BİR NERGİS HİKÂYESİ
BİR NERGİS HİKÂYESİ
Saat 13.25
Nergis, sabah 05.15'te çıktığı evinin kapısından içeri girdi. Gözü hiçbir şeyi, hiç kimseyi görmüyordu. Büyük oğlu kulaklıkları kulağında, evin içinde boş boş bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Küçük oğlunun da okulunun son günleriydi; dersler çoktan bitmişti. Her zamanki gibi koltuğa uzanmış, elinde tablet, karşısında YouTube açık televizyonla kendi dünyasına gömülmüştü.
"Çok yorgunum çocuklar," dedi Nergis. Çantasını girişteki dolabın içine neredeyse fırlatır gibi bıraktı.
O an ne kadar acıktığını fark etti. Saatler önce iş yerindeki ilk molasında yine aynı şeyleri atıştırmıştı: paketlenmiş kızarmış ekmek, krem peynir, birkaç yeşil zeytin ve sevdiği minik domateslerden birkaç tane.
Doğruca mutfağa gitti. Eline ne geçtiyse, tadını bile almadan ayakta aceleyle yedi. Son zamanlarda yemek düzeni de alt üst olmuştu. Canı ne zaman isterse o zaman, ne bulursa...
Eskisi gibi yediklerinin besin değerini, kalorisini hesaplamıyor; kimseye de sağlıklı beslenme konusunda ahkâm kesmiyordu. İpin ucunu çoktan bırakmıştı.
Oysa bir zamanlar işten gelir gelmez, ne kadar yorgun olursa olsun en koyusundan duble Türk kahvesini yapardı. O sıralar neye "mucize" denirse onu denerdi. Kahveye birkaç damla limon suyu damlatırdı, Hindistan cevizi yağı, tarçın ya da kakao nibi eklerdi. Sonra kendini ya spor salonuna atar ya da evin serin bodrum katındaki koşu bandına çıkardı. En gür seslisinden bir müzik açar, kendini müziğin, sporun ritmine kaptırırdı. Üstüne de ayna karşısına geçip en hasından dokuz sekizlik bir roman havasıyla göbek atar, aynadaki kendini öpücüklere boğardı.
Şimdiyse bunların hiçbirini yapmak gelmiyordu içinden.
Bazen farkına bile varmadan tam kıvamında deyip karıştırdığı tahinle pekmezi kaşık kaşık yiyordu. Bir zamanlar şakayla karışık "antidepresan formülü" dediği bu karışım da artık tesellisi olmaya yetmiyordu.
"Ben biraz uzanacağım." dedi çocuklara.
Odasına çıktı. Kapıyı kilitledi. Panjuru tamamen indirdi. Sonra yine kıyamadı; güneşe incecik bir yol bıraktı. "Henüz gün bitmedi," diyebilsin, ışık içeri sızabilsin diye küçücük bir yol.
Arkadaşları onu böyle görse fena takılırlardı.
"Nergis, noldu senin kırmızı bikinine? Bu gidişle mayo bile giyemezsin." derler, kahkahayı basarlardı.
Haklıydılar.
Yıllardır ilk kez, yaz yaklaşıyor telaşına kapılmıyordu. Mutfak tezgâhının üstünde sıralanmış yeşil elmalıyla çubuk tarçınlısından da, salatalık ve nanelisinden de renkli detoks sularıyla dolu şişeler yoktu. Binbir baharatla lezzetlendirmeye çalıştığı kalorisi düşük kabağa kırk takla attırmıyordu. Protein ve kalori hesabını çoktan bırakmıştı. Hangi ayda olduklarının da pek önemi yoktu. Uçak bileti tarihi yaklaşınca nasıl olsa bileti aldığı şirket mail atar, hatırlatırdı. Hatta defalarca "Ek bagaj ister misiniz?" diye de ısrarla sorardı.
"Zamana takılmıyorum." diyordu kendi kendine. Nasıl olsa hiçbir zaman dilimi içindeki fırtınayı azaltamayacak, durduramayacaktı. Geçen her anın içten içe büyüttüğü bir yangının tam ortasındaydı ama yine de işi şakaya vuruyordu. Elektrik süpürgesinin borusunu mikrofon yapıyor, arkadaşlarına kahkahalarla dolu videolar çekip gönderiyordu. "Bu yaz şişko olasım var. Kendi özgür irademle alınmış bir karardır, saygılı olun!" diyerek de restini çekiyordu.
Oysa içinde kendini bir türlü var edemiyor, kendi ruhuna bile dokunamıyordu.
Nergis, yaralı kalbinden yıllarca çok çekmişti. Bin emekle "Nihayet onu iyileştirdim." dediği anda, kaderin -ya da onun deyimiyle "Yukardakinin"- garip bir takdir-i ilâhîsiyle yıllar sonra yine düşmüştü kalbinin tuzağına. Kalbini tanıdığı için uzak durmaya çalıştığı mesele tam da buydu. Yazıdan, şiirden, aşktan kaçıyordu. Belki de tam "Artık kaçmayı öğrendim." dediği anda kader, koca bir "YETER!" isyanının bayrağını en zirveye çekmişti.
Sosyal medya hesabında karşısına çıkan, bir liselinin okul yıllığından taşan bakışların ardındaki anlamı günlerce aramıştı. Fotoğrafı karşısına koyuyor, defalarca aynı soruyu soruyordu:
"Ne anlatıyorsun bana? Benden ne istiyorsun?"
Neydi o duruşun, o bakışın ardına saklanan? Çaresizlik miydi? Derin bir hüzün müydü? Can yakan bir acı mı? Yoksa sınırlarını çoktan aşmış bir öfke, ya da sessiz bir isyan mı?
Ne vardı o gözlerde?
Yoksa sadece, "Sev beni. Yanımda ol. Bırakma beni." mi diyordu?
Belki de o bakışların tek istediği mutluluktu. O zamana kadar ondan köşe bucak kaçan mutluluğa sonunda kavuşabilmekti. O fotoğraftan, yıllar öncesinden bugünkü Nergis'e sesleniyordu:
"Ne zaman olursa, günlerden bir gün çık gel. Bul beni. Gel bana."
Nergis, iş yerindeki kısacık molalarında bile o fotoğrafa bakar olmuştu. Belkileri aşmak istiyor, bugününün içinde kaybolmuş bakışlarda dünde kalanı bulmaya çalışıyordu. "Neden yapıyorum bunu?" diye kendine sordukça, sanki koca evren tüm ihtişamıyla dikiliyordu karşısına.
"Sorma!" diyordu.
"Sonunda incineceğini bilsen bile, sorma. Bazı şeylerin nedeni olmaz. Bazı hisler işte o kadar 'niye'sizdir."
Nergis bir anda irkildi. O fotoğrafla ilk kez karşılaştığı günlerden bugüne döndü.
"Ne çok şey değişti" dedi kendi kendine. Vahdettin o zaman da evliydi, çocukları o zaman da vardı. Ama hiçbir şey böyle değildi. İlk tanıştıkları, heyecanla mesajlaştıkları günlerden sonra Vahdettin iş yerinde ve evinde çok zor günler geçirmişti. Nergis hepsini biliyor, onu anlıyordu. Ama artık dayanamıyordu. Çok uzun zaman olmuştu o fotoğraftaki gözler ona "Canım" demeyeli. "Özledim" demeyeli. "Geleceğim" diye söz vermeyeli.
Nergis anlayışlıydı. Yeter ki bilsin isterdi. Mesele gelmemek miydi, yoksa gelememek mi?
Sesinin duyulmayacağını bile bile yine de fısıldadı:
"Çok özledim canımın içi..."
O güne kadar ne pahasına olursa olsun savunduğu gururundan artık eser kalmamıştı. Kalbinin kıymetini bilmeyenleri bir kalemde silip atan Nergis, bu girdabın içinde daha fazla kalmaya dayanamıyordu. Ama elinden de bir şey gelmiyordu.
Başını çevirdi.
"Artık o tarafa hiç bakmayacağım, seni tanıdığım sosyal medya denilen yerde bile görmeyeceğim seni" dedi.
Ama daha cümlesi biter bitmez içi sızladı.
Günler hatta aylar geçti, defalarca eli telefona gitti. Yazamadı.
"Sanma ki oraya yazdıklarını okumadım. Sanma ki söylediklerini duymadım. Sanma ki canın acıdığında hissetmedim."
Kaç kez bunları yazmak istedi. Kaç kez vazgeçti.
Belki artık hiçbir şeyin eskisi gibi olacağına inanacak gücü kalmamıştı.
Oysa Vahdettin çıkıp deseydi ki:
"Seni artık sevmiyorum. Ne canımsın, ne de hayatım. Arkadaştan ötesi bile değilsin."
Hatta en büyük harflerle yazsaydı:
"Benim için koca bir hiçsin."
Altını da kalın, kırmızı bir çizgiyle çizseydi.
Canı elbette çok yanacaktı Nergis'in. Çok ağlayacaktı. Ama en azından yerini bilecekti. Umudunun köklerini kendi elleriyle sökecekti. Belkiler bitecek, keşkeler bile peşini bırakacaktı.
Ama Vahdettin konuşmuyordu.
Dili lâl olmuştu.
Hayatın ağırlığı mı onu susturmuştu? Sadece Nergis'e mi konuşmuyor, susuyordu?
Aklından geçeni anlatsaydı... Kalbine takılanı... Onu üzeni, güldüreni... Dert ettiklerini, korktuklarını, tasalandıklarını...
Her şeyi...
Çünkü o kadın onunla her şeye vardı.
"Ben seninle cehennemin dibine bile gelirim." demişti.
Kör kuyuların dibi de, cehennemin ateşi de fark etmezdi; yeter ki o yanında olsundu.
Bir telefon konuşmasında gözyaşlarını bile gizleyememişti.
Telefonu kapattıktan sonra aynaya bakıp kendine kızmıştı:
"Sen ne sulu gözlü kadınsın!" deyip
kendine hakaretler bile etmişti.
Ama nafileydi.
Vahdettin, Nergis'in ne ağladığını duydu, ne suskunluğunu fark etti, ne çırpınışlarını gördü, ne de acısına dönüp baktı.
Anlamadı, sadece sustu.
Nergis de sustu, aylarca hiç konuşmadı.
O artık söyleyemediklerinde boğuluyordu. Sessizlik işkencesiyle canı çekiliyordu yer yüzünden.
Aylar sonra bir gece, özlemin en ağır hâli uykusundan uyandırdı suskunluğu duyulmayan kadını.
Telefonunu eline aldı.
Bu çağın güya en büyük aşıklarını buluşturan, sosyal medya denen yerdeki o fotoğrafa bakmak, Vahdettin'le buluşmak istedi.
İşte o an, bir şeylerin daha eksildiğini fark etti.
Vahdettin, buluştukları o yerde artık yoktu.
Odanın zifiri karanlığında bir şarkı dolandı diline:
"Gözüm yaşarıyor, yüreğim kanıyor, olmasaydı sonumuz böyle. Biri saksımızı çiğneyip gitti. Biri duvarları yıktı, camları kırdı." diyordu şarkıda. Nergis telefonun iyice kıstığı ışığında "Burada da eksilmişim, canın sağ olsun. Ama üzüldüm." yazabildi kısacık bir mesajlık ekrana. Oysa, "BİN CAM PARÇASIYLA KALBİM PARÇALANMIŞ GİBİYDİ" tümcesi düştü kağıda. Nergis o an nefes alıyor muydu ondan bile emin değildi.
Yorumlar 2
Kalemine sağlık Sevgili Muhterem çok güzel bir hikâye. Bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederiz.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.