ÖLÜME 5 KALA
Hayatımın en boktan zamanıydı. Utanamıyor, gülemiyor, acı çekemiyordum. Her şeye kayıtsızdım, Yaşamaya bile. Kendimi öldürmeye karar vermiştim fakat bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. İntihar etmeyecektim; sadece kendimi öldürecektim. Kulağa aynı şeymiş gibi geliyor olabilir ama insan bazı kelimelerin arasına yeterince düşünce sıkıştırınca aynı şeyler bile birbirinden ayrılıyor. İntihar bana zavallı insanların başvurduğu bir yol gibi geliyordu, benimki farklıydı; ben bütün benliğimle bilincimi sonlandırmak istiyordum. İnsanın kendisini öldürmeye karar verip bunu felsefi bir mesele hâline getirmesi de ayrı bir kibir tabii. Öleceksin Latife, alt tarafı öleceksin.
Aklıma ilk gelen kendimi Boğaz Köprüsü'nden sulara bırakmaktı. Zahmetsiz görünüyordu, üstelik yüzme bilmiyordum. İnsan hayatta bazı şeyleri öğrenmediğine yıllarca üzülüyor, sonra bir gün aynı eksikliğin işine yaradığını düşünüyor. Tanrıya şükür, yüzme kursuna da gitmemiştim.
Seçeneklerimi değerlendirirken birden dünyada hiçbir şeyin var olup olmadığının bile önemli olmadığını farketiim. Geçmişte gerçekten bir şeylerin yaşanıp yaşanmadığından şüphe etmeye başladım. Belki geçmişte de hiçbir şey olmamıştı da bana olmuş gibi gelmişti. İnsan beyninin güzel tarafı budur: Ortada yeterince sorun varsa çözmek yerine gerçekliği iptal edebiliyor oluşumuz, halının altına süpürüyor oluşumuz bize özeldi.
Bir süre sonra insanlara kızmayı da bıraktım, hatta neredeyse umursamıyordum onları. Eskiden sokakta birine çarpınca özür dilerdim; şimdi karşımdakinin kılığına bakıp hangi partiye oy verdiğini tahmin ediyor, içimden "Bundan da özür dilenmez ya" ya da üste çıkıp "Önüne baksana dingil" diyordum. Dingil dediğim insanları da seviyordum aslında. Ya da eskiden seviyordum, belki hâlâ seviyordum da bunu kendime söylemeye üşeniyordum. Düşünmüyordum artık; benim için hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Sorunlarım bile benden uzaklaşmış gibiydi. Keşke çözülerek uzaklaşsalardı; oldukları yerde duruyorlardı, sadece ben onlardan zihinsel olarak taşınmıştım.
Bir sorunumu çözmeye kalkmak kendi içimde darbe girişimi başlatmak gibiydi. Bütün sorunlarım birbirine öyle bağlanmıştı ki birini çeksen diğer üçü çıkıyordu. Aileden kalan sorunlar özellikle böyleydi; dedemden babama, babamdan bana... Nesilden nesile aktarılan kültürel mirasımız buydu. Bazı aileler çocuklarına ev, dükkân veya tarla bırakır; biz problem bırakıyorduk. Çocuklarım olsaydı ben de bu kadim aile geleneğini bozmaz, sorunlarımı gönül rahatlığıyla onlara devrederdim. Ama tam burada kendimi öldürürsem bu değerli mirası bırakacak kimse olmayacaktı. İnsan ölürken bile sorumluluk sahibi olmalı değil mi ya...
Gece saat on bir civarında eve dönüyordum. Bütün gün soğuk ve inatçı bir yağmur yağmıştı. Saat on birde yağmur ansızın durmuş, yerine korkunç bir nem bırakmıştı. Her şeyden buğu yükseliyordu; taşlardan, kaldırımlardan, duvarlardan... Bir tek benden yükselmeyip içten içe buharlaşmıştım. sokak lambasının altında bir taksi şöförü arabasının içinde uyuyordu. Birden bütün sokak lambalarının sönmesini istedim, çünkü ne kadar kasvetli olduğunu göstermek için çalışıyorlardı. Gökyüzüne baktığımda parçalanmış bulutların arasındaki simsiyah boşlukta küçücük bir yıldız gördüm. O yıldız bana bu gece ölmem gerektiğini hatırlattı.
Aslında iki ay önce kararımı vermiş, bir tabanca satın alıp doldurarak çekmeceye koymuştum. İki aydır orada duruyordu, ben de iki aydır teoride ölüyordum. Pratikte ise sabah kalkıyor, kahvaltı ediyor, faturaları ödüyor, markete gidiyordum. İnsan kendisini öldürmeye karar verdikten sonra elektrik faturasını yatırınca kendisine olan saygısını biraz kaybediyor. Ama elektriği keserlerse karanlıkta oturacaktım; intihar düşüncesinin bile altyapıya ihtiyacı vardı. Her gece eve dönerken o tabancayı düşünüyor, uygun zamanı bekliyordum. Yıldızı görünce "Tamam Latife, bu gece" dedim.
Tam o sırada bacağıma sekiz yaşlarında, sırılsıklam bir çocuk yapıştı. Ayakkabılarının içi su dolmuştu. Dirseğime sarılıp "Ablacığım!" diye bağırıyor, ağlamaktan konuşamıyordu. Annesinin başına kötü bir şey geldiği belliydi. Müneccim boku yemediğim için içimden çocuğu kovmak geldi, "Polis bul" dedim ama çocuk ellerini kenetleyip peşimden koşmaya devam etti. Sonunda sinirlenip onu ittim. Karşı kaldırımda başka birini görünce beni bıraktı.
Eve vardığımda çekmecedeki tabancayı çıkarıp masaya koydum. "Böyle mi olmalı?" diye sordum kendime, "Evet, böyle olmalı." O gece her şeyi bitireceğime emindim ama beni rahatsız eden şeyler vardı. Sadece çocuk değil; halletmem gereken dededen kalma bir miras davası da vardı. Şimdi ölürsem hissedarlardan biri eksilecek ve onların işi kolaylaşacaktı. Ben neden bunların işini kolaylaştırıyordum ki? İnsan akrabalarına güvenmeli ama tapu söz konusuysa fazla da güvenmemeli, senin için canından vazgeçecek kaç akraban var Latife diye sordum kendime. Sıfırdı.
Sonra aklıma kış için organik domateslerden binbir emekle hazırladığım salçalar geldi. Hangi sevimsiz insan benim ölümümden sonra o kavanozu açıp ekmeğine sürecekti? hangi sağlıksız beslenen insanın midesini pazar yerine çevirecekti. Pazar demişken evet pazarcılar... İnsanların cebinden para almak istiyorsanız iki kelime yeter: "Organik" ve "Antibakteriyel." Bu iki kelimeden birini yazdığınız anda fiyatın ahlak anlayışı değişiyor. Zengin insan yamuk domates görünce "Doğal" diyor, fakir görünce "Bunu niye çöpe atmamışlar?" diyor. Bütün insanlık olarak mikrobu kırıyorduk ama domuz gribi zamanı bakkaldan aldığımız jeller sayesinde mi kurtulmuştuk? Torunlarımıza "Bakkala gidip insanlığı kurtardık" desek yüzümüze tükürürler.
Tabancaya baktım; kurşunlar antibakteriyel miydi bilmiyordum. Birden çocuğu düşündüm: "Ne vardı sanki çocuğa yardım ettikten sonra ölsen?" Sonra kendi yaptığım espriye yine kendim güldüm. Evde yalnızdım ama insan kendi esprisine gülerken yakalanmaktan çekiniyor. "Komik kızım aslında" dedim. Eğer hâlâ komiksem, demek ki tamamen sıfır olmamıştım; çünkü bir sıfır kendi esprisine gülmez. Demek hâlâ utanabiliyor, sinirlenebiliyor, acı çekebiliyordum. Ama iki saat sonra öleceksem ağlayarak bana sarılan bir çocuğun derdinden bana neydi? Ellerimi açıp "Sana geliyorum. Yarattığın bu acı ve ızdırap dolu dünyadan sana geliyorum" dedim. Cevap gelmedi.
Birden ayağa kalktım ve geldiğim yolu geri koştum. Çocuk kaldırımın kenarına çökmüş, ayaklarını ısıtmaya çalışıyordu. Ağlaması durmuştu. Yanına oturdum; çoraplarımı ve Zara'dan aldığım paltomu çıkarıp ona verdim. Ölümden vazgeçmek kolaydı da paltodan vazgeçmek biraz koydu. Taksidi bitmiş miydi emin değildim. Bu taksitli dünyada ölmek zordu. Banka denen canavar ölünüzden montu söker alırdı.
Çocuk beni iki katlı bir gecekondunun bodrum katına götürdü. Sönmek üzere olan bir soba, kendi kusmuğunu temizleyen bir kadın ve tüm bunlara kayıtsız duran taksi şoförü adam... Bu insanlar pek organik veya antibakteriyel değillerdi ama hayat doluydular. Gülümsedim. Çekmecedeki tabanca fikrini önümden çekip attım; çünkü önümde sobası sönen, çocuğu ıslanan ama yine de var olan gerçek bir hayat belirmişti.
İçimi tuhaf bir coşku doldurdu. Kışlık salçaları bırakıp bu aileyi, sonra da Malatya'daki dededen kalma tarlayı düşünmeye başladım. İnsan aydınlanınca bütün dünyevi meselelerden kurtulmuyor tabii, sadece öncelik sırası değişiyor. Tarladaki hisseyle bu aileye yardım edebilirdim. Akrabaları aradım; kimi açmadı, kimi "Yarın konuşalım" dedi, kimi daha meseleyi anlatmadan "Hakkımdan vazgeçmem" dedi.
Havalimanına gittim. Birkaç saat önce bütün varoluşun anlamsız olduğuna karar vermişken, şimdi İstanbul-Malatya uçağında cam kenarı bulduğum için seviniyordum. İnsan denen mahlukun felsefesi de buraya kadarmış demek ki: Ölümü düşünürken sonsuzluğu sorguluyorsun, hayata dönünce tarlada sana kaç hisse düşeceğini... Uçak havalandı, aşağıda İstanbul küçüldü. Ben de ilk kez sorunlarımın küçülmesini beklemek yerine onlara doğru uçuyordum.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.