DÊRDVÎN’DE 9. GÜN
Güneşin en erken doğduğu, ve ilk aydınlattığı topraklarda gözlerimi açtım bu sabah… Balkona çıktım, herzamanki gibi aç karna bir sigara yakıp uzun zamandır hasretini çektiğim manzaranın seyrine durdum. Önce dört bir yanı kuşatmış gelincikler çarptı gözüme, Kızılın en saf, en dokunaklı hâliydi bu. Ufka kadar uzanan tarlalar, sanki usta bir ressamın fırçasından dökülmüş renklerle kaplanmıştı. Rüzgâr her estiğinde gelincikler dalgalanıyor, kırmızı bir denizin üzerinde görünmeyen akıntılar dolaşıyormuş hissi uyandırırdı bende. Sigaramdan bir nefes daha çekerken, diz boyu uzanmış ve gelinciklerin arasına serpilmiş Papatyalar bütün ahengi ile dikkatimi çekti. Beyaz taç yapraklarıyla güneşe dönmüş binlerce küçük yüz gibi dururlardı ovanın ortasında. Çocukluğumun yolları onların arasından geçerdi. Her adımda başka bir papatya eğilir, başka bir papatya doğrulurdu. Toprağın sessizliği içinde onların varlığı, hayatın bütün karmaşasına rağmen dünyanın hâlâ temiz ve masum bir yanı olduğunu hatırlatırdı insana. Ve en nihayetinde, bakışlarımın bulunduğum yere yakınlaştığını evin alt tarafında bulunan, etrafı sazlık ve yabani otlarla çevrilmiş “köyün en eski ve ilk çeşmesine değdiğinde anladım.
Biraz ilerisinde de bahçemizdeki ağaçlara daldım. Ağaçlar meyve bağlamış… Dutlar kararmış…Dalların kuytusuna yuva yapan kuşlar ise kuluçkaya yatmıştı… Bütün güzellikleri bir arada tutan Doğa ana ise, en görkemli giyisisi ile karşılamaya yelteniyordu, uzak diyarlardan dört nala gelen kavruk yaz aylarını, Bozkırın sarısı karışıyor ağır ağır yeşiline ovanın, eteklerine dağların. Ve böylesi günlerde mevsim değişiminin ayak sesleri duyulmaya başlardı. Bahar bütün ihtişamıyla son kez görünür, ardından yerini yavaş yavaş yaza bırakırdı. Bu bir savaş değil, bilakis bir devir teslimdi. Çiçekler, otlar, kuşlar ve ağaçlar sanki yaklaşan yazı karşılamak için hazırlanırdı. Doğa Ana, asırlardır yaptığı gibi yine en güzel elbisesini giyer, gelen mevsimi vakar ve zarafetle karşılardı. Bazı sabahlar vardır ki; insan yalnızca uyanmakla kalmaz, yıllardır özlemini çektiği bir zamana yeniden kavuşur. Dêrdvin’de geçirdiğim bu dokuzuncu sabah da öyleydi. Balkonun kenarında durup ufka baktığımda, karşımdaki manzarayı seyretmiyordum yalnızca; değim yerindeyse, çocukluğumun içinden geçiyordum. Dağlar aynı dağlardı. Rüzgâr aynı rüzgârdı. Güneş yine tüm görkemiyle aynı tepelerin ardından doğuyor, aynı vadilerin üzerine ışığını bırakıyordu. Değişen yalnızca bendim. Yıllar omuzlarıma çökmüş, şehirler hafızama karışmış, zaman yüzümde izler bırakmıştı. Fakat doğduğum coğrafya, bütün vakarıyla yerinde duruyordu. Köyüme oniki ay sonra geldim.
Ve bu gelişimin dokuzuncu günüydü. Geldiğimden beri amcaoğlum “Ayhan Sürgüt” ile adım atmadık yer bırakmadık neredeyse.
Tıpkı çocukluğumdaki gibi.
Bir zamanlar yalınayak koştuğumuz patikaları yeniden yürüdük. Çocuk aklımızla sonsuz sandığımız mesafelerin aslında ne kadar kısa olduğunu, buna karşılık insanın hafızasında ne kadar büyük yer kapladığını gördük. Dere kenarlarına indik. Asırlık meşe ağaçlarına ordan da, eski bağların arasından geçtik. Taş duvarların gölgesinde durup yıllar önce yaşanmış küçük hikâyeleri yeniden hatırladık. Bazen tek bir ağaç, bazen yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar, bazen de uzaktan görünen bir tepe; unutulduğunu sandığımız onlarca anıyı gün yüzüne çıkarıyordu.
İnsan büyüdükçe geçmişin geride kaldığını sanıyor. Oysa geçmiş hiçbir yere gitmiyor. Bir dut ağacının gölgesinde, terk edilmiş bir harman yerinde ya da çocukken oturduğun bir kayanın üzerinde sessizce bekliyor. Yıllar sonra geri döndüğünde bile seni tanıyor ve kaldığı yerden konuşmaya devam ediyor.
Bu dokuz gün boyunca en çok bunu hissettim.
Sabahları erkenden kalkıp köyün içinden yürürken zamanın iki ayrı nehir gibi aktığını düşündüm. Birinde bugün vardı; diğerinde ise çocukluğum. İkisi bazen birbirine karışıyor, bazen ayrılıyor ama hiçbir zaman tamamen kopmuyordu. Aynı sokaklardan geçerken hem bugünün adamı hem de dünün çocuğu olabiliyordum.
Kimi zaman bir tepenin başına çıkıp ovaya baktık. Uzakta uzanan sarılıkların arasında hâlâ baharın son yeşilliği görünüyordu. Fakat yine de Mevsim değişiyordu. Yaz, ağır adımlarla yaklaşıyordu. Toprak bunu herkesten önce biliyordu. Otlar biliyordu. Ağaçlar biliyordu. Kuşlar biliyordu. İnsan ise ancak dikkatle bakarsa fark edebiliyordu.
Doğanın en büyük bilgeliği belki de buydu.
Hiçbir şeyi aceleye getirmemesi.
Bir yaprağın büyümesi için gereken zamanı biliyor, bir meyvenin olgunlaşması için gereken sabrı gösteriyordu. Şehirlerde unuttuğumuz şey tam da buydu. Sürekli bir yere yetişmeye çalışırken, aslında hayatın en güzel tarafının yavaşlık olduğunu unutuyorduk.
Dêrdvin bana bunu yeniden hatırlattı.
Sabah güneşinin dağların ardından yükselişini izlemeyi... Rüzgârın yön değiştirişini fark etmeyi... Bir kuşun yuvasına dönüşünü seyretmeyi... Kararmış dutların altında gölgelenmeyi... Ve hiçbir yere yetişmek zorunda olmadan yürümeyi... Burada geçirilen bir gün, bazen şehirde geçen bir aydan daha dolu olabiliyor. Zira burada zaman harcanmıyor; aksine yaşanıyor. Akşamları köyün üzerine çöken sessizlikte, uzaktan gelen hayvan sesleri duyuluyor. Gökyüzü yavaş yavaş yıldızlarla doluyor. Gün boyunca güneşin altında kavrulan toprak serinlemeye başlıyor. İşte o saatlerde insan, dünyanın aslında ne kadar eski ve ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlıyor. Bizler gelip geçiyoruz. Kuşaklar değişiyor.
Evler yapılıyor, yıkılıyor. Çocuklar büyüyor. Yaşlılar birer birer eksiliyor. Ama dağlar yerinde kalıyor. Rüzgâr esmeye devam ediyor.Ve güneş her sabah yine bu toprakları ilk aydınlatan ışığını eksik etmiyor.Belki de insanın doğduğu yere duyduğu özlem bundan kaynaklanıyor. Çünkü doğduğu yer yalnızca bir mekân değildir. Orası, insanın ilk kez gökyüzünü gördüğü yerdir. İlk kez toprağa bastığı, ilk kez düştüğü, ilk kez sevindiği ve ilk kez hayal kurduğu yerdir.Bu yüzden Dêrdvin’de geçirdiğim günler bana bir yolculuktan çok, kendime dönüş gibi geldi.Yıllardır içimde taşıdığım o eski çocuğa...Gelinciklerin arasında koşan o çocuğa...Papatyaların arasından yol açan o çocuğa...Kararmış dutların dallarına tırmanan o çocuğa...Dağlara bakıp ufkun ardında başka dünyalar düşleyen o çocuğa...Esasında en çok neyi farkettim biliyor musunuz?Onca günün sonunda şunu anladım ki, insan bazen yüzlerce kilometre yol kat ederek yeni yerler keşfetmek yerine; doğduğu yere dönerek kendisini yeniden keşfedebilir.Ve ben bugün, köyümün topraklarında, çocukluğumun izlerini sürerken şunu bir kez daha gördüm:Bazı topraklar yalnızca üzerinde yaşadığımız yerler değildir.
Zira bu topraklar, ruhumuzu ömür boyu şekillendiren kutsal mabetlerdir,
Devran Sürgüt
26 Mayıs 2026
Yorumlar 1
Şahane bir yazı kalemine sağlık…
Teşekkür ediyorum amcam 👏
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.