Araştırma

SEÇKİNLER

11 dk okuma 126 okunma
SEÇKİNLER

SEÇKİ(N)LER LİSTESİ

(the elitte list?)

İlk bakışta her şey normal gibi görünüyor, hatta sonraki anlamlı denebilecek bakışlarda da sonuç aynı; izninizle Türk edebiyatının devirlerinden bahsedelim.  

İslam öncesi: (Eski Türkçe) Köktürk (çekinmeden göktürk diyenler var), Uygur; Kuman-Kıpçak, Karaim.

İslam dönemi : (Orta Türkçe) Karahanlı, Harezm (çekinmeden harzem diyenler var); Selçuklu (EAT: Eski Anadolu Türkçesi), Osmanlı-Divan (batı)-Çağatay (doğu)

Tanzimat edebiyatı (Batı etkisindeki Türk edebiyatı da denir, elhak doğrudur), Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünûn), Fecr-i Âti (Ardısıra Garipçiler, I. Yeni, II. Yeni, Sosyalistler, Modernciler, Bağımsızlar...)

Evet “nokta”. İşin burada bitmesi ve sonradan ortaya çıkacak durum, akım ve eserlerin gerekirse (ve elbette bir disiplin olarak edebiyat’a göre) ayrıca adlandırılması beklenirken öyle olmadı.

İslam öncesi ve erken İslami dönemle ilgili bir öksürük kaydı bile bulunsa değerlendirmeye alındığı görülür. Bu vesileyle Allah, kitap, din, imanla ilgili cümle, mısra zenginliğimiz şaşırtıcı hacimdedir. Keza Divan dönemi de öyle. Öyle ki Allah, din, iman, aşk dışında tek bir harf dil malzemesi yoktur.  

Sanat sanat içindi, yok toplum için olmalıydı monşer, yok efenim Fecr-i Âti falandı derken XX.yy’ın ilk çeyreği gelmişti kapıya, elbet bir şeyler yapılmalıydı, en uygunu için çok düşünülmedi, Milli mücadele dönemi edebiyatı ve ruh ikizi Cumhuriyet Dönemi edebiyatı ile tanıştık. Aslında ilk elde bu adlandırmada bir tuhaflık aramak garip kaçabilir ama biz ‘dünya garipliklerle doludur’ diyen isimsiz bir bilgenin etkisinde kalmak istiyoruz.

Evvel emirde (öncelikle) Tanzimat ve takipçisi yıllarda birden yeraltına inen Allah, kitap, din, imandan bahseden eserlerin (cümleler, mısralar) durumu ilgiye muhtaç görünüyor. Birdenbire yok oluyor yok sayılıyor; sanki yazılmıyor, basılmıyor... Yok edici/yok sayıcı bir sansürüdür gidiyor. Dönemin magazin uzmanları büyük romancı ve şeyhü’l-muharririn (yazarlar kıralı), monşerleri ise sultanü’s-şüara (şairler kıralı) olup çıkıverir. “Kimin eli kimin cebinde” romanları edebi sanat ve zevkin zirvelerinde at koştururken zavallı paryalar Balkanlar denen bir coğrafyadan batak içinde bata çıka amansız bir ricat hâlindedir. Evet, bu facia yaşanırken Pera’da (Beyoğlu) kadehler toplum için sanata kalkmaktan geri durmuyordu. Ve o yılların telif eserlerinde anılan faciayla ilgili tek bir satır göremezsiniz. Kuşkusuz bu ahlaki bir tercihtir fakat içinde “edebi ikon” olarak bize dayatılanların kimliği üzerine bol malzeme barındırmaktadır.

Yazar ve şair olan değerli kişilerin esas mesleği devletlû olmaktı (sivil veya üniformalı memur). Sanat tercihlerindeki ketumiyetlerini sorgulayacak değiliz fakat mevcut zihniyet yapıları toplumu yok saydı, bu da bir tercihti ve onlar bunu suç ve sâbıkadan saymadı!

Siyasi kadro ile edebi çevre aynı sosyolojiyi ima ediyordu, aynı şeydi. Türkiye için XX.yy’ı rakip tanımaz, aman bilmez işte bu akıl şekillendirecekti ve bırakın rakibi, ortada çifte atacak merkep bile kalmamıştı.

Bu kısa giriş sonrası sadede gelmek uygun olur.

Öncelikle, Milli mücadele dönemi ve Cumhuriyet Dönemi edebiyatı yakıştırmasını gayet yakışıksız buluyoruz; çekinecek, utanılacak bir şey yok (hele bunca yıl sonra), şu işin doğru adını söyleyelim: Tek Parti Dönemi Edebiyatı!

Tek parti dönemi edebiyatı tek parti diktası kontrolünde, onun zevk, ihtiyaç ve tatmin unsurlarına bir cevap üretmek üzere tarihteki seçkin yerini almıştır. İktidar, nesir ve şiir türünden yarışmalar düzenlemiş, uygun bulduklarını -ki çoğu propaganda amaçlı siparişti- ödüle boğmuştur. Kadrolu yazar ve şairler dönüşümlü olarak ödül sağanağı altında inlemiştir! Bir ara nüans soslu aynı adlı bir dergi çıkarıldığı dahi görülmüştür.

Yukarıdan buraya Tek Parti Dönemi edebiyatı sözde aydın tipolojisi verilmeye çalışıldı, elbette yetersiz ama hiç dert değil, çünkü biz başka bir şey anlatmaya çalışıyoruz.

Sadece Halide Edip örneği üzerinden giderek bile belli kanaat sahibi olmak mümkündür ama biz öyle yapmayacağız, onu sıradan bir figür diye niteleyip geçeceğiz. Evet, yukarıda geçti; yarışmaları önemliydi, heyecan yanında para, ün, seçkinlik, statü, mebusluk, lâyüsellik sunuyordu; bundan özge tatmin mi bulunur.

II.

Yaban, Tek Parti Dönemi edebiyatındaki yerini muhkem tutmuştu, Partinin adıyla düzenlenen roman yarışmasında birincilik az şey değildi. Servet-i Fünûn romanlarındaki ortak özellik nasıl meslek ve para belirsizliği ise Tek Parti Dönemi edebiyatında bu ortak payda nefret olarak belirir. Halktan ve onun değerlerinden nefret! (Öncesi selef edebiyatın halkla fazla bir derdi olmamıştır). Nefret odaklı yazı çizi dünyasında özellikle çocuklardan nefret dikkat çekiyordu. Ne Yaban ne Çalıkuşu’nda tek bir güzel sevimli çocuk bulamazsınız (Yeşil Gece’de ise sövgünün kurumlaştığını görürüz). Bütün çocuklar sakat, sümüklü, yara bere içinde, hayvanlarla aynı karpuz kabuğunu kemiren uzaylı yaratıklar gibidir.

Yakup Kadri, Yaban’ı İncil’e göre mizanpe etmiş, her bölüm başına muharref İncil ayetleri koymuştu. Halide Edip ise anadan atadan Yahudi idi (ve şüphesiz Osmanlı geleneğinde asla aşağılanmamıştı) bu yüzden olsa gerek eserlerinde Tevrat dizaynı takip edilir ölçüde belirgindi. Ateşten Gömlek giydirme gayretleri, doğrusu halk için pek yerinde bir benzetmeydi. Erken dönem ve ellili yıllardaki sistem muhalifi tavrıyla ayrıca dikkatleri çekecekti.

Tek Parti Dönemi edebiyatı, rejime bir güzelleme olmakla beraber kalite (edebi değer) yönünden kardeş rejimlerdeki paralelliğe hiç de denk düşmeyen düşük bir grafik ortaya koymuştur. Bu meyanda Behçet Kemal vb. Kadrolu sofra müdavimlerini satırlarımıza konuk etmek tahammülfersa bir davranış olacaktır, özellikle kaçınıyoruz.

Cahit Sıtkı, İktidardaki partinin adıyla düzenlenen şiir yarışmasında birincilik kazanan Otuzbeş Yaş Şiiri’yle bize buz gibi bir korkudan başka ne söylüyor olabilir? O değil ama mısraları sökülüp getirildiği kaynağı iyi söyleyecek (Aşağıda bakacağız).

Yeri gelmişken... Tek Parti Dönemi edebiyatı ve öncekiler nasıl/niye bu ölçüde pervasız olabildiler? Hayır, topluma kustukları kini söylemiyorum; intihal (çalıntı) ve ölçüsüz iktibas (alıntı) diyorum. Bizce bunun basit bir sebebi var ve her basitlik gibi onları bitiren şey bu oldu: Köyden devşirilen “saf çocuğu masum anadolunun” mahreçli az sayıdaki seçme çocuk, onların mahir ellerinde dönüştürülüp amplaya domestique kalıba uygun sivil ve üniformalı memur halinde halkın üzerine salınmıştı. Bu akış yetmişli yıllarda değişmeye başlayacak ve onlar için “en istenmeyen senaryo” ortaya çıkacaktı. Kendine aşırı güvenmenin rehaveti sırasında Üsküdar’da sabah olmuş ve tavşan bayırdan aşma sahneli film, çoktan vizyona girmişti...

III.

Bu kısa “dokunma” sörfü olmaksızın aşağıdakilere edebi cenahta uygun yer rezerve etmek mümkün olmayabilirdi. İşte şimdi kısaca o acıtıcı temasta bulunup müvekkillerimizi tarihin çöplüğüne göndereceğiz, sifon çekmeye de kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum ki “barsak boşaltmak” bile siyasi hata ve cinayetlerin tasfiyesiyle ilgili üretilmiş bir deyim olarak sıkça kullanılmaktadır. Ayrıca ortada edeple ilgili pek bir şey görünmediği için sözkonusu övgü yüklü kelime terim ve deyimleri kullanmak hiç de yadırganmamalıdır.

*

Ömer Seyfettin, sadizm, ırza geç(il)menin sunduğu şehvet ve müstehcenliğin dehlizlerinde ölüseviciliğin zirvelerini oynayan Beyaz Lale adlı “seçkin” eserinde, Radko’nun kişiliğinde bize başka şeyler de tedai ettirmeyi başaracaktı. Tamam da bunun daha namuslusu G. Flaubert’in Kartopu’nda vardı! Tamam, eşzamanlılık özdeşlik olabilir, iktibas, esinlenme, etkilenme vs. de olabilir. Hatta apaçık “nazire” olamaz mıydı? Ki nazire “daha iyisini yazdım” iddialı bir edebi küstahlığın adıdır, Divan edebiyatı vazgeçilmezleri arasındadır.

Cahit Sıtkı, Otuzbeş Yaş Şiiri’nde soğuk ürperten korkutan şeyler söylüyor. Tamam da Valery zaten “Ne bu çakılan tabut ölen kim” diyor (Kıtanın biri olduğu gibi intihaldir).

Yahya Kemal, Açık Deniz’i, Hugo’nun Okyanus’undan uyarlamış desek, çok mu kalp kırarız!

Ahmet Hamdi, “Kurt nasıl ölülerle / Tırtıl nasıl meşeyle beslenirse / Biz de besleniriz”i olduğu gibi Wogner’den esinlenmiş. Ama o daha çok serpiştirme yöntemiyle temaları şiire yedirmiştir.

Ahmet Muhip’in Luis Aragon ile olan intihal teması da pek meşhurdur.

Orhan Veli, Edeuward’tan “Dağ başındasın / ... / İçmeyip de ne yapacaksın” aynen alınmış.

Oktay Rıfat ise Rambolt’tan takılmış. Perçemli Sokak, Tufandan Sonra şiirleri bu yolla mısralanmış (Çarmıha gerilmiş kişi imajı ve onun geri dönmesi).

Melih Cevdet ise daha çok Jak Prever çalışmış gibi... Garip Aile adlı şiir, Prever’in Lui I... Lui XIII’teki gibi I.Osman... III.Mehmet... II.Osman biçiminde sunulmuş.

İ. Berk, doğrudan Tevrat ve Rambolt’a gidiyor. “beni kendi ağzının öpüşleriyle öp” (Tevrat), “bağırıyordu bir kadın” (Rambolt).

Cemal Süreyya, “her şey geçti bende hah ha ha” (Aragon’dan nakarat, aynen). “günlerimle akşamlarımla / rim’le... rim’le seni beklerim”.

İV. 

Tek Parti Dönemi edebiyatı manyakça bir şaka gibi, tarihin bir şakası gibi, mahsusçuktan oluvermiş bir şey gibi... Bizimkisi de sosyal karşılığı bulunmayan(!), sırf tarihe kayıt düşmeye yarayacak son solukta şekillenen bir itiraz gibi... Adamlar alternatif mevlit dahi kaleme alabildi, Anti-Qoran (Kuran’a reddiye) bir Türk tarafından Paris’te yazıldı, teknik sebeplerle İstanbul’da basılamadı.

Seçki, güldeste, antoloji; “yararlı kitaplar, seçme eserler, ... eserlerinden seçmeler, ilk yüz eser, bin temel eser vb. Bunun öğrenci sosyolojisine yansıması basitçe şöyle olmuştur: Yaban romanını yıllık ödev olarak yapmadan orta ve liseden mezun olamazdınız! Özel günlerde aldığınız ödül eğer tükenmez kalem değilse, mutlaka Yaban veya Çalıkuşu olurdu. Ondan sonra gelsin bilmemkaçıncı baskılar, ençoksatanlar, acayyipokunanlar listesi!

Kitap listesi hazırlama ölçü ve mekanizması yukarıda değinildiği gibidir (İnsanın bir anlığına “şekil-a’daki gibi” diyesi geliyor). İşte bizim kısa, alçak ve manyakça kotarılmış edebi hikayemiz bundan ibarettir. “Edep bunun neresinde külliyen edepsizlik yâhu” vb. tepkileri de anlayışla karşılamaya hazırız. Bilindiği üzre Arapça bir kelime olan edeb, Arap kültüründe sofra kurallarını bildirir, sonradan sözde ve yazıda edep halinde terim kimliği kazanmıştır. Bizdeki edebin ise nasıl ve hangi yollarla neye karşılık geldiği, nelerin ifadesi olduğu -yine- yukarıda anlatılmaya çalışıldı. Aslında sövgü ve nefret dışında “onlar”ı bağışlamamız mümkündü ama onlar ortaya koydukları yerin dibine giresi performansla bu şansın dışında kaldı. Neydi o; şuydu o: Kalite!

Artık her alanda üstün eserler ortaya koyma zamanıdır, derdik ama şimdilerde seçkin kalemlerin kimilerini belirleyen şey; küresel güçler, şeytani akıllar, localar, cemaatler, cemiyetler, iktidaruslar, siyasi cenahlar, falanlar filanlar... Âh Türk’ün edebiyatı âh!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylas:

Yorumlar 1

2 / 5 (1 yorum)
Emre Nur Keleş Zavar
Emre Nur Keleş Zavar

Türk edebiyatı ve şairleri, yazarlarına verdiniz veriştirdiniz yazınızda bir iki benzer cümle ile Türk edebiyatının şairlerini yazarlarını ıntihalci ilan ettiniz de peki söyler misiniz dürüstlükle bu yazıda yer alan cümlelerin hepsi size mi ait bu kadar ağır iddialarla Türk edebiyatını gömdünüz.

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000
Bünyamin Çoban

Bünyamin Çoban

11 Yazı 1,420 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol