Öykü

MOR LEKELİ HATIRALAR

6 dk okuma 103 okunma
MOR LEKELİ HATIRALAR

 

Mor Lekeli Hatıralar

 

I. Bölüm  “Böğürtlen Zamanı”

 

Mezopotamya yazı, insana yalnızca sıcaklığı değil; zamanın ağırlığını da hissettirirdi.

Güneş, sabahın ilk solgun ışıklarıyla birlikte göğün ucundan ağır ağır yükselir, sanki yeryüzüne inmek istemeyen bir hüküm gibi Diyarbakır ovasının üzerine çökerdi. O yükseliş aceleci değildi; bilakis sabırlı, kadim ve yorucuydu. Her geçen dakika, toprağın rengini biraz daha derinleştirir, taşların gölgesini biraz daha inceltir, havayı biraz daha ağırlaştırırdı.

Altın ile bakır arasında gidip gelen o ışık altında ova yalnızca görünmezdi; hatırlardı.

Toprak, sanki üzerinde yürüyen her adımı kaydeden eski bir hafıza gibiydi. Kimi zaman bir çocuğun çıplak ayağının izi, kimi zaman bir kadının sessiz bekleyişi, kimi zaman da hiçbir zaman dile gelmemiş bir kırgınlık… Hepsi, bu kadim yüzün altında saklı kalır; rüzgâr estiğinde usulca yeniden dile gelirdi.

Kekik kokusu, kuru otların keskin rayihasına karışmıştı. Uzak bir dere yatağından yükselen serinlik, kavrulmuş havanın içinden ince bir nefes gibi geçiyor; kavak ağaçlarının yaprakları birbirine değdikçe sanki eski bir dilde fısıldaşıyordu. Bu fısıltı ne tamamen rüzgârdı ne de tamamen ağaç… Daha çok, toprağın kendi kendine anlattığı yarım kalmış bir hikâyeydi.

Yaylaya çıkan patikaların iki yanında yazın olgunlaşmış yüzü uzanıyordu.

Otlar sararmıştı; ama bu bir yok oluş değil, bir olgunlaşmaydı. Aralarından baş veren yabani çiçekler, toprağın unutmadığını kanıtlar gibi inatla açıyordu. Morlar, sarılar, solgun beyazlar… Her biri, güneşin altında kısa ömürlü birer hatıra gibi duruyordu. Ve onların arasında, dikenli dallarına rağmen büyümekte direnen böğürtlen çalıları vardı.

Sanki doğa, tatlı olanı saklamayı öğrenmişti.

O çalıların üstüne konan sabah çiyi, güneş yükseldikçe küçük kristaller gibi parlıyor; bir anlığına bile olsa insanın içine açıklanamayan bir hüzün bırakıyordu. Çünkü o parıltı, güzelliğin bile geçici olduğunu hatırlatıyordu.

İşte o sabah, bu kadim suskunluğun içinde bir kız yürüyordu.

Zerdé.

Koyun sürüsünü ağır ağır önüne katmış, yaylanın yumuşak eğimine doğru ilerliyordu. Adımları ne aceleciydi ne de yorgun; daha çok alışkanlığın içine sinmiş bir sessizlikle atılıyordu. Rüzgâr, ince entarisinin eteklerini hafifçe kaldırıyor; kumaş, sanki her esintide bir anlığına gökyüzüne dokunmak ister gibi dalgalanıyordu.

Başındaki yazmanın kenarından birkaç tutam siyah saç, sabah ışığıyla yumuşamış yüzüne düşüyordu. Yanaklarındaki hafif pembelik, bu sert coğrafyanın ortasında bile bir kırılganlık taşıyordu. Ama onu asıl farklı kılan şey yüzü değildi.

Gözleriydi.

Zerdé’nin gözleri, konuşulmayan her şeyi içinde taşıyan bir su gibi derindi. Bakıldığında görülen bir renk değil; içine düşüldüğünde insanı değiştiren bir boşluk gibiydi. Sanki içinde büyümüş her duygu, söylenememiş her cümle, zamanla o gözlerin içine çökmüş ve orada sessiz bir dil kurmuştu.

O yüzden Zerdé konuşmazdı gibi görünürdü.

Oysa o, en çok gözleriyle konuşurdu.

Ve en çok da kimsenin duymadığı şeyleri anlatırdı.

O sabah da kimseyle konuşmadı.

Sadece göğe baktı.

Gökyüzü, geniş ve yorulmuş bir sessizlik gibi ovanın üzerine serilmişti. Bulutlar ağır ağır geçiyor, güneşin altında gölgeleri bile temkinli hareket ediyordu. Rüzgâr yön değiştirdiğinde ise, karşı yamacın ardından ince bir ses yükseldi.

Bir kaval sesi.

Önce uzak, sonra belirgin, sonra neredeyse kalbin içine dokunan bir yakınlıkta…

Bu ses, havayı yalnızca doldurmadı; yönünü değiştirdi.

Zerdé durdu.

Koyunlar birkaç adım daha ilerledi, sonra onlar da durdu. Sanki ses, yalnızca insana değil, toprağa da dokunmuştu.

Karşı yamacın üstünde bir genç vardı.

Sidar.

Keçilerini otlatıyordu. Ama aslında yaptığı şey yalnızca bu değildi; o, sanki zamanla konuşuyordu. Elindeki kavalı dudaklarından çektiğinde, havada kalan ezgi bir süre daha yok olmak istemedi. Sanki o ses, dünyadan ayrılmayı reddeden küçük bir ruh gibi titreşip durdu.

Sidar’ın yüzü güneşle yoğrulmuştu.

Ama bu sertlik değildi.

Tam tersine; insanın içine sertlik değil, güven bırakan bir yüzdü bu. Gözlerinde bir huzur vardı. Sanki dünya ne kadar kırıcı olursa olsun, o kırılmamayı değil, kırılanı onarmayı seçmişti.

Bakışları ağır ağır ovayı süzdü.

Ve sonra…

Zerdé’ye değdi.

Bir an.

Yalnızca bir an.

Bilirsiniz bazı anlar vardır; zamanın içinde değil, insanın içinde yaşanır.

Zerdé’nin kalbi o anda ne hızlandı ne de durdu.

Sadece… fark edildi.

Sidar sustu.

Zerdé durdu.

Rüzgâr geçti.

Ve o rüzgârın içinde, iki yabancı ilk kez birbirine değdi.

Aralarında ne bir söz vardı ne de bir isim.

Ama sessizliğin içinde, görünmeyen bir şey yer değiştirdi.

Sanki dünya, o ana kadar olduğu yerinden hafifçe kaymıştı.

Ve uzaklarda, dikenli çalıların arasında olgunlaşmayı bekleyen böğürtlenler, kimsenin henüz bilmediği bir kaderi mor renkle mühürlemişti.

Çünkü bazı hatıralar, yaşanmadan önce bile lekesini bırakır…

 

Devran Sürgüt

Nisan/2026    İstanbul

Paylas:

Yorumlar 1

5 / 5 (1 yorum)
Nurcan Bulun
Nurcan Bulun

Tebrik ederim kaleminize sağlık 👏🏻💐

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000

Devran Sürgüt

Şiir, öykü ve roman yazarı

8 Yazı 841 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol