ViCDAN YASTIĞINDA UYUYANLAR
VİCDAN YASTIĞINDA UYUYANLAR
Vicdan yastığında uyuyoruz…
Ama ben o yastığın ne kadar sert olduğunu, başını koyanın uykusunu kaçırması gerekirken nasıl derin bir gaflete dönüştüğünü bilenlerdenim. Çünkü bazı yastıklar dinlendirmez; insanı kendi sessizliğiyle yüzleştirir.
Yoksulluk…
Kimi için uzak bir ihtimal, kimi için kısa bir haber başlığı…
Ama benim için çocukluğumun en uzun, en suskun ve hâlâ tamamlanmamış en ağır cümlesidir!.
Ben yoksulluğun belki de atalarımdan arta kalan son tortularını yaşadım,
Onunla büyüdüm.
Aynı sofraya bağdaş kurdum,
Aynı yatağa uzandım
aynı gecede üşüdüm, aynı sabaha eksik uyandım.
Çocukluk…
İnsanın en saf olduğu, en çok hayal kurduğu zaman dilimi derler.
Ama benim çocukluğumda hayaller bile utangaçtı.
Benim hiç büyük çocukluk hayalim olmadı,
Zaten öyle bir ortam da yoktu.yğne de kayde değer en büyük hayalim,
Bir bayram sabahı, üzerime giyeceğim yeni bir elbise…
Ayağımı acıtmayacak bir çift ayakkabı…
Bir çocuğun kurabileceği en sade, en masum hayaller…
Ama insan bazen en küçük hayaline bile ulaşamaz.
Ve ben;
O küçücük hayalin peşinden tam on iki yıl yürüdüm.
On iki yıl…
Her bayram biraz daha içime kapanarak,
biraz daha susarak…
Biraz daha eksik kalarak.
Çünkü bazı eksiklikler dile gelince büyür, insanın içini parçalar. Ben de içimde büyüttüm. Sessizce, kimseye göstermeden…
Belki de en çok bu yüzden erken büyüdüm.
Hayat, bir anne’nin evladını çağırdığı gibi beni çağırmadı…
Bilakis beni farklı bir tarafa tti.
Okul sıraları bana dar gelmedi; hayat bana ağır geldi.
Ortaokul birinci sınıfta, daha çocukluğun ne olduğunu tam anlayamadan, hayatın ortasına bırakıldım. Yarım kalan defterler, kapanmayan bir boşluk gibi içimde kaldı. Hâlâ da öyle.
Babam, okulu bırakmama sert şekilde karşı çıktı.
Sonrasında, Bir baba nasıl susarsa öyle sustu sonra…zira bazı kararlar vardır ki, insan onları seçmez.
Onlar insanı seçer.
Eylül 2006…
Bir takvim yaprağından ibaret değildir sadece,
Benim için bir kopuş, bir kırılma, bir savruluş döneminin başlangıcı.
İstanbul’a geldim.
Belki geldim demek doğru değil…
Sığındım.
Belki de kaçtım.
Bu şehir…
İnsanı ya büyütür ya da kaybettirir.
Beni büyüttü.
Lakin büyütene kadar bir hayli eksiltti.
Sokakların dili serttir.
Hayat burada kimseye merhametle yaklaşmaz.
İnsana sabretmeyi değil, dayanmayı öğretir.
Neredeyse yirmi yıldır buradayım.
Ve her yıl, içimde başka bir gerçeği büyüttü.
İnsanları izledim…
Yoksulluğun farklı yüzlerini, zenginliğin yalnızlığını, kalabalıkların içindeki sessizliği…
Gördüm ki, asıl yoksulluk cebin değil, kalbin yoksulluğudur.
Ve kendime bir söz verdim:
Ne yaşarsam yaşayayım…
Kalbimi kirletmeyeceğim.
İyiliği dilime pelesenk, yüreğim de bir sığınak olarak inşaa edeceğim.
Çünkü biliyorum, insanı ayakta tutan şey sahip oldukları değil, vazgeçmedikleridir.
Bu yüzden hep dikkatli oldum.
İnsanlara karşı,
Kelimelere karşı,
Hayata karşı…
Saygıyı bir zorunluluk değil, bir duruş olarak taşıdım.
Kusurlarım oldu elbette.
Hatalarım, eksiklerim…
Çünkü ben de insanım.
Ama hiçbir zaman kalbimin yönünü kaybetmemeye çalıştım.
Sonra…
Edebiyatla tanıştım.
Sadece Bir kapı açılmadı önümde…
Bir dünya açıldı.
İlk defa kendimi eksik hissetmediğim bir yerdeydim.
Çünkü kelimeler beni tamamladı.
Edebiyat bana sadece yazmayı öğretmedi.
Anlamayı öğretti.
Dinlemeyi öğretti.
En önemlisi, hissetmeyi öğretti.
Ve o gün anladım:
Ben yalnızca kendi hikâyemi anlatmak için yaşamıyorum.
Ben, başkalarının hikâyesine dokunmak için de buradayım.
Hiçbir din,dil,etnik köken ayrımı yapmadan…
Hiçbir insanı ötekileştirmeden…
Bu toplumun bir parçası olarak, özellikle çocuklara ulaşmak istedim.
Çünkü ben, bir çocuğun neyi hayal ettiğini çok iyi biliyorum.
Ve işte tam burada doğdu:
“Vicdan.”
Bir kelime olarak değil…
Bir yük olarak.
Bir sorumluluk olarak.
Bir mücadele olarak…
Biliyordum, bu yol kolay değil.
Çünkü iyiliğin kendisi de kolay değildir.
İyilik, emek ister. Sabır ister. İnanç ister.
Ve ben yalnız yürümek istemedim.
Zira yalnız yürüseydim başaramayacağımı iyi biliyordum.
Çok geçmeden, çok güzel kalpli, aynı yüreği taşıyan insanlarla yollarımız kesişti.
Yirmi kişi olduk. Yirmi kişilik bir aile.
Ama aslında…
Yirmi akıl Tek bir kalp diyebiliriz.
Her biri kendi kaleminde güçlü, kendi dünyasında derin insanlar…
Ama hepimizin yönü aynıydı:
Bir çocuğun yüzünde bir tebessüm bırakabilmek.
Belki yüzlerce, binlerce kişşye ulaşamayacağız.
Belki sesimiz geniş kitlelerde yankılanmayacak.
Ama biz şunu çok iyi biliyoruz:
Bir çocuğun gülümsemesi, dünyanın en büyük devrimidir.
Çünkü iyilik…
Gösterişli değildir.
Sessizdir.
Ama kalıcıdır.
Bugün, içinde yaşadığımız çağ…
Bir çöküşün eşiğinde değil, tam ortasında.
Ahlak aşınıyor.
Vicdan susuyor.
İyilik küçümseniyor.
Fakat biz…
Tam da bu yüzden yazıyoruz.
Çünkü kalem, sadece anlatmaz…
Kalem, bu çöküşe karşı çıkar.
Çünkü mürekkep, sadece akmaz,
Direnir.
Ve biz…
Bu çöküşe karşı dik duranlarız.
İyilikle, duyarlılıkla.
Çünkü iyilik, bütün kötülüklere karşı kulanılan en etkili silahtır.
Evet yeri gelecek yorulacağız belki…
Eksik, kırık, bazen sessiz anlar yaşayacağız
Ama vazgeçmeyi hep reddeceğiz.
Kalemimiz yazdıkça, biz var olacağız.
Yazdıkça, hatırlatacağız.
Yazdıkça, bir çocuğun kalbine dokunacağız.
biz hayet iyi biliyoruz:
Dünya, büyük sözlerle değil…
Küçük iyiliklerle değişir.
Ve biz…
Vicdan yastığında uyuyanlardan değiliz artık.
Biz, aksine Uyananlarız, uyaranlarız!.
Devran Sürgüt
Yorumlar 7
Gerçekten çok güzel olmuş… Bazen anlatmak istedikleriniz olur ama kelimeler yetmez. Bazen bir şarkıda, bazen de iki satır şiirde o duyguları bulursunuz. İşte tam da böyle bir his…
Teşekkür ediyorum 🙏
Bu satırlar, sadece bir yoksunluk hikayesi değil; aynı zamanda bir onur ve farkındalık manifestosu gibi... kaleminize yüreğinize sağlık ✍️👏👏
Çok teşekkür ediyorum
Teşekkür ediyorum sağ olun🙏
Sağ olun hocam🙏🙏🙏
Teşekkür ediyorum sağ olun
Anlatımınızdaki güç ve seçtiğiniz kelimeler çok etkileyici. Sanat yolculuğunuzda başarılar dileriz.
Çok teşekkür ediyorum sağ olun 🙏🙏
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.