Kayaların Arasında Kalan Bir Anne:
Denizin kıyısında, kayaların arasına sıkışmış bir hayat vardı Mehtap’ın hikâyesi… Sanki rüzgâr bile onun yaşadıklarını taşlara fısıldıyordu.
Mehtap, İstanbul’un sert ama bir o kadar da sessiz köşelerinden birinde Ali Bey ile birlikte yaşam mücadelesi veriyordu. Ali Bey’in gelişi, onun hayatında kısa süreli bir güven duygusu yaratmıştı. Birlikte aynı çatının altında, bazen açlıkla bazen de umutla günleri geçiriyorlardı. Ama hayat, Mehtap’a hiçbir zaman uzun süren bir huzur vermedi.
Bir gün Ali Bey gitti. Sessizce, geride hiçbir iz bırakmadan… Mehtap o günden sonra yalnız kaldı. Ama yalnızlığı bile onun içindeki yaşam isteğini söndüremedi. Çünkü o artık sadece kendisi için değil, karnındaki minicik hayatlar için de ayakta durmak zorundaydı.
İstanbul’un gri sabahlarından biriydi… Gökyüzü ağırdı, bulutlar sanki yere inecek kadar alçalmıştı. Ev sahibinin kömürlükleri temizlemeye karar verdiği o gün, kimse Mehtap’ın orada olduğunu bilmiyordu. Oysa o, soğuk kömürlüklerin hemen yanında küçük bir bahçeye sığınmıştı. Yağmur başlamıştı… Önce ince ince, sonra giderek sertleşen damlalarla.
Sabaha karşı, İstanbul’un en sessiz anında Mehtap o küçük bahçede doğum yaptı. Yağmur toprağa karışırken, onun sessiz çığlıklarını kimse duymadı. Beş küçük can dünyaya gözlerini açmıştı. Ama dünya onlara hazır değildi.
Ev sahibi sabah kömürlükleri temizlemek için geldiğinde, o anın ne kadar büyük bir acıya tanıklık ettiğini bilmiyordu. Küçük yavruların sesini duyduğunda şaşırdı. Önce ne yapacağını bilemedi. Sonra bir battaniye bulup onları sardı. Elinden geldiğince süt vermeye çalıştı, yaşatmak için uğraştı. Ama bu çaba, doğanın sert gerçeği karşısında yetersiz kaldı. Günler ilerledikçe minik bedenler birer birer sessizliğe gömüldü.
İki, üç gün… Belki içinde bir umut, belki de ağır bir çaresizlik… Ama hayat bazen en küçük canlılara bile çok ağır gelir.
Mehtap yoktu. O günlerde ortadan kaybolmuştu. Kimse nereye gittiğini bilmiyordu. Belki anne olmanın yüküyle, belki de acının içgüdüsüyle uzaklaşmıştı.
Sonra bir sabah… Hava henüz aydınlanmamışken Mehtap geri döndü. Yağmurdan kalmış bir gölge gibi titreyerek kayaların arasına doğru koştu. Feryat eder gibi miyavlıyordu. Sesinde parçalanmış bir annenin yankısı vardı. Ama artık çok geçti.
Ev sahibi gerçeği anlamıştı. Küçük battaniyenin içinde hareketsiz yatan beş minik can… O an, kelimelerin bittiği yerdi. Mehtap onların yanına geldiğinde dünya onun için de durmuş gibiydi. Sanki rüzgâr bile susmuştu. O an sadece acı vardı.
Mehtap uzun süre o kayaların arasında kaldı. Ne yemek ne su… Sadece sessizlik ve kayıp. İstanbul’un kalabalığı birkaç metre ötesinde akıp giderken, o küçük dünyada zaman durmuştu.
Ve en acısı… Kimse tam anlamıyla el uzatmamıştı. Ne bir kurum, ne bir sistem… Sadece geç kalınmış bakışlar ve sessiz vicdanlar kalmıştı geriye.
Mehtap’ın hikâyesi, sadece bir kedinin değil, görünmeyen hayatların hikâyesiydi aslında. Küçük bir canın, büyük bir şehirde kayboluşuydu. Ve belki de en çok, duyulmayan bir annenin çığlığıydı.
O kayaların arasında hâlâ bir sessizlik varsa, Mehtap’ın hatırası orada yaşıyordur. Ve her dalga kıyıya vurduğunda, sanki o da bir kez daha sesleniyordur: “Ben buradaydım…”
Yorumlar 5
Kaleminize yüreğinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş 👏👏👏
Çok teşekkür ederim hocam 🙏
Çok teşekkür ederim hocam
Çok teşekkür ederim
Çok teşekkür ederim akşam elleriniz dert görmesin 🙏
Günümüzün en temel ihtiyacı sevgi ve merhamet
Evet çok haklısınız en önemlisi sevgi ve merhamet olduğu sürece de hem insan olarak hayvanlara karşı merhametli duyarlı olursa ne mutlu insanlığa ✍️
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.