Hatırlanan Gelecek
İnsanlar bu dünyaya sonradan ütopya dediler. Çünkü hatırlamadıkları her şey onlara hayal gibi geliyordu. Oysa şimdi okuyacak olduklarınız yalnızca bir düş değil. Bir zamanlar yaşanmış olanın üzeri örtülmüş, bugüne kendini dayatan gerçeklikle karşı karşıyasınız.
Bir kadın, bu dünyanın içinden geçerken bir an durdu, hatırladı. Bir anne çocuğunun elini tutarken korkmadı. Kadınlar, sevdikleri ya da sevmedikleri için öldürülmezlerdi. Bir ilişki bittiğinde, kadının hayatı da bitmezdi. “Hayır” kelimesi bir tehdit değil, kişinin çizdiği bir sınırdı ve burada sınırlar tartışılmazdı. Bu dünyada aslında olağanüstü bir şey yoktu. Yalnızca aklın, vicdanın ve bilginin rehberliğinde ilerleyen bir yaşam hâli vardı.
Erkekler burada sınırları aşmayı bir egemenlik ya da güç sanmazdı. Çünkü gerçek anlamda güç, başkasının alanına izinsizce girebilmek değil, efendice geri çekilebilmekten geçerdi.
Kadınlar sokakta yürürken duydukları bir sesi tehdit gibi algılamaz, kimse arkasından geliyor mu diye bakmazdı. Korku, bu topraklarda kuşaktan kuşağa aktarılmamıştı. Kadınlar bedenlerini korunması ya da saklanması gereken bir şey olarak değil, kendi varoluşlarının doğal bir parçası olarak yaşardı.
Bir çocuk bu dünyanın içinden geçerken güvende olmanın bir ayrıcalık değil, insan olmanın en doğal hâli olduğunu gördü.
Bir topluluk bir ağacın altında oturmuş, tartışıyordu. Bu bir kavga hâli değil ellerinde kitaplar vardı. Biri bir düşünce ortaya atıyor, diğeri itiraz ediyordu. Kimse onun düşüncesine “yanlış” demiyor, neden böyle düşündüğüne odaklanıyordu. Burada fikirler bastırılmıyor, özenli ve işbirlikçi biçimde tartışılıyordu. Çocukların sözleri asla kesilmiyordu. Bu dünyada çocuk olmak, eksik sayılmak değil; henüz tamamlanmamış olsa da değerli olmaktı.
Kadın bir an durdu, kendi çocukluğunu düşündü. Soru soran çocukların susturulduğu, düşünen ve sorgulayan gençlerin “tehlikeli” sayıldığı, itaatin erdem sanıldığı zamanlara gitti. Bu dünyada gençler yalnızca yetiştirilmiyor, aynı zamanda büyümelerine de eşlik ediliyordu. Kimse hizaya sokulmuyor, kimseye birilerine boyun eğmesi ya da susması öğretilmiyordu.
Burada adalet yalnızca bir vaat değil, saat gibi işleyen bir ilkeydi. Hukuk, güçlülerin lehine eğilip bükülmüyor; liyakat, kim olduğuna değil ne yaptığına bakılarak tanınıyordu.
Kadın, kendi zamanında aydınlanmanın yarım bırakıldığını, duvarlara asılan fikirlerin hayata taşınmadığını, bilginin yalnızca süs gibi kullanıldığını hatırladı.
Oysa bu dünyada kimse “neden okuyoruz?” diye sormuyordu. Çünkü okumamak, karanlıkta kalacağını bilmek ve bunu kabullenmek demekti.
Silahlar, bombalar da yoktu. Çünkü savaş, bu dünyanın hafızasında bir yöntem olarak hiçbir zaman yer edinmemişti. Gücün yalnızca bilgiyle, ilerlemenin ise barışla mümkün olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Ekonomi burada bir ayrım aracı değildi. Hiç kimseye yoksulluk kader olarak öğretilmemişti. Alt ve üst diye sınıflandırılan hayatlar yoktu. Refah, birilerinin sırtına basılarak yükselmiyordu.
Çocuk sordu:
“Burası neden bu kadar sakin?”
Kadın bir an durup etrafına baktı.
Çünkü bu sakinlik sessizlikten değil, adaletten doğuyordu.
Zaman onları geri çağırmaya başladığında kadın biliyordu:
Bu dünya yok olmamıştı.
Sadece bilmekten korkanların gürültüsünde bastırılmıştı.
Çocuk gülümsedi; sanki cevabı biliyormuş gibi.
“Hatırlasak,” dedi, “yeniden bu dünya gerçek olur mu?”
Gerçek olması için yaşanması değil, sadece hatırlanması gerekiyor dedi kadın.
Bu dünyanın kaderi henüz yazılmamıştı; yarım bırakılmıştı.
Zaman, onları bulundukları yerden değil, hatırlamanın içinden çekip aldı.
Kadın ve çocuk kaybolsa da bu dünya bir yerlerde kaldı.
Bir çocuk soru sorduğunda susturulmadığında,
Bir genç düşündüğü için dışlanmadığında,
Bir kadın “hayır” dediğinde hayatta kaldığında,
Bir toplum bilimi korkulacak değil, tutunulacak bir yol saydığında...
İnsanlar buna yine ütopya diyecek.
Ama bilenler anlayacak:
Bu bir hayal değil.
Bu, yarım bırakılan aydınlanma tamamlandığında yeniden kurulacak olan dünyanın adıydı.
Yorumlar 5
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.