SANA GELEMEDİM
İnsanların söyleyemediği cümleleri ben söylerdim.
“Artık seni sevmiyorum.”
“Çocuğun senden değil.”
“Baban ölürken seni çağırmadı.”
“Bir daha gelme.”
Ücretim, söylenecek şeye göre değişirdi.
Bazen kapıyı açan kişiye tek cümle söyleyip iki dakika sonra çıkardım. Bazen zile basmadan önce apartmanın önünde dolaşırdım. İnsanlar parayı verir, birkaç adım geride durur ve hayatlarında ne kopacaksa onu benim ağzımdan dinlerdi.
Başlarda yaptığım iş bana tuhaf geliyordu.
Sonra tuhaf olanın ben olmadığımı düşündüm.
Bir adam, karısına boşanmak istediğini söylemem için beni tuttu. On yedi yıldır evliydiler.
Kadın kapıyı açtığında elinde yarısı soyulmuş bir elma vardı.
Cümleyi söyledim.
“Bunu kendisi söyleyemedi mi?”
“Hayır.”
“Parayı sana mı verdi?”
“Evet.”
Elmayı ikiye böldü, yarısını bana uzattı.
“Al,” dedi. “Bari sen ye.”
O günden sonra söylediğim cümlelerden çok, insanların ardından ne yaptığına bakmaya başladım.
Bir anne perdeleri açtı.
Bir adam ayakkabılarını çıkardı.
Bir genç kız aynanın karşısında saçını topladı.
İnsanların yıkılırken daha gürültülü olacağını sanırsın.
Çoğu öyle değildi.
Çay koyuyorlardı.
Cam açıyorlardı.
Masadaki kırıntıları topluyorlardı.
Hayat kötü bir haber geldi diye durmuyordu.
Yedi yıldır bu işi yapıyordum.
Numaram elden ele dolaşırdı. Bir müşterinin telefonunda adımı bir kez gördüm.
“Son Çare.”
Gülmüştüm.
Bence ben son çare değildim.
İnsanların son anda başvurduğu korkaklıktım.
Kararlarını kendileri verir, cümlelerini kendileri kurar, söyleme kısmını bana bırakırlardı.
Ben de gider, ne yazılmışsa söylerdim.
Bir kelime bile eklemezdim.
Tek kuralım buydu.
Bir gün bir kadın beni annesine gönderdi.
“Seni affetmeyeceğim. Hiçbir zaman.”
Kadın beni kapıda dinledi.
“Başka?”
“Hayır.”
“Ücretini verdi mi?”
“Evet.”
İçeri girdi. Biraz sonra elinde bir zarfla döndü.
“Bunu da sen götür.”
“Ben kurye değilim.”
“Biliyorum.”
“İçinde ne var?”
“Benim söyleyemediğim.”
Zarfı almadım.
Kadın onu ayakkabılığın üstüne bıraktı.
“Nasıl olsa bir gün geri dönersin.”
Dönmedim.
Bir süre zarfı düşündüm. Sonra başka işler geldi, başka yüzler, başka cümleler...
Unuttum.
Bunda iyi olduğumu sanıyordum.
Bir perşembe sabahı büroya geldiğimde masamın üzerinde beyaz bir zarf vardı.
Kapıyı ben açmıştım.
Pencereler kapalıydı.
Zarfın üzerinde gönderen yoktu.
Yalnızca adım vardı.
Defne Acar.
Başkasının el yazısıyla kendi adını görmek garip geldi.
Zarfı açmadım.
Önce kahve yaptım.
Gece gelen mesajlara baktım.
Üç iş vardı.
İlk ikisi sıradandı.
Üçüncü mesajda yalnızca şunlar yazıyordu:
“Adres sizde.”
Ücret normalde aldığımın on katıydı.
“Adres eksik,” diye yazdım.
Cevap hemen geldi.
“Değil.”
Masadaki zarfa baktım.
Sonunda açtım.
İçinde tek cümle vardı.
“Baban seni terk etmedi.”
Altında benim evimin adresi yazıyordu.
Babam beni terk etmişti.
Bundan emindim.
On yaşındaydım.
Bir sabah uyandığımda gardırobun sağ tarafı boştu. Tıraş makinesi yoktu. Ayakkabıları kapının önünde değildi.
Annem mutfakta oturuyordu.
“Baban gitti." demişti.
“Nereye?”
“Bilmiyorum.”
“Gelecek mi?”
“Hayır.”
Konuşma bu kadar sürmüştü.
Yirmi sekiz yıl boyunca babamla ilgili başka bir şey duymadım.
Ben de sormadım.
Bazı şeyleri o kadar uzun süre aynı şekilde bilirsin ki doğru olup olmadıklarını düşünmezsin.
Benim için babam gitmişti.
Hepsi buydu.
O gün yine işe çıktım.
Bir kadına eşinin başka biriyle yaşadığını söyledim.
Kadın ağlamaya başladı.
Normalde kalırdım.
Bu kez çıkıp gittim.
Akşam zarfı eve götürdüm.
Ayakkabılarımı çıkarmadan salona geçtim.
Kağıdı masaya koydum.
“Baban seni terk etmedi.” dedim.
Bir süre bekledim.
Hiçbir şey olmadı.
Bir daha söyledim.
Buzdolabı çalışmaya devam etti.
Sokaktan bir araba geçti.
İnsan hayatını değiştirecek bir cümleyi duyduğunda odadaki her şeyin de değişmesini bekliyor.
Değişmiyor.
Gece annemi aradım.
Seksen iki yaşındaydı. Üç yıldır bir bakım evinde kalıyordu.
“Defne?”
“Benim.”
“Nasılsın?”
“Babam beni terk etmedi mi?”
Sustu.
“Anne?”
“Kim söyledi?”
“Doğru mu?”
Nefes alışını duydum.
“Bu saatte konuşulacak şey değil." dedi.
Telefon kapandı.
Ertesi sabah bakımevine gittim.
Bahçede oturuyordu. Saçını taramış, mavi hırkasını giymişti.
Yanına oturdum.
“Anlat.”
“Baban gitmedi.”
“Biliyorum.”
“Hayır. Bilmiyorsun.”
Karşıdaki ağaca baktı.
“Onu ben gönderdim.”
“Neden?”
“Boşanıyorduk. Seni götürmek istiyordu.”
“Sen istemedin.”
“Hayır.”
“Babam beni istedi mi?”
“Evet.”
“Sen?”
Cevap vermesi uzun sürdü.
“Ben o zaman hiçbir şey istemiyordum.”
“Beni de mi?”
Başını eğdi.
“İkinizi de.”
Bir süre sustum.
“Sonra ne yaptın?”
“Onu senden uzak tuttum.”
“Nasıl?”
“Polise gittim.”
“Ne söyledin?”
“Sana zarar verdiğini.”
“Vermemişti.”
“Biliyorum.”
“Beni aradı mı?”
“Evet.”
“Mektup yazdı mı?”
Sustu.
“Nerede?”
“Eski evde.”
“Kaç tane?”
“Yüzden fazla olabilir.”
Ayağa kalktım.
“Bir daha gelmeyeceğim.” dedim.
Annem başını salladı.
“Biliyorum.”
Yürümeye başladım.
Arkamdan seslendi.
“Defne.”
Dönmedim.
“Seni istemediğimi söyledim ama tam öyle değildi.”
Durup ona baktım.
“Seni bırakmak istemedim.”
Ne cevap vereceğimi bulamadım.
Eski eve gittim.
Yatak odasındaki dolabın üst rafında kahverengi bir kutu vardı.
Mektuplar içindeydi.
İlkini açtım.
“Defne, bugün on bir yaşına girdin.”
Bir başkasını.
“Bugün okulunun önüne geldim ama yaklaşamadım.”
Bir diğerini.
“Sana kırmızı bir bisiklet aldım. Annen kabul etmedi.”
Sonra yılları atlayarak okudum.
On dört.
On yedi.
Yirmi.
Yirmi beş.
Otuz.
Babam bütün o yıllar boyunca bir yerlerde yaşamış, yaşlanmış, bana yazmıştı.
En son mektubun tarihi üç yıl öncesiydi.
Açtım.
“Defne,
Bu son mektubum.
Sana ulaşmanın bir yolunu bulamadım.
Belki artık bulmamalıyım.
Anneni suçlamanı istemiyorum.
Beni de affetmeni istemiyorum.
Yalnızca şunu bil:
Ben senden gitmedim.
Sana gelemedim.”
Kutunun dibinde bir telefon numarası vardı.
Aradım.
Numara kullanılmıyordu.
Sonra adını internette aradım.
Karşıma ölüm ilanı çıktı.
On bir ay önce ölmüştü.
Uzun süre ekrana baktım.
Bütün hayatım boyunca başkalarının geç kalmış cümlelerini taşımıştım.
Benimki de geç kalmıştı.
Ertesi sabah büroya gittim.
Kapıya “Bugün kapalı” yazan bir kâğıt astım.
Masama oturdum.
Önüme boş bir sayfa koydum.
Uzun süre yazamadım.
Sonunda tek cümle çıktı.
“Baba, seni hiç gelmemiş sandım.”
Sesli söyledim.
Bir daha söyledim.
Sonra kâğıdı yırtıp çöpe attım.
Ertesi gün kapıdaki kâğıdı indirdim.
İlk müşterim genç bir adamdı.
Karşıma oturdu.
“Birine bir şey söylemem gerekiyor.”
“Ne söyleyeceksiniz?”
“Babamla sekiz yıldır konuşmuyorum.”
Bekledim.
“Ölüyor.”
Bir süre sustu.
“Yanına gitmek istiyorum ama ne söyleyeceğimi bilmiyorum.”
Eskiden olsa ücreti söylerdim.
Adresi alırdım.
Bu kez yapmadım.
“Ben bunu sizin yerinize söylemeyeceğim,” dedim.
Başını kaldırdı.
“Niye?”
“Çünkü bunu benden duyması bir işe yaramaz.”
“Ben söyleyemiyorum.”
“Biliyorum.”
“Ne yapacağım?”
Telefonumu ona doğru ittim.
“Arayın.”
“Ne diyeceğim?”
“Ne gelirse.”
Uzun süre kıpırdamadı.
Sonra numarayı çevirdi.
Telefon çalarken ayağa kalktım.
Kapıya yöneldim.
Odayı terk ederken sesini duydum.
“Baba?”
Kapıyı kapattım.
Merdivenlerden indim.
Sokağa çıktım.
Yedi yıldır insanların söyleyemediklerini onların yerine söylüyordum.
O gün ilk kez susmanın da bazen işin bir parçası olduğunu anladım.
Yorumlar 1
Kaleminize sağlık. Gerçekten çok lezzetli, sade ama bir o kadar da güçlü bir anlatım. Cümleler gösterişe kaçmadan insanın içine oturuyor. Özellikle insanların kötü bir haber karşısında bile çay koyması, cam açması, masadaki kırıntıları toplaması gibi küçük ayrıntılar hikâyeyi çok sahici kılmış. En güzeli de hikâyenin başında “başkalarının söyleyemediklerini söyleyen” Defne’nin, sonunda kendi cümlesiyle yüzleşmesi. Finalde susmanın da bir cümle kadar güçlü olduğunu hissettirmesi çok iyi. Akıp giden, duygusunu bağırmadan veren, okuru sonuna kadar taşıyan bir metin olmuş. Kaleminiz gerçekten çok güzel. Tebrik ederim. 👏
Bir metnin en sessiz yerinin bile duyulması, yazar için ayrı bir mutluluk. Defne’nin sustuğu yerde senin de durman beni ayrıca etkiledi. Çünkü bazen hikaye; söylenen cümlede değil, söylenmeyenin bıraktığı izde tamamlanıyor. İncelikli yorumun için gönülden teşekkür ederim🌿
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.