bir süre önce buraya oturmuştu. Mutluluk perçinlemek için geldiği bu evde insan yüzü görmeyen tavşanım ise neşesinden hiçbir şey kaybetmemişti. Ben içeri girdiğimde zıpzıp zıplıyor gırgır sesler çıkarıyordu. Bu kadar güzel bir varlığın nasıl bu kadar taze biten ilişkimi umursamadığını anlayamıyordum. İçeri girdim, ev kafes gibi kokuyordu. Beni görünce kafesin tellerine tırmandı, sevgi gösterilerinde bulundu. Altındaki gazeteyi geldiği günden beri değiştirmemiştim ve ahır gibi olmuştu. Yemiş kabını çıkarmaya çalışırken elimi ısırdı. Küfredip, lavaboya gittim. Kanıyordu, elimi yıkadıktan sonra banyodan çıkarken gözüm aynaya takıldı. Kısa sürede ne kadar da çökmüştüm. Neredeyse her gün banklarda yatıyordum, ağzımdan tavşan için aldığım yemişler hiç eksik olmuyordu, leş gibiydim, kokuyordum. Evde onu hatırlatan ne varsa atıp yeni bi hayata başlasam iyi olacaktı. Unuttuğu yks denemelerin lipglossunu, kitaplarını, çorabının tekini, lens kutusunu, pedini, hediye ettiği yaşar dürüm magnetini bir poşete koyup kapının önüne koydum. Yataktan ve kanepelerden saçlarını tek tek temizledim. Sonra camı açıp, tavşanın kafesini açtım.
Kafesin kapısına geldi, şaşkın bir şekilde sağa sola baktı. koşacak gibi yaptı, sonra vazgeçti. Son bir kez daha kafasını yan yatırıp bana baktı ve kafesin üzerine tırmandı. Kaçsın diye elimle arkasından ittim. İki adım attı ama kapıya değil de üçlü koltuğun üzerine oturdu. Kafesi bırakıp, kapıya doğru koşması için koltuğun üzerinden kovdum ama gitmek yerine inip halıda koşmaya başladı. Arkasından kovaladım, içerideki odaya doğru koşa koşa gitti yatağın altına girdi. Yatağın üzerine atlayıp yukarıdan kafamı uzatarak korkutmaya çalıştım. Ama bi türlü yatağın altından çıkmıyordu. Bazadan dolayı yatağın altına giremiyordum. Ezilmesin diye de yatağı bir türlü oynatamıyor ya da kaldıramıyordum. Çaresiz içeri gittim. Er ya da geç oradan çıkacaktı. Odanın kapısına bir tabak çerez koydum
Bakkala gidip biraz daha hayvan yemi, dişleri sarartan cipslerden alıp geldim. Kafesten çıktığından beri ciyaklamıyordu. Ev sessizdi, belki de ben bakkaldayken çıkıp gitmişti. Banyoya girdim, yeni ayrılmış bir insan olduğum için banyoda ağladım. Ama su faturasını ödemeyi unuttuğum için suyumun kesildiğini fark ettiğimde her şey için çok geçti. Duşakabinde çırılçıplak ve kuru kuru ağlıyordum. Göz yaşlarımın suya karışmasını beklemek yerine tez canlı gibi kabine adımımı atar atmaz ağlamıştım ve su yoktu. Yaptığımın rezillikten farkı yoktu. İnsanın kendi kendine rezil olması ne kadar kötü. Hatta birinin görmesinden daha da kötü. Çünkü biri görse o rezalet meşru olacak, belki üzerine gülünecek, belki de çok utanacaksınız ama en azından meşru olacak, bilinecek rezillik ve bitecek. En kötüsü tıpkı bunun gibi havada kalanlar, hiç kimsenin bilmedikleri. Telefonun fenerini açıp telefonu aramak gibiydi.
Banyodan çıkıp eşofman ve tişört giydikten sonra cipsi açtım. Tavşanın girdiği odaya gidip, yatağın kenarında ıslık çaldım, yatağı sarstım. Karşılık vermedi. Tahmin ettiğim gibi gitmiş olmalıydı. İçeriden çerezleri, cipsleri ve onun tokasını alarak yatağa girdim. Tokayı saçlarıma taktım. Televizyonu açtım. Bir tartışma programına dalmışken tavşanın sesi geldi. Ciyak ciyak. Yeniden ayaklandım. Altımda bir canlı varken burada uyuyamazdım. İçeriden T cetvelini getirip yatağın altına soktum. Bir kaç hamleden sonra içeriden ciyk diye bir ses geldi. Bulmuştum. Biraz daha dürtünce yatağın altından çıktı ve içeri doğru koşmaya başladı. En fazla koltukların üzerine zıplıyordu ama katiyen tırmanmıyordu. Ayrılık acısıyla koşan bir tavşanı kovalamak gerçekten sinir bozucuydu. Uzun uğraşlar sonunda iki kulağından yakaladım. Çok yorulunca sinip, gelip onu almamı beklemişti. Korkmuş ve yorulmuştu. Kalbi çok hızlı atıyordu, ayrıca çok kötü kokuyordu. Birbirimize çok benziyorduk. Elimi ısırmaya çalışıyordu büyük bir sinirle. Pencereyi açtım, çok yağmur yağıyordu. İstanbul havası bu toprağa bağlı iklim hayvanının iflahını keserdi. Yarın gündüz aldığım yere götürürüm diye düşünüp, kafesine koydum. Ama içeri girer girmez iğrenç ciyaklamasına başladı ben de çıkardım. Üçlü koltuğa oturttum. Yatak odasına geçip, odanın kapısını kapadım. Televizyon izleyip, tavşanın yemişinden yedim.
İçeride bir azab-ı vicdan gibi karanlıkta oturuyordu. Tuvalete gidip gelirken çok ilgilenmeden bakıyordum. Koltuğun üzerinden hiç ayrılmadan sabit bakışlarla bana bakıyordu. Bu kadar sinir bozucu bir tavşan görmemiştim. Yine de ilgilenmeden içeri yatağıma döndüm. Uykum kaçmıştı, hep onu düşünüyordum napıyodu acaba orda şimdi ? En sonunda dayanamadım televizyonu içeriye taşıdım. Kolamı çerezimi alıp tavşanın yanına oturdum.
Beni görünce hareket etmedi. Ben de onun için geldiğimi anlayıp, şımarmasın diye o yokmuş gibi davranıyordum. Televizyondaki tartışma gittikçe hiçbir sonuca bağlanmıyordu. Birden tavşanın çerez tasımın etrafında dolandığını fark ettim. Tasın kenarına tutunmuş, içeri kafasını uzatıyordu. Büyük pembe etli bir dili vardı. İlk defa tavşan dili görmüştüm. Etkileyiciydi. Diliyle tuzlu fıstığı itip az ilerdeki ay çekirdeğine ulaşmaya çalışıyordu. Tası sallayarak çekirdeğe ulaşmasını sağladım.
Çekirdek çiğnemesini bilmiyordu. Öküz gibi ağzına atıp kabuklu kabuklu çiğniyordu. Bu hareketiyle de gönlümü kazanmıştı. Uzun yıllar ben de öğrenememiştim bu çok kolay şeyi. “Al işte yine bir ortak tarafımı buldum hayvanla” diye içimden geçirdim. bu yaştan sonra bir tavşan için mi “Aynı ben lan, Tam benim kafamdan” diyecektim? Sevgilim giderken gerçekten de beni bana bırakarak mı gitmişti? Onun için çitlediğim çekirdekleri açıp önüne koydum. Bir yandan tartışmayı izleyip, bir yandan da yanımda oturan tavşana çekirdek içi hazırlıyordum. Sanırım yeni bir dostluk başlıyordu.
Haftalar geçmiş tavşanla birbirimize iyice alışmıştık. Neredeyse hiç evden çıkmıyordum. Evde nereye gidersem peşimden yürüyerek geliyordu. En garibi de ben televizyon izlerken tişörtümün içine girmeyi çok seviyordu. O tişörtün içindeyken ıslık çaldığımda girdiği boğaz yerinden değil de tişörtün kolundan kafasını çıkarıp bana bakıyor, sonra tekrar içimde geziniyordu. Tişörtümün içine yuva yapmıştı resmen pezevenk. Bazen kafama çıkıp sıkı sıkı tutunarak kuyruk topunu kafamın tepesindeki saç döneline sıkı sıkı sürtüyordu. İşi bittikten sonra da ağzımın kenarına yaklaşıp, kusmaya benzer hareketler yaparak ağzından çıkardığı bulamacı, dudaklarımın arasına sokmaya çalışıyordu. Ayrılık sonrası başka bedenlerde avunmayı beklerken bir tavşanın kapaması olmuştum. Gerçi rahatsız da değildim. Ne çayıma, ne çerezime karışıyordu, bana “bişey yap” ya da “yapma” demiyordu. Saatlerce oturup çekirdek yiyebiliyorduk(çitlemeyi öğrenmişti). Soru sormuyordu, soru sormuyordum. Mutluyduk.
Ama nihayetinde sağlıklı bir erkektim. tavşanın her gece bana sahip olduğunu anlattığım bir arkadaşım, hâlime çok üzülmüştü ve karısının iş yerinden bir arkadaşı olduğundan bahsetmişti. Otuz bir yaşlarında bir kızmış, oldukça aklı başındaymış, kültürlüymüş, çok iyiymiş. “Güzel mi?” diye sordum. Sustu. “Olur, gelsin” dedim. “Haftaya hep beraber bir yerde yemeğe çıkarız” dedi. “Olur, her türlü uyar bana” dedim. Keyfim yerine gelmişti, soğuk kola almaya mutfağa gittim. Tezgâhın üzerindeki açılmamış çekirdek paketinin yanındaydı ve kafasını pakete dayamıştı. Bütün sevimliliğiyle gelip paketi açmamı beklemişti. Yeşillik sevmiyordu hep çereze abanıyordu. Gülümseyip, paketi açtım. Yemeden tezgâhtan inip, yürüyerek içeri gitti.
Bugün buluşma günüydü. Birliktelikleri onaylanmış, düzgün bir çift tarafından birine tavsiye edilmiştim. Tanışmak ve kaynaşmak için bugün buluşacaktık. Banyodan çıktıktan sonra kabarmış ve tel tel olmuş saçlarıma bakıp “keşke iki gün önce yıkansaydım” diye içimden geçirdim. Saçlarım kontrolden çıkmıştı, en aşağı iki günde kendine gelirdi. Jöleyle yatıştırmaya çalıştım olmadı, limon sıktım olmadı. Resmen yürüdükçe hess hess diye sesler geliyordu rüzgârda dalgalanan saçlarımdan.
Bir yandan saçımla uğraşırken, bir yandan da üzerime giyecek uygun bir tişört arıyordum. Hepsi ya kirli ya da tavşan dişlemeleri yüzünden delik deşikti. İki gün öncesine kadar hoşuma bile giden bu yırtıklar şimdi nasıl da beni rahatsız etmişti. Ben odadan odaya koşturdukça peşimden gelen tavşanı ise görmezden geliyordum. Minik adımlarıyla yürüyerek peşimden geliyor, ne yaptığımı anlamak için meraklı gözlerle bana bakıyordu. tavşanın bu buluşmadan dolayı bana tavır yaptığını sanmıştım ama öyle değilmiş. O nihayetinde sadece bir tavşanmış. Zaten oldum olası kendi duygularımı da karşımdaki kişileri de abartırım. tavşanın insan canlısı bir hayvan olmasını bana özel bir hareket olarak yormuş, yaşadığım her ana anlam yükledikçe yüklemiştim. Hatta “Sorun tavşanda değil, bende. Sadece kendimi böyle bir ilişkiye hazır hissetmiyorum ve her şey o kadar hızlı oldu ki...” diye düşünürken yakalamıştım kendimi. Ona karşı duygularımla değil mantığımla yaklaşmam için kendimi telkin ettiğim kişi gazeteye sıçan bir canlıydı. Bunun üzerine daha ne denilebilirdi ki ? Çekirdek çitleyip, su kabına sürekli basarak deviren bu alelade tavşanla bile ilişkimi sorunlar yumağı haline getirmeyi başarmıştım. Yemini ve suyunu vermem yeterliyken, olayların bu boyuta gelmesine nasıl müsaade etmiştim ben? Ama artık böyle olmayacaktı. tavşanı ani bir hareketle yakalayıp kafesine koydum. Kafese girer girmez o unuttuğum iğrenç sesiyle ciyaklamaya başladı. Aldırış etmeden kapıyı çekip çıktım. Düzgün bir buluşma olmuştu ve eve dönüyorduk. Ne gereğinden çok tutuktum ne de geveze. Ve en önemlisi bokunu çıkarmadan yiyip içip eğlenmiştik. Arabayla önce beni bıraktılar. tavşanın sesi taa sokağa kadar geliyordu. Sesten dolayı onları yukarı davet etmeye utandım. Hızlıca teşekkür edip, apartmana girdim. O sinirle merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Kapıyı açıp, kafese yöneldim. Kafesini sarsarken, küfürler ediyordum. Bir yandan kafesin içinde dik durmaya çalışıyor, bir yandan da yeni gördüğü bana sevgi gösterileri yapıyordu. Sanki avrupalı beyaz efendisinden siyahi bir köle gibi özgürlük dileniyordu. Elime alıp, ağzına biraz çekirdek içi dayadım. Küfür ediyor, bağırıyor, derdini soruyordum. Ciyak ciyak diye bağırmaktan başka bir cevap vermiyordu. Telefona sarılıp eski kız arkadaşımı aradım, uykulu sesiyle açtı. “Gel al şu tavşanı. Başlarım hatırasına da eski sevgilisine de. Gelip almazsan pişirir yerim tavşanı ona göre” diye bağırdım. “Hiç aramaman gerekiyordu. Niye aradın. Niye bunu bize yapıyorsun? Lütfen birbirimize zarar vermeyelim” diye yalvarırcasına konuştu. “İyi ki bir öğrendik şu birbirimize zarar vermeyelim lafını. Ulan hâlâ birbirimize diyorsun. Anlatamıyorum galiba hayvanı yiyicem diyorum sana. Hâlâ biz diyorsun. Sen orda yatarken benim burada beynim çıkıyor sabah akşam” diye böğürdüm telefonda. “Sarhoşsun sen!” diyerek bir anda üste çıktı. Bunu dedikten sonra ne cevap verebilirim ki? İtiraf ediyorum bakkaldan kola değil bira alıyordum... “Yarın gel al tavşanı” diyip kapadım. Gidip dolaptan bir bira aldım, tavşanın kabından da biraz çekirdek alıp, televizyon izledim. Tavşan ise her şeyden habersiz, omzuma çıkıyor, tişörtümün içine giriyor, bana öpücükler veriyordu.
Sabah yüzüme batan tavşanın dişleri ile uyandım. Sabaha kadar üstümden hiç inmemişti. Tişörtüme sıçmıştı. Televizyonu ve hâlâ yanan ampulü kapadım. Bir evde gündüz ışık yanıyorsa o evde mutsuzluk vardır. Mutsuzdum. Saate baktım neredeyse akşam olacaktı, aramamıştı. Gelip almayı aklının ucundan bile geçirmiyordu belli ki. Ben bu kadar bencil bir insan görmemiştim. Aradım açmadı. Kendisinden başka hiçbir şey umurunda değildi. Hemen bir mesaj yazıp bütün bu düşüncelerimi yazılı dille ona bildirdim. Mesajımdan 10 saniye sonra beni aradı. “Sen ne biçim pis niyetli bir insansın ya. Hasta şey. Duymadım telefonunu yoldayız geliyoruz” dedi. Attığım mesajın arkasındaymışım gibi bi şeyler geveledikten sonra “Yoldayız ne ya kaç kişi geliyorsunuz ? Baskın mı yapıyorsunuz lan bana!” diye sordum. “Apartmanın kapısına in eve yaklaştık” dedi ve kapadı. Hemen yakasını kestiğim bir tişörtümü giyip, alelacele düzgün bir eşofman ve kapşon giyerek aşağıya indim. Hava hala yağıyordu. Kapşonu kafama çekip öyle bekledim biraz. Bir arabadan inip, elinde şemsiyeyle koşa koşa apartmanın kapısına geldi. O bana doğru koşarken, ben de az daha ona doğru koşacaktım zor tuttum kendimi. Yanıma gelip “Nerde tavşan?” dedi. “Evde çıkalım” dedim. “Yok ben gelmeyeyim. Çabuk git getir. Araba bekliyor” dedi. “Arabadaki kim?” dedim. “tavşanı getir. Soru sorma” dedi. Yukarı çıkıp eve girdim. Biraz kovalamaçtan sonra tavşanı yakaladım, dışardan korna sesleri geliyordu. Beni beklerken sokağın trafiğini tıkamışlardı.
Medeni lavuk arkada bekleyen arabalara sakince bir saniye beklemelerini işaret ediyorlardı. Ne kadar da konuya hakimdi yavşak herif. Ben olsaydım arkamda o kadar araba bekleyip, korna çalarken, ne yapacağımı bilemezdim. Paniğe kapılır, arabayı bırakıp dolu gözlerle yağmurda koşa koşa kaçardım. Olayı ağırdan aldım. Kafesi de versem mi diye düşündüm. Şimdilik vermemeye karar verdim. İsterlerse çıkıp alırdım, yorulmazdım. Benim acelem yoktu ama korna sesleri artıyordu. Hayvanı elime alıp biraz çenesinin altını kaşıdım. Bunu hep çok severdi. Yavaş yavaş merdivenleri indim. Sabırsızlanmıştı, o merdivenleri çıkarken karşılaştık. “Nerdesin” diye zırladı. tavşanı elimden alıp, aşağı doğru söylene söylene yürüdü. “Aylar sonra bir on dakikalığına görüşüyoruz, bir sürü sorun çıkarıyorsun. Sen kendinden başka kimseyi düşünmez misin?” dedi. Zekice veya manidarca bir cevap vermek yerine “Sen sanki çok düşünüyorsun” diye karşılık verdim. Apartmanın kapısında o kadar acelesine rağmen durup, döndü ve “ben artık seninle yorulmak istemiyorum ” diye tümcesine başlayıp, benim sorunlarım üzerine mini bir konuşma yaptı. Bu güzel konuşmasına iyi bir final gerekiyordu tabii ki de. Yağan onca yağmura rağmen şemsiyesini indirdi ve “Yapman gereken sadece basit bir işti. Ben gidince bu tavşanı da benle beraber özgürlüğüne kavuşturmaktı. Onu bile yapamadın. Hoşçakal ” diyip tavşanı caddeye doğru fırlatmak isterken tavşan elini ısırıp özgürlüğüne kavuştu. Yağmuru yiyen tavşan, anında gülle gibi akan trafiğin ortasına düştü. Yerde biraz koşmaya çalıştı ama beceremedi, ıslaktı, yağmur sularına kapılıp sokağın bayırından aşağı doğru hızla sürüklendi. Korna sesleri dinmiyordu. Bayırdan aşağı akan tavşanın peşinden koşup, yakaladım. Ben tavşanın peşinden koşarken o da arabaya doğru koştu. Kafamı kaldırdığımda arabanın içinde gidiyordu. Camdan kafasını çıkarıp “biz bir tur atıp arabayı uygun bir yere bırakalım, gelip alıcaz tavşanı, sen eve git şimdi. Özür dilerim, çok aptalım” dedi.
tavşanı alıp eve gittim. Neyse ki yaşıyordu, yalnız bir gözünün kapağını yarım kapatmıştı. Tüyleri ıslanınca beyaz rengi de grileşmişti ve gerçek cüssesi ortaya çıkmıştı. Gerçekten de yemeye değmez bir büyüklükteydi. Boynu ne kadar ince ve etsizdi. Yürüyüşü de yavaşlamıştı. Islanınca bütün özgüveni gitmişti hayvanın. Tıslaya tıslaya hasta bir babaanne gibi halının üzerinde geziniyordu. Saç kurutma makinesi tutamıyordum, elektrikler gitmişti. Kendi kendisine kurumak zorundaydı. Ev sıcaktı ama oturduğum yere gelip eşofmanımın dibine yapışıyordu.
Yarım saat sonra çalan kapı zilinin susmasını bir müddet sessizce bekledikten sonra normal hayatımıza devam ettik.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.