Öykü

BOŞ SANDALYE

8 dk okuma 44 okunma
BOŞ SANDALYE

Cemal, pazar sabahları kahvehaneyi biraz daha geç açardı. Kimse acele etmezdi zaten. Mahalle pazar günleri geç uyanır, kepenkler yarım ağız kaldırılır, sokaktan ilk geçenler bile sanki birini uyandırmaktan çekinir gibi yürürdü.

O sabah da önce çaydanlığın altını yaktı. Sonra cam kenarındaki masayı sildi. Masanın iki sandalyesi vardı. Birini her zamanki gibi pencereye dönük bıraktı, diğerini karşısına çekti. Üzerindeki eski gazeteleri aldı, şekerliği ortaya koydu.

Saat ona beş kala Nihat içeri girdi.

“Daha gelen yok mu?”

Cemal, tezgâhın arkasında bardakları dizerken başını salladı.

“Gelir birazdan.”

“Kimi bekliyorsun?”

Cemal cevap vermedi. Çaydanlığın kapağını kaldırıp buhara baktı. Nihat, cam kenarındaki masaya göz ucuyla bakınca anladı.

“Ha,” dedi. “Hüseyin Efendi.”

Cemal, ince belli iki bardak aldı. Birine demli, ötekine açık çay koydu. Açık olanın şekerini tabağın kenarına bıraktı. Şeker kullanılmazdı ama yine de her pazar orada dururdu.

Kapının üzerindeki küçük zil çaldığında saat tam ondu.

Hüseyin Efendi içeri girdi. Şapkasının kenarında yağmur damlaları vardı. Paltonun yakasını eliyle düzeltti, içeriye şöyle bir baktı. Kimseye özellikle selam vermedi ama herkes başıyla karşılık verdi.

“Günaydın Hüseyin abi,” dedi Cemal.

“Günaydın.”

Hüseyin Efendi cam kenarındaki masaya geçti. Şapkasını çıkarıp yan sandalyeye değil, pencere pervazına koydu. Gazetesini masanın kenarına bıraktı. Sandalyeye oturduktan sonra karşısındaki boş yere baktı. Sanki orada biri vardı da geç kaldığı için kızmayacak mı diye yokluyordu.

Cemal iki çayı getirdi.

“Biri demli, biri açık.”

Hüseyin Efendi başını hafifçe salladı.

“Sağ ol.”

Nihat tavlayı açtı. Karşısına oturan Rıza’ya taşları uzatırken sesini alçalttı.

“Bugün de iki çay.”

Rıza, boş sandalyeye baktı.

“Senelerdir aynı.”

“Kim içiyor o çayı?”

“Bilmiyorum.”

“Ben bir gün soracağım.”

“Sen sorma. Sen soru sorunca kavga çıkıyor.”

Nihat sustu. Tavla taşını elinde çevirdi. Ama gözü hâlâ cam kenarındaydı.

Hüseyin Efendi gazeteyi açtı. Sayfalar kıpırdadı ama gözleri yazılara inmedi. Dışarıda yağmur ince ince yağıyordu. Camdan kayan damlalar, karşı kaldırımdaki berber tabelasını bulanıklaştırıyordu. Açık çayın buharı yavaş yavaş azaldı.

Kapı bir daha çaldı. İçeri genç bir adam girdi. Kahvehaneye ilk kez geldiği belliydi. Üzerindeki mont ıslanmış, saçları alnına yapışmıştı. Etrafa bakındı, boş yer aradı. Cam kenarındaki masanın karşısındaki sandalyeyi görünce oraya yürüdü.

Tam oturacakken Cemal seslendi:

“Orası dolu kardeşim.”

Genç adam durdu.

“Kimse yok.”

Cemal, tezgâhtan çıkmadı.

“Dolu dedim ya.”

Genç adam bir Hüseyin Efendi’ye, bir sandalyeye baktı. Sonra omuz silkip başka masaya geçti.

Hüseyin Efendi hiç konuşmadı. Sadece açık çayın tabağını biraz düzeltti. Bardağı sandalyeye yakın tarafa çekti.

Nihat dayanamayıp mırıldandı:

“Canlı canlı adam oturtmuyorlar hayalî müşteriye.”

Rıza kaşlarını çattı.

“Sus.”

“Niye susayım?”

“Çünkü herkesin bir çayı vardır Nihat. Kimse içmese de.”

Nihat bu lafa cevap bulamadı. Tavla zarını attı, kötü geldi. Daha çok sinirlendi.

Öğleye doğru kahvehane kalabalıklaştı. Masalar doldu, çay kaşıkları ince seslerle bardaklara çarptı, televizyonda maç yorumcuları bağırdı. Hüseyin Efendi’nin masasına o gürültü değmedi. O, palto cebinden küçük bir kâğıt çıkardı. Kat izi iyice belirginleşmiş, kenarları yumuşamıştı. Kâğıdı açtı, baktı, sonra yeniden katladı.

Cemal görmezden geldi.

Nihat görmedi.

Ama genç adam gördü.

Bir süre sonra kalkıp tezgâha geldi.

“Abi,” dedi Cemal’e, “orada oturan amca iyi mi?”

“İyi.”

“Birini mi bekliyor?”

Cemal, çay doldurdu.

“Herkes birini bekler.”

“Ben ciddi soruyorum.”

“Ben de ciddi cevap verdim.”

Genç adam sustu. Çayını aldı, yerine döndü.

Saat on bire yaklaşırken kapı açıldı. Bu kez içeri otuzlarında görünen bir kadın girdi. Koyu yeşil bir kaban giymişti. Elinde siyah bir saz kılıfı taşıyordu. Kapıda durdu. İçeridekileri tek tek süzdü. Sonra gözleri cam kenarındaki masada kaldı.

Cemal’in eli havada durdu. Çay bardağı taşmak üzereydi. Son anda fark edip ocağın altındaki bezi aldı.

Kadın yavaş adımlarla ilerledi.

“Hüseyin Bey?”

Hüseyin Efendi başını kaldırdı. Gözlüğünün üstünden baktı.

“Benim.”

Kadın saz kılıfını iki eliyle tuttu.

“Ben Elif.”

Hüseyin Efendi’nin yüzünde tanıyamamanın mahcubiyeti belirdi.

“Elif?”

Kadın, karşısındaki boş sandalyeye baktı. Sonra açık çaya.

“Murat’ın kızıyım.”

Kahvehanede tavla zarı masaya düşmedi. Rıza elinde tuttu. Televizyondaki adam konuşmaya devam etti ama kimse duymadı. Cemal, tezgâhın arkasında donup kaldı.

Hüseyin Efendi’nin eli bardağa gitti, sonra geri çekildi.

“Murat…” dedi.

Elif başını hafifçe eğdi.

“Babam üç ay önce vefat etti.”

Hüseyin Efendi’nin dudakları kıpırdadı. Cümle çıkmadı. Açık çayın üzerinde artık buhar yoktu. Bardak, masanın ortasında bekleyen küçük bir cam sessizlik gibiydi.

Elif, saz kılıfını sandalyenin yanına bıraktı.

“Bunu size getirmemi istedi.”

Hüseyin Efendi kılıfa baktı. Eli titredi.

“Çalar mıydı hâlâ?”

Elif’in yüzünde ince bir gülümseme belirdi.

“Her pazar.”

“Pazar mı?”

“Evet. Saat onda.”

Hüseyin Efendi gözlerini kapattı. İçeride bir şey kırıldı ama sesi çıkmadı. Kahvehanenin camına yağmur daha sert vurdu.

Elif, sandalyeye oturmak için izin ister gibi bekledi.

Hüseyin Efendi, açık çayı ona doğru itti.

“Baban açık içerdi.”

Elif sandalyeye oturdu. Çayı önüne aldı. İçmedi. Parmaklarını bardağın ince belinde gezdirdi.

Cemal ocağa döndü. Bir çay daha koydu. Bu kez demliydi. Hüseyin Efendi’nin önüne bıraktı.

“Yeni,” dedi kısık sesle.

Hüseyin Efendi başını salladı ama bardağa dokunmadı.

Elif saz kılıfını açtı. Eski bir bağlama çıkardı. Gövdesinde küçük çizikler vardı. Sapına iliştirilmiş ince bir bez parçası duruyordu. Elif bezi çözdü, içinden katlanmış bir kâğıt aldı.

“Bunu da bırakmıştı.”

Hüseyin Efendi kâğıdı alamadı. Cemal yaklaştı, masaya koydu. Kâğıt açılınca yazı göründü. Büyük, dağınık harflerle yazılmıştı.

“Baba, bir gün dinlersin diye…”

Hüseyin Efendi’nin parmakları masanın kenarına tutundu. Dışarıdan biri geçerken camın önünde yavaşladı, içerideki sessizliği görüp yoluna devam etti.

“Bana kızdı mı?” diye sordu Hüseyin Efendi.

Elif çaydan bir yudum aldı. Cevap vermeden önce bardağı tabağa usulca bıraktı.

“Çok bekledi.”

Hüseyin Efendi başını eğdi.

“Ben de.”

“Biliyorum.”

“Bilmezsin.”

Elif, sazın gövdesine dokundu.

“Biliyorum. Çünkü her pazar çalarken aynı şeyi söylerdi.”

“Neyi?”

“Babam gelse önce kızar, sonra dinler.”

Hüseyin Efendi ilk kez gülümsedi. Gülümsemesi hemen dağıldı. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Silmedi.

“Ben onu çok sevdim,” dedi.

Elif’in gözleri doldu.

“Keşke bunu ona söyleseydiniz.”

Bu cümle kahvehanenin ortasında uzun süre asılı kaldı. Kimse kıpırdamadı. Nihat başını önüne eğdi. Rıza zarları kutuya koydu. Cemal ocağın altını kıstı.

Hüseyin Efendi, karşısındaki sandalyeye baktı. Yıllardır ilk kez orada yalnızca boşluk yoktu. Bir kadın oturuyordu. Bir saz duruyordu. Soğumuş bir çayın izi vardı. Bir de söylenememiş bütün cümlelerin ağırlığı…

Elif kılıftan bağlamayı çıkardı.

“Bir şey çalmamı ister misiniz?”

Hüseyin Efendi cevap veremedi. Sadece başını salladı.

Elif, bağlamayı dizine aldı. İlk tel titrediğinde kahvehanenin içindeki herkes sustu. Sazın sesi eski bir kapı gibi açıldı. Ne çok yüksek çıktı ne çok kederli. Sanki uzak bir odadan biri, yıllardır beklenen bir selamı gönderiyordu.

Hüseyin Efendi gözlerini kapattı. Yağmur cama vurdu, çay soğudu; boş sandalye, ilk kez boş kalmadı.

 

 

Paylas:

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000
Sedat Polat

Sedat Polat

8 Yazı 429 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol