3 GÜL / 2- GÜLAY
GÜLAY
Öğle vaktine doğru uyandığı için her zaman olduğu gibi bugün de dinç kalkmıştı. Enerjik bir şekilde hızlıca mutfağa gitti. Masanın üzerinde duran limon, salatalık, maden suyu, maydanoz karışımı suyu, büyükçe bir bardağa doldurdu ve yudum yudum içti. Ferahlamıştı. Nedense, gece derin ve sakin bir uyku geçirmesine rağmen içi yanarak uyanmıştı. Üzerinde masmavi saten bir pijama vardı. Çok seviyordu. Durduk yere o pijamasını okşayıp, keyif alabiliyordu.
Aslında bu okşama huyu her zaman da ona zevk vermişti. Sevgilisinin de en çok saçlarını okşamayı seviyordu. Onu öpmeden önce saçlarını uzun uzun karıştırır sonra öperdi. Dün gece de sinema dönüşünde arabada uzun uzun saçlarını okşamış sonra da onun evine gitmişlerdi. Hatta o kadar fazla okşamıştı ki adam doğru düzgün filmi bile takip edememişti. Hele ki aksiyon bölümlerinde; saçının çekilmesi ve başının itilmesinden dolayı, en heyecanlı sahnelerin çoğunu kaçırmıştı. Ama okşamak, Gülay’ın en sevdiği şeydi. Haz aldığı nokta okşamaktı.
Gariptir ki okşanmayı hiç sevmedi. Sevgilisi dahi olsa kendisini, özellikle de saçlarını asla okşatmazdı. Siyah saçlarına dokunulmaması onun için çok önemliydi. Saçları düzdü ve omzunun biraz altına kadar uzunluktaydı. Kendisi bile saçlarına dokunmazdı. Her zamanki doğal haliyle kalmasını isterdi.
Suyu bittikten sonra dolaba doğru yöneldi. Dolaptan probiyotikli yoğurdunu aldı, buzdolabını kapısını kapattı. Daha sonra üst tarafta bulunun dolap kapağını açtı. Oradan doğranmış kuru meyvelerin bulunduğu kavanozu indirdi. Diğer eliyle de hemen dizinin ucundaki çekmeceyi çekip, kaşık aldık. Kavanozu açtıktan sonra kaşığı iki kere dolu dolu kavanoza doldurup kuru meyveleri tezgahtaki tabağına koydu. Sonra üzerine yoğurdu döktü. Birkaç adım attıktan sonra balkon kapısının yanındaki kapağı açtı, oradan chia tohumu olan kavanozu aldı. Ondan da bir kaşık dolusu alarak tabağına koydu. Sonra onu bırakıp aynı yerdeki yulaf dolu kavanozu aldı. Yulaftan üç kaşık kadar koydu ve kavanozu yerine bıraktı. Hızlıca tabaktakileri karıştırdıktan sonra masanın üzerine bıraktı ve odasına doğru yürüdü.
Odasına geldiğinde ilk önce camı açtı. Karşısında ne kadar apartmanlar olsa da odaya temiz hava dolsun diye sonuna kadar camı açmıştı. Camı açtıktan sonra hemen camın yanındaki koltuğa oturdu. Biraz dışarıya baktı. Sonra dik pozisyona gelip, gözlerini kapattı. Camdan gelen serin havayı derince burnundan içine çekti. Sonra hızlıca ağzından dışarıya üfledi. Sonra bir derin nefes daha çekti, biraz içinde tuttu. Sonrasında ağzından hafif hafif üfleyerek gözlerini açtı. Biraz başı dönse de ferahlamıştı. Saatine baktı. Neredeyse saat on iki olmak üzereydi. Salı günleri sokak bu saatlerde dingin oluyordu. Hemen koltuktan kalkıp, dolabına yöneldi. Kapıyı açtı. Gözleriyle kıyafetlerini süzdü. Parlament mavisi taytı ve üzerine de parlament mavisi çizgileri olan siyah tişörtünü giymeye karar verdi. Onları dolaptan alıp, yatağının üzerine koydu.
Ardından tekrar dolabına yöneldi. Koltuk altlarını kokladı, ter kokuyordu. Göğsüne doğru da kokladı. Hatta daha iyi koku alabilmek için üzerindeki pijamanın göbeğine kadar olan düğmelerini açtı. Sutyen takmamıştı. Gece yatarken sevmezdi. Zaten sanırım eve de sutyensiz gelmişti. Dün gece sevgilisinin evinde üç dört kadeh içki içmiş, daha sonra gecenin ortalarına kadar hayli yoğun ve yorucu bir sevişme yaşamışlardı. Hala da bunun ağrısını kasıklarında hissediyordu. İçinde: “Birazdan sporu yapar, sonra da yoga yapar gevşetirim kendimi, zaten dünkü sevişme sonrası hayli esnedim” diye geçirdi. Eve geldiğinde ise neredeyse güneş doğmak üzereydi. Üç, dört saatlik uykuyla olmasına rağmen kendini zinde hissediyordu. Zaten her Salı günü böyle geçiyordu.
Dolabın önünde kendini koklaması bittikten sonra dolabında yer alan çekmecelerden ikincisini açtı. Gün içinde kullanacağı eşyaları buraya koyuyordu. Hatta o kadar içmişti ki, sesler onu rahatsız eder olmuştu. Gece bu sebepten dolayıdır yüzüklerini de kolyesini de hatta cüzdanını dahi buraya koymuştu. Telefonu da buradaydı. Telefonunu açtı. Gelen mesajlara baktı. Kafasında kendince bir takvim oluşturdu. Sonra yatağına dönüp seçtiği kıyafetleri giyindi.
Giyinme işlemi bittikten sonra tuvalete gitti ve orada her zaman olduğu gibi güneş kremini yüzüne sürdü. Daha sonra parlak ve renk değiştiren sportif güneş gözlüğünü taktı ve kapının önüne geldi. Parlak ve renk değiştiren şeyleri çok severdi. Spor ayakkabısı da bu nedenle böyle renklerden oluşuyordu. Böyle bir spor ayakkabı ya da kıyafet bulduğu an, parası neymiş, fazla mıymış, kullanışlı mıymış bakmadan hemen satın alırdı. Bu ayakkabıya da ciddi bir rakam ödemişti. Umurunda değildi. Spor yapmadan önce her Salı günü bu ayakkabıyı giyer öyle çıkardı. Hemen kapının orada duran sehpadan evin anahtarını ve telefonla konuşması için kulaklığını aldı. Anahtarı ve telefonunu bel çantasına koydu. Telefonla, kulaklığın bağlantısını gerçekleştirip, kulaklığı da sağ kulağına taktı. Mutfağa doğru yönelip, spor yaptığında kullandığı mavi su matarasını aldı. Onu da bel çantasının yanındaki özel bölüme koydu. Kapıyı açtı ve hızlı adımlarla merdivenden indi.
Bu sırada sevgilisini aradı. Telefonu açmadı. Mesaj atmaya karar verdi. Apartmanın kapısından çıktığı an, hemen sağ tarafa geçti ve sevgilisine mesaj attı:
“Bugün spor salonunu saat üç gibi açacağım. Arka arkaya özel çalışmalar var bir de kapatmadan önce bir ritmik dans isteyen kişi. Bu nedenle dışarıda yemek yemeye gerek yok. Ben sanırım on gibi çıkabileceğim. Spor salonunda yemek yerim. Sen saat on buçuk gibi benim evin önünde gelirsin, eve beraber gireriz. Evde vakit geçirmek güzel olacaktır. Bu akşam sakinlik ve romantiklik istiyorum. Zaten sabaha enerjik başladım. Aynı sakinlikle devam ederiz ama sonrası… unutma ona göre kendini hazırla.”
Mesajını yazdıktan sonra sokağı ilerisindeki parka doğru hafif tempoyla koşmaya başladı. Bir yandan da saatinden koşu temposuna uygun, enstrümantal şarkıları ayarlıyordu. Parkın içinde girip, dört tur attı, sonra biraz ilerideki yeşillik alana doğru temposunu hızlandırarak ilerledi. Siyah saçları, o koştukça omzuna vuruyordu. Belki okşanmayı sevmiyordu ama saçlarının omzunu dövmesi onu kamçılıyordu. Saçı omzuna vurdukça daha bir tempolu ve daha da konsantre olarak koşuyordu.
O hırslıydı ve koştukça sanki bir şeylerin, onu yoran, onu sıkan, onun peşinden gelip ona baskı uygulayan bazı şeylerin de üzerine basıp, onları ezip, parçalayıp geçiyordu. O güçlü bir kadındı, romantikti de. Ama biliyordu ki bu dönem romantizmin dönemi değildi. Dönem güçlü olmanın, güç gösterisinin dönemiydi.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.