Yeryüzünün Çığlığı
O gün gökyüzüne kara bir ağıt gibi bir sis bulutu çökmüştü . Ne bir kuş uçuyor, nede bir yaprağı kıpırdatacak kadar rüzgar esiyordu. Güneş doğmamış, sanki görünmeyen bir ateş cayır cayır yakıyordu yeryüzünü. Yüksek bina yığınlarının arasından dumanı tüten bacalar zehir saçıyor, birbirleriyle itişen arabalar aralıksız olarak kornaya basıyordu. Ağızlarında maskeyle dolaşan soluk benizli insanlar nefes alamadıklarını fark etmeden yaşadıklarını sanıyorlardı. Garip bir telaş vardı üzerlerinde. Herkes bir yere koşuyordu. Bir yere yetişmek için değil, bir kaçışa sirayet eder gibiydi sanki bu koşuş...
Yağmura hasret kalan toprak, üzerindeki beton yığınlarının altında bir yudum can suyu için susuz çığlıklar atıyordu. Süreyya daha önce hiç böyle bir sabaha uyanmamıştı. İçindeki bu tuhaf donukluk ruhunu sıkıştırıyordu. Kalbinde hissettiği huzursuzluk elinde kocaman bir yumru olmuştu. Doğadaki bu değişimi son dakikalarını yaşayan bir hastanın yavaş yavaş tükenen nefesini izler gibi içi sızlayarak izliyordu.Giderek artan bir endişe sarıyordu tüm benliğini. Ne zaman bir şeyden korksa kitaplarına sığınırdı. Kelimeler onun gerçek dünyası, kalemi dili, yazmaksa en büyük tutamağıydı. Hayattaki en güvenilir yeri hayallerinin arasında saklı duran kütüphanesiydi. Orada çocuklar için yazdığı öykülerle yeni bir dünya inşa ederdi. Ağaçlar duygularını fısıldar, insanlar hayvanları anlayarak empati yapar, yağmur damlalarının altında çocuklar neşeyle dans ederdi.
Bugünde eline kalemini alıp yazmak istedi. Ama hiçbir şey eskisi gibi değildi ! İlk defa kalemini oynatamıyor tek bir kelime yazamıyordu. Harfler un ufak olmuş sayfalar bomboş kalmış kelimeler susmuştu. Dışarı baktı, hayal kurabileceği bir renk, en küçük bir güzellik aradı gözleri. Gördüğü dünyada her şey solmuş yaratım yapmanın temelini ateşleyen o kıvılcım artık yoktu. Şimdi hiçbir şeyin bir anlamı kalmamıştı. Yinede vazgeçmek istemiyordu. Belki bir cümle...belki bir iki kelime... yazarsa herşey düzelir yeryüzü eski haline gelebilirdi. Ne yapsa olmuyor dışarıdan çok gürültü geldiği için doğanın sesini artık duyamıyordu.
Her sabah yaptığı gibi pencereye doğru yürüdü. Önce dışarıyı izler, sonra kağıdının başına oturup yazmaya başlardı. Bahçedeki çam ağacının kozalakları cama tıklayarak ona " günaydın" derdi. Şimdi ortada ne bir çam ağacı ne kozalaklar nede rüzgar vardı. Renkler çekilmişti sanki yeryüzünden. Hiç kuş sesi gelmiyor, tek bir ağaç hışırdamıyordu.
Gerçek bir öfkeyle haykırmak istedi. İçindeki tüm çaresizlikle bağırmak...Evrene sesini duyurmak... Ama nafileydi boğazından hiç ses çıkmıyordu. O an yazdığı tüm hikayelerin kahramanlarını düşündü. Hepsi gözünün önünden bir film şeridi sırayla geçiyordu. En çok kadını yazmıştı, aşkı, depremi, hırsı, ölümü... Ama bunları yazarken doğayı yok sayan insanı görememiş o insanların yok ettiği doğanın çığlığını duymamıştı.
Kimse fark etmese de gözlerinin önünde can veren bir dünya vardı. Kalemiyle başlayan her şey kalemiyle son bulacaktı. Artık sadece bir şey yazmak istiyordu.
Sadece bir kelime.
Doğa.
Sonra bir daha, bir daha doğa yazdı.
Yazdıkça kalem keskinleşti.
Parmaklarından bu defa kelimeler değil vicdan aktı.
Biz yazarken dünya yandı...
Yorumlar 3
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.