MOR LEKELİ HATIRALAR 2
BÖĞÜRTLEN ZAMANI II.
İlk karşılaşmaların insan ruhunda nasıl bir iz bıraktığını çoğu zaman o an anlayamaz insan.
Hayat, en büyük kırılmalarını gürültüyle değil; fark edilmeyecek kadar ince sarsıntılarla başlatır. Bir bakışın içinden geçip gelen tanımsız ürperti, ansızın işitilen bir sesin kalpte bıraktığı açıklanamaz yakınlık, hiç tanımadığın bir yüzü yıllardır bekliyormuşsun hissi… Bunlar, ilk anda sıradan bir tesadüf gibi görünür. Oysa kader, çoğu kez en derin düğümünü sessizliğin içinde atar.
Zerdé o gün yayladan dönerken, ayaklarının altındaki sararmış otlar ve dikenlerle dolu dar patikayı değil; içinde usul usul değişen bir duyguyu da taşıyordu.
Önünde ağır ağır yürüyen koyunların boyunlarına asılı küçük çanlar, her salınışta havaya kırık bir ezgi bırakıyordu. Güneş, batıya eğilmeye başlamış; ovanın sarıya çalan yüzüne bu kez kızılın ağır, olgun ve hüzünlü tonlarını sermişti. Uzak tepelerin ardına doğru yavaşça çekilen ışık, gölgeleri doğuya doğru uzatıyor; ağaçların suskun siluetleri toprağın üzerine akşamın ilk hüznünü düşürüyordu.
Zerdé, güneşin dağların ardında kaybolduğu son ana kadar gözlerini ufuktan ayırmadı, son ışık huzmesi de dağın arka yamacına sarktığında usulca kaldığı yerden yürümeye devam etti.
Fakat içinde, bugüne kadar hiç bilmediği bir bekleyiş büyüyordu.
Kalbinin en tenha yerinde, daha önce kapısı açılmamış bir oda vardı sanki; karanlık, sessiz ve yıllardır kimse uğramamış kadar tenha… O gün, Sidar’ın bir anlık bakışı gelip o kapının eşiğinde durmuştu. İçeri girmiş miydi? Yoksa yalnızca kapıyı mı aralamıştı? Zerdé bunu bilmiyordu. Bildiği tek şey, içinde bir şeyin eski sessizliğiyle kalmadığıydı.
Akşam serinliği çökerken köy göründü.
Taş duvarlı evler, gün boyu içine çektiği sıcağı yavaş yavaş göğe salıyor; avlulardan tandır kokusu yükseliyor, bacalardan ince dumanlar göğe doğru usulca kıvrılıyordu. Çocuk sesleri dar sokaklarda yankılanıyor, kadınların avlulardan birbirine seslenişleri akşamın dinginliğine karışıyordu. Uzak bir damın üstünde tüneyen güvercinler, kanatlarını hafifçe silkerek geceye hazırlanıyordu.
Her şey yerli yerindeydi.
Her şey tanıdıktı.
Ama Zerdé, artık kendine bile bütünüyle tanıdık değildi.
Avlu kapısından içeri girdiğinde annesi tandırın başındaydı. Yüzüne yılların çizdiği ince çizgiler, sertliğin değil; sabrın izleriydi. Elleri ateşe alışmış, gözleri hayata…
Kadın başını kaldırıp kızına baktı.
Anneler, çocuklarının yüzünde söylenmeyeni herkesten önce okur.
Bir an sustu.
Sonra yumuşak ama dikkatli bir sesle sordu:
“Yorulmuşsun… güneş mi çarptı kızım?”
Zerdé kısa bir an durdu.
İnsan bazen içinde olup biteni anlatacak kelime bulamaz; çünkü bazı duygular dile gelmeden önce ruhta kök salar.
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Yok ana… sadece biraz rüzgâr vurdu.”
Oysa rüzgâr, yalnızca yüzüne değil; kaderine dokunmuştu.
O gece, gökyüzü Mezopotamya’nın kadim gecelerine yakışır bir cömertlikle yıldızlarını serdi.
Köy sustu.
Ocaklar söndü.
Kapılar kapandı.
Sesler çekildi.
Ama insan kalbi, gecenin sessizliğinde daha yüksek konuşur.
Zerdé damın üzerine çıktı.
Sırtını serin taş duvara yaslayıp göğe baktı. Uçsuz bucaksız karanlığın içine serpilmiş yıldızlar, sanki yeryüzünde unutulan duaların göğe asılmış ışıkları gibiydi. Hafif bir gece esintisi saçlarının arasından geçiyor; tenine değen serinlik, gündüzün yakıcılığını silerken içindeki yangına hiçbir şey yapamıyordu.
Gözlerini kapadı.
Ve o an, zihninde bir yüz belirdi.
Esmer bir yüz…
Sakin bakışlar…
Kaval sesinin içinden geçen ince bir hüzün…
Ve insana konuşmadan dokunan o tuhaf merhamet…
Kalbi, göğsünün içinde ansızın sıkıştı.
Çünkü ilk kez bir yabancının hatırası, kendi yalnızlığından daha yakın gelmişti ona.
Dudaklarının arasından belli belirsiz bir fısıltı döküldü:
“Kimdin sen?..”
Bu soru geceye karıştı.
Yıldızlar duydu.
Rüzgâr duydu.
Belki kader de duydu.
Aynı saatlerde, köyün öte yanında Sidar da uykunun kıyısına yanaşamıyordu.
Avlunun köşesinde, eski dut ağacının altına oturmuştu. Elindeki kaval dizlerinin üzerinde suskun duruyordu. Parmakları deliğine dokunuyor ama çalmıyordu. Çünkü bazı geceler, insanın içindeki ses, en sevdiği ezgiyi bile susturur.
Başını kaldırıp karanlığa baktı.
Gözlerinin önüne bir çift göz geldi.
Sessiz…
Dingin…
Ama içinde koskoca bir deniz saklayan gözler…
Sidar derin bir nefes aldı.
Hayatında ilk kez, bir insanı tanımadan özlemenin ne demek olduğunu hissetti.
Bu, aklın anlayacağı bir şey değildi.
Bu, kalbin ansızın seçtiği bir yoldu.
Ve kalp, seçtiği yolu çoğu zaman sahibine sormazdı.
Tam o sırada avlunun kapısı açıldı.
İçeri giren yaşlı adamın yüzü, sert zamanların içinden geçmiş taş gibi ağırdı. Bu, Sidar’ın babası hacı İsmail’di.
Bakışlarında oğluna duyduğu sevgi gizliydi; fakat hayatın sertliği, o sevginin üstüne kalın bir suskunluk örtmüştü.
Sidar’a baktı.
Sonra ağır bir sesle:
“Yarın sürüyü kuzey yamacına götürme,” dedi.
“Berzan'ların sınırına yaklaşma.”
Sidar başını kaldırdı.
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Niye?”
Yaşlı adamın çehresi bir anda karardı.
Gözlerinde, yıllar öncesinden kalmış kapanmamış bir yaranın gölgesi belirdi.
“Çünkü bazı topraklar ekinlerden ziyade…
yalnız kin büyütür.”
Sidar sustu.
Ama bilmediği bir şey vardı:
Bugün göz göze geldiği kız, işte o düşman sayılan ailenin kızıydı.
Ve kader, iki eski yaranın ortasına bir çiçek bırakmıştı.
Henüz kimse bilmiyordu.
Ama o çiçeğin kökü, toprağın en derinine doğru inmeye başlamıştı.
Uzakta, ay ışığının solgun aydınlığında böğürtlen çalıları sessizce salınıyordu.
Dallarındaki koyu mor meyveler, gece karanlığında neredeyse siyaha çalıyordu.
Tıpkı bazı aşklar gibi…
Dışarıdan yalnızca bir renk sanılan; ama içine girildiğinde, insana ömür boyu çıkmayan bir iz bırakan…
Yorumlar 2
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.