Öykü

GÜN YÜZÜ

20 dk okuma 57 okunma
GÜN YÜZÜ
       GÜN YÜZÜ
 Sabahın ilk ışıklarıyla kasvetli bir havaya açtı gözlerini Zehra.
Boş boş bakındı uzunca bir süre tavana.
Yanına döndü sonra, yatağın boş tarafına uzandı eli.
Alışamıyordu bir türlü bu yalnızlığa.
Neden ben, demek geldi içinden
Sanki dünyada dert verecek kimse kalmadı da bir tek beni buldu yaradan diyordu, isyan edercesine haykıran iç sesi.

Tövbe ederek çıktı hemen yataktan, suçluluk duydu sonra düşüncelerinden. Her ne kadar adil bir paylaşım yapmadığını düşünse de inancı tamdı Rabbine. Vardır elbet bir bildiği diyerek telkin etmeye çalıştı hislerini.

Çocukları okul için hazırlaması gerekiyordu oradan da hastaneye geçecekti. Eşi için temiz çamaşır ve sevdiği kurabiyeleri akşamdan hazırlamıştı.

Çocukları uyandırıp
Üzerlerini giyinmelerine yardım etti kızının saçlarını tarayıp ördü. Önceki kadar olmasa da özenle taktı tokalarını.
Kahvaltılarını yaptırdı aceleyle

Kendisi giyinmeyi de bakım yapmayı da bırakalı çok olmuştu. Ne bulduysa giyindi, saçlarını topladı. Son zamanlarda en özenli sayılabilecek bakımı saçlarını taramak olmuştu.
Çocukları çıkardı dışarı çantalarını sırtlandı kapıdan çıkacakken çantayı hatırladı.
Hastane çantasını unutuyordu az daha. Bir telaşla dönüp onu da aldı. Çocukların elinden tutup hızlı adımlarla okulun yolunu tuttu.
Çocuklar mutsuzluğu her hallerinden belliydi. Ama onların dertleriyle dertlenecek durumda değildi, görmezden geldi umursamaz bir tavırla.

Bir sokak ötedeki okulun giriş kapısına kadar bıraktı çocukları. İçeri girip diğer velilere laf anlatacak durumda değildi.
Hızlıca otobüs durağına yöneldi durağın yanındaki gişeden kartını doldururken cüzdanındaki faturalar dikkatini çekti, ödenmesi gereken faturalar.
Nereden de gelmişti bütün bunlar başına daha bir ay öncesinde; arkadaşlarıyla öğlen gezmesi, alışveriş ve akşam yemeğine ne yapacağıydı, dertleri. “Ne güzel dertlerim varmış” dedi, derin bir ah çekerek.
Otobüse bindi, iş saati olduğundan hayli kalabalıktı. Yer bulamadı tıkış tıkış otobüste, ayakta gitti. Hastane durağında indi.
Hızlı adımlarla hastaneye eşinin odasına çıktı. Eşi daha iyi görünüyordu Zehra‘yı görünce gözleri parladı.
“Sevdiğin elmalı kurabiyelerden getirdim” dedi yüzünde bezmiş bir ifadeyle komodinin üzerine bırakırken kutuyu.
Eşi elini tuttu, çok yoruldun biliyorum bütün yük sana kaldı, keşke destek olan birileri olsaydı ya da benim ailem, derken başını eğdi mahcup bir edayla.
Zehra daha fazla tutamadı kendini odayı dolduran hıçkırıklarla hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ses çıkarmadan izledi eşi.
“Araba da yok, çok zorlanıyorum çocuklar yordu biraz da, ödevleri dertleri bitmiyor biliyorsun, senlik bir durum değil” diye mahcubiyetini gösterdi Ahmet’e.

Ahmet hiç kıyamazdı Zehra’ya. Her konuda yardım eder destek olurdu ona. Hem eş, hem anne, hem baba şefkati gösterirdi. Oysa şimdi bu hastane odasında bir de kendisi yük olmuştu ona. Neyse ki maddi sıkıntıları yoktu.
Geçirdiği o elim kazadan sonra felçli kalmıştı. Bu halde nasıl ailesinin başında kalacaktı, nasıl çocuklarına babalık yapacaktı, oğluyla nasıl futbol oynayacak, kızıyla nasıl bisiklete binecekti.

Zehra  elini yüzünü yıkayıp geldi. Yeniden oturdu Ahmet’in yanına, kurabiye kutusunu açtı Ahmet’e uzattı. Havayı yumuşatmak için sağdan soldan konuşmaya başladı. Tam o sırada kayınvalidesi geldi. Bir anda Zehra’nın tüm havası değişti tabii Ahmet’in de. 
Haksız değillerdi.
Ahmetin annesi bu kazadan Zehra’yı sorumlu tutuyordu. Zaten en baştan beri Zehra’yla evlenmesini istememişti. Sonuçta kendileri köklü bir aileydi ve Zehra yetiştirme yurdunda büyümüş kimsesiz bir kızdı. Oğlu iyi aile terbiyesi almış iyi eğitimli bir kızla evlenmeliydi, hem Zehra torunlarına annelik de yapamazdı ona göre.
Ne dediyse oğlunu Zehra’dan vazgeçirememiş oğlunu kaybetmemek adına mecburen rıza göstermişti evlenmelerine. Gelini olsa da fikri değişmemiş gönlü bir türlü ısınamamıştı Zehra’ya. Sürekli laf sokar Zehra‘yı küçük düşürmeye çalışır onu her fırsatta rencide etmekten geri durmazdı.
Ahmet bu durumdan çok rahatsız olur ikisinin arasında kalır Zehra’ya mahcubiyetini nasıl göstereceğini şaşırırdı.

Kayınvalidesi Ahmet’in yanındaki koltuğa oturdu Zehra’yı görmezden gelircesine sohbet etmeye başlayı.
Zehra pencerenin önüne bir sandalye çekip dışarıyı izlemeye başladı.

Hastanenin giriş kapısına bakıyordu pencere Zehra dışarıyı izlemeyi, insanlar hakkında kendi kendine yorum yapmayı uğraş edinmişti. Burada yapacak başka bir şey yoktu. 
Kayınvalidesiyle arasına bir duvar çeker onu görmemek adına saatlerce izlerdi, telaş içinde oradan oraya koşuşan insanları.

O günse dikkatini yeni doğumdan çıktığını düşündüğü bir aile çekmişti. Kundakta bebekleriyle taksiye binip oradan uzaklaştılar. Bu kısacık görsel Zehra‘nın derin düşüncelere dalmasına sebep olmuştu.
Acaba anne babası nasıl insanlardı onu sevmişler miydi. Nasıl bir bebekti annesini yormuş muydu. En önemlisi mutlu olmuş muydu küçük bir kız çocuğuyken.

Bunların hiç birini hatırlamıyordu.
Çocukluğu sadece kasvetli yetimhane duvarlarından ibaretti.

Belki de kayınvalidesi onu sevmemekte haklıydı. Gerçekten de çocuklarına iyi bir anne olamıyordu. Görmediği, tatmadığı sevgiyi, hissetmediği aile sıcaklığını çocuklarına hissettiremiyordu.
Kendisini hiçbir zaman gerçek bir anne gibi hissedemedi ya da anneliğin nasıl bir şey olduğunu bilmediğinden kendini yeterli göremedi.
Henüz dört yaşındaydı o yetimhane odasına girdiğinde.
Anne babası trafik kazasında ölmüş kendisi de korumaya alınmıştı.
Oradaki günlerini düşünmek hatırlamak istemiyordu. Zihni kapatmıştı adeta üzerini göstermiyordu, karanlık bir kuyuydu orası.
Bazen rüyalarında ortaya çıkıyordu sevgisiz, ruhsuz, duygusuz suratlar.
Hasta yatağında bir tutam sevgi için yalvaran gözlerle bakışları gelirdi rüyalarına, ve o ruhsuz kalpler aldırış etmeden ışığı kapatıp giderlerdi rüyalarında bile.
Kendisi de ruhsuz duygusuz olmaktan çok korkuyordu sevmek sevilmek, bunlar sonradan öğrendiği duygulardı.
Okul arkadaşları ne kadar da şanslıydı. Okul çıkışı anneleri beklerdi kapıda, sevgiyle kucaklar çantasını alırlar sırtından elini şefkatle tutarlardı. O kadar ulaşılmaz bir şeydi ki bu yetimhane çocukları için. Ama o çocuklar bunun kıymetini bilmez sürekli şikayet ederlerdi hayattan.
Zehra liseyi zoraki tamamladı. İçinde hiç okuma isteği yoktu, hiçbir şeyden keyif almıyordu mutsuz bir çocukluk ve genç kızlık dönemi geçirmişti. Tek isteği bu soğuk duvarlardan kurtulabilmekdi.
Liseden sonra bir işe yerleştirildi ve bir evi oldu, tek gözlü de olsa kendisine ait bir yuva.
O soğuk ruhsuz duvarlardan kurtulmuştu sonunda.
Resmi bir kurumda memur olarak çalışıyordu,
Ahmet’le burada tanışmışlardı.
Ahmet çalıştığı kurumda yüksek bir mevkideydi. İyi eğitim almış sevilen bir mühendisti, şube müdürü olarak görev yapıyordu.
Zehra Ahmet’in tanıdığı bütün kızlardan farklıydı. Onu merak etti, hayata hep en güzel yönünden bakıyor ve hiç bir işten şikayet etmeden, disiplinli bir şekilde çalışıyordu.
Ahmet gönlünün de kendisi kadar güzel olduğunu düşündüğü Zehra’yı daha yakından tanımak istedi.
Öğle yemeklerinde yanına oturarak sohbet etme şansı yakaladı.
Zamanla yakınlaşmaya başladılar.
Zehra ilk defa sevmeyi sevilmeyi kendisi için endişelenen birisinin varlığını hissediyordu. Daha öncesinde hiç böyle hissetmemişti. Onu beğenen çocuklar olmuştu lisede ama o hep uzak kalmıştı onlardan. Tarık adında bir genç  Zehradan çok hoşlanıyordu ama Zehra kendisini asla sevilmeye layık bulmuyor sevilebileceğine inanmıyordu. Acıyordu sanki diğer çocuklar ona, öyle hissediyordu.
Ama artık kendisi bir bireydi, bir işi ve evi vardı kimse ona acımazdı. Bu sebeple Ahmet’ten kaçmadı sevilmenin sevmenin nasıl bir duygu olduğunu onunla hissediyordu.

Ahmet annesine kız arkadaşı olduğunu söylediğinde mutluluktan ne yapacağını şaşırmıştı önce yaşlı kadın.
Arkasından hemen soru yağmuruna tutmuştu; Kimdir, nerelidir hangi okullarda okumuştur. Ailesi ne işle meşguldür.
Bunların hiç birine cevap veremedi Ahmet.
Annesi kimsesiz olduğunu duyunca sinirden elleri titremeye başladı.
Ahmet tabii ki biliyordu ailesinin hemen kabul etmeyeceğini, biraz tanıyınca seveceklerdi Zehra’yı, hatta annesi olmayan kııznın yerine koyardı kim bilir.
“Zehra şimdiye kadar tanıdığım hiçbir kıza benzemiyor. Gönlü tok, yüreği güzel, samimi ve candan. Diğer kızlar gibi gösteriş meraklısı değil. Ufacık şeylerden mutlu olmayı biliyor, tanısan sende çok seversin” diyerek anlatıyordu.
Annesi ne kadar direndiyse de vazgeçiremedi Ahmet’i çaresiz Zehra‘yla tanışmayı kabul etti.
Zaten önyargıyla başlamıştı tanımaya, sohbet ilerledikçe de Zehra’yı eğitimsiz ve görgüsüz olarak etiketledi.
Ahmet’e “sana ne kızlar bulurum bu kız, ne sana ne de ailemize göre değil” diyerek soğutmaya çalışsa da Ahmet’i vazgeçirememişti.

Çaresiz kabul ettiler evlenmelerini.
Evlendikten sonra mümkün olduğunca görüşmemeye çalıştılar. Her görüşmelerinden sonra huzursuzluk çıkar Zehra uzun bir süre depresyona girerdi.
Bu sebeple Ahmet ikisini görüştürmemeye özen gösteriyordu.
İlk çocuk doğunca Zehra çalışmamaya karar verdi. Sonra ikinci çocuk derken Zehra iyice ev hanımı olmuş, çocuklarıyla ilgileniyordu. Bu durumdan memnundu ailesine çocuklarına vaktinin tamamını verebiliyordu. Mutluydu kayınvalidesinin gölgesine rağmen.

O gün Zehra’nın doğum günüydü. Ahmet pasta almış hediyelerle onu şımartmaya hazırlanıyordu. Ama annesi Zehra’ya bu gününü ona zehir etmek istercesine Ahmet’i arayıp hasta olduğunu, kendini iyi hissetmediğini söylüyordu. “hastaneye götür beni” diyordu ağlamaklı ses. Ahmet “babam götürsün anne. Biliyorsun bu gün özel bir gün” deyince; annesi tamam ben ambulansı arayıp öyle gideyim dedi. Ahmet’i hassas yerinden yaralamaktı amacı. Ahmet tamam geliyorum dedi çaresiz bir sesle.
Zehra doğum günü pastasını kesmek üzereydi, çocuklarla masada kaldı. Zehra’nın hevesi kursağında kalmıştı her zamanki gibi.
Hemen dönerim dönüşte keselim olmaz mı diyerek bir öpücük kondurdu Zehranın alnına, anahtarları alıp çıktı telaşla.
Zehra gözyaşları içinde hiçbir şey söyleyemeden kaldı öylece.
Bu durum Ahmet’in kalbini yaralamıştı yol boyunca aklını toparlayamadı. Hata mı yapmıştı acaba, annesine nasıl hayır diyebilirdi. O kadar acı bir durumdu ki kendini köşeye sıkışmış hissediyordu. Gözünün önünü görememeye başladı ve malum kaza gerçekleşti. Arabayla bir direğe çarpmış sonrası gözünü hastanede açmıştı.
Gözlerini açmıştı ama bacaklarını hissetmiyordu.
Annesi ise tüm bunlar yetmez gibi, kazadan dolayı da Zehra‘yı suçluyor yine onu rencide etmekten keyif alıyordu adeta.
Zehra bu düşüncelere dalıp gitmiş çevresinde olan biteni duymuyordu. Bir an odada çoğalan kalabalık seslerle düşünce dünyasından sıyrıldı. Doktorlar gelmişti kontrol için.

O doktorlar arasında Zehra’nın liseden arkadaşı Tarık da vardı.
Burada karşılaştıklarında Tarık’ın eski duyguları yeniden canlanmıştı. Zehra’ya yine aynı sıcaklıkla davranıyordu.
Zehra artık evli biriydi buna saygı duysa da gönlüne söz geçiremiyordu.

Durum hakkında bilgi verirken Tarık‘ın alakası ve Zehra’ya yakınlığı kayınvalidesinin dikkatinden kaçmadı.
Aradığı fırsat eline geçmişti
Tarık odadan çıkarken Zehra’ya bir şeye ihtiyacı olursa arayabileceğini söyleyerek telefon numarası yazılı bir kağıt uzattı, kayınvalidesi bunu gördü.
Bu fırsatı kaçıramazdı hemen Ahmet’e olayları bire bin ekleyerek anlattı.

Olabilir miydi?
Ahmet bu duruma çok üzüldü Zehra’ya bir şey belli etmedi.
Biraz gözlemlemek istedi Zehra’yı.
Çok güveniyordu bu konuda ona.

Zehra çocukların okul çıkışına geç kalacağım diyerek Ahmet’le vedalaşıp oradan ayrıldı. Kayınvalidesi o gün Ahmet’le kalacaktı.
Yine rutin işler, çocukları okuldan almış ödevlerini yaptırmış sabah yeniden hastanenin yolunu tutmuştu.
Bu sefer gittiğinde Ahmet’te bir tuhaflık vardı, eskisi gibi bakmıyordu gözleri, suçlayıcı ve soğuktu bakışları.
Yine doktorlar geldi her zamankinden farksızdı. Tarık yine ilgi ve alakasıyla Zehra’nın gözlerinin içine bakıyordu. Bu sefer artık bu ilgiyi Ahmet de fark etti. Annesi doğru söylüyordu demek, demek bu hastanede görüşüyorlardı annesi öyle söylemişti. Hem doktorun ilgisinden de belliydi .Zehra elbetteki tanıştırmıştı Tarık‘la eşini ama Tarık’ın gözündeki sevgi dolu bakışları Ahmet şimdi fark ediyordu. Annesine göre Zehra da ona karşı boş değildi. Ahmet ayağa kalkamazken ne yapsaydı, gençliğini sakat bir adamın ömrüne mi adasaydı. Artık beynini kemiren bu düşüncelerle uyuyamıyor, Zehra’ya karşı sürekli kendini dolduruyordu.

Ahmet kararını vermişti oturup konuşacaktı Zehra’yla. Annesi ona bakardı Zehra yeterince acı çekmişti hayatı boyunca ve artık bu sakat adama katlanmak zorunda değildi. Onunla güzel günler geçirmiş iki de evlatla taçlanmıştı mutlulukları.

Ama onun da bir kalbi vardı, gencecik sağlıklı bir kadındı. Ondan ömrünü kendisine feda etmesini isteyemezdi, onu özgür bırakmalıydı.
Ertesi gün cesaretini toplayıp Zehra’ya ayrılmak istediğini söyledi.
Zehra’ önce inanmak istemedi ama son birkaç gündür çok soğuk davranıyordu amlamsız şekilde. Bir şeyler vardı bilmediği.
“Neden” diye sordu.
Ahmet, artık onunla ömrünü geçiremeyeceğini, annesiyle kalmak istediğini söyledi. Zehra çocuklarıyla kalabilirdi kendisi annesiyle yaşayacaktı. “Çalışmana gerek yok düzenini bozma, ben seninle aynı evde yaşamak istemiyorum, buradan çıkınca anneme geçeceğim ve boşanma işlemlerini başlatacağım. Bundan sonra buraya gelmene de gerek yok, çocuklarla ilgilen sen” diyerek arkasını döndü Zehra’ya.
Zehra neye uğradığını şaşırmıştı.
Yaşadığı onca sıkıntının üzerine bir de bu eklenmişti. Gün yüzü göstermemeye yeminliydi sanki kader ona.
Gözyaşları içinde eve döndü. Çocukları okuldan aldı. Yemek yapmak gelmedi içinden. Önceden kalan yemeklerle doyurdu çocukları. Kendisi tek lokma yiyemedi.
Yine depresif bir ruh haliyle karşı karşıya kalmıştı. Odasına kapandı saatlerce ağladı.
Sabaha karşı kalktı ve Ahmet’e şu sözleri yazdı.

SEVGİLİM
Leyla ile mecnun bizi görseydi
Hayranlıkla bakar gıpta ederdi
Sevdamız dillerden dile gezerdi
Nazara mı geldik yoksa sevgilim

Nerede kalbimi çalan sözlerin
Lâl olmuş konuşmaz artık dillerin
Şimdi eller gibi bakan gözlerin
Yeniden aşk dolu baksa sevgilim

Hani yaradandan bendim dileğin
Saçımın teline fedaydı serin
Şimdi eller gibi bakan gözlerin
Yeniden aşk dolu baksa sevgilim

Unutamam seni hep aklımdasın
Hem şuur halimde hem uykumdasın
Uyanıp baksam ki sen yanımdasın
Bütün bunlar rüya açıksa sevgilim

Bu sözleri yazdı masamın başında gözyaşları içinde sabahı etti.
Sabaha karşı dalmış olmalı ki alarmın sesiyle uyandı. Çocukları okula götürmesi gerekiyordu, çocukları aceleyle hazırladı, anahtarı cebine koyarken paltosunun cebinde bir kağıt fark etti. Bu Ahmet’in yazısıydı ne yazmıştı, heyecanla açtı Ahmet ona şöyle bir şiir yazmıştı.

Gitmek istiyorsan git güle güle
Engel olmam sana haddim değildir
Gözümün yaşları dönse de sele
Kal diyemem sana haddim değildir

Başkası yerleşmiş ben artık durmam
Aşkla çarpan kalbin benim değildir
Beddua edemem olursun duam
İsyan etmem hakka haddim değildir

Zifiri karanlık kaldı düşlerim
Gözlerime uyku mübah değildir
Güneşten ışık çal zindan gönlüme
Doğ diyemem sana haddim değildir

Gelmesen de yine seni beklerim
Her özlemin sonu vuslat değildir
Seherde Sedanı Hak’tan dilerim
Senden dinleyemem haddim değildir

Zehra neye uğradığını bilemedi
Merdivene çöktü tekrar tekrar okudu şiiri.
Bir dizesine anlam vermiyordu. “Başkası yerleşmiş kalbine” diyordu.
Böyle bir şey yoktu ve böyle birşeyi nasıl düşünenilirdi. Önce kızgınlık ve öfke kapladı içini, sonrasında hafif bir tebessümle demek bu yüzden ayrılmak istedi demek böyle bir şey düşündü diyerek bir umut ışığı yayıldı gözlerine.
Hemen yanına gidip konuşmalıydı Ahmet’le.
Çocukları okula bırakıp hemen durağa koştu. Yol bitmek bilmiyordu. Yine ayaktaydı ama hiç de şikayetçi değildi.
Sabırsızlıkla Ahmet’e söyleyeceği şeyleri düşünüp durdu kafasında.
Hastane durağında indi yağmur başlamıştı ama ıslanmıyordu Zehra.
Yüreği zaten sırılsıklamdı, gözlerinde yaş kalmamıştı. Hızlı adımlarla girdi hastane kapısından.
Merdivenleri çıkarken de dua ediyordu kayınvalidesi orada olmasın diye.
Ahmet’in odasının katına geldiğinde kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Biraz durup soluklandı nefesini yokladı, sakin görünmeliydi.
Kapıyı çaldı Ahmet gel deyince kapıyı utangaç bir edayla sanki yabancı birinin odasına girer gibi açtı.
Ahmet Zehra’yı görünce önce gözleri parladı, sonra hemen ciddi bir tavır takındı yapmacık. Zehra böyle bir kız değildi, yapmazdı aklı kalbiyle sürekli savaş halindeydi.
Zehra’ya sormak en iyisiydi. Gitmek istiyorsa yüzüne söylemeliydi bunu. Bu düşüncelerle toparlanmaya çalıştı. Tabi sadece yorganı üzerine çekebildi.
Zehra adımlarını çekinerek atıyor bir taraftan da odayı gözleriyle süzüyor, kayınvalidesi orada mı diye yokluyordu. Kayınvalidesini görmeyince bir rahatlama geldi adımları güçlendi. “Rahatsız etmedim umarım” dedi kısık bir ses tonuyla.
Ahmet; “tabii ki hayır, neden geldin artık gelmene gerek yok demiştim.” Derken bile hüzünlüydü gözleri, kızgınlık değil de kırgınlık hakimdi sözlerine.
Zehra uzatmadan söze başlamalıydı kayınvalidesi gelmeden. Müsaade isteyip yanına oturdu. Ahmetin ellerini avuçlarına aldı sıcacıktı. Ahmet’in yüreği şefkâtle dolmuştu bir anda. Ağlamamak için kendini zor tuttu. “Yorgun görünüyorsun” dedi Zehra, hemen konuya giremedi. Ahmet “bütün gece hiç uyuyamadım, yorgun görünmem normal”dedi.
Zehra cebinden akşam yazdığı şiiri çıkarıp okudu. Ahmet yüzünü duvara döndü duymak istemiyordu bu sözleri, duygusallığı had safhadaydı zaten, bir de ağlayıp Zehra’nın gözünde küçülmek istemiyordu. Şiir bitti sonra Ahmet’in şiirini çıkardı onu okumaya başladı.
Ahmet yine duymuyor gibi yapıyordu.
O içini yakan dizeyi bir daha okudu. “Bana doğruyu söyle Ahmet bu ne demek” dedi. Ahmet istemeyerek döndü yüzünü işte o an öfke vardı yüzünde.
Zehra söze devam etti nasıl böyle bir şey düşünebilirsin diyerek cevap bekleyen edayla sustu, Ahmet’in gözlerine bakarak.
Ahmet “doktor Tarık dedi, aranızda olanları biliyorum, ve sana kızmıyorum, gençsin güzelsin, sakat bir adama bakıcılık yapmanı isteyemem senden”dedi. Zehra; “bunu nasıl düşünürsün bana bunu nasıl yakıştırırsın” diyerek ağlamaya başladı. Ahmet de zaten yakıştıramıyordu Zehra yapmazdı ama annesi de görmüştü mektuplaşıyorlardı. Bunu duyunca Zehra iyice kendini kaybetti lanet okumak geldi o kadına içinden ama yapmadı. Ahmet’e sarıldı sadece sarılıp öylece kalmak istedi huzur bulduğu yer onun kollarıydı. “Tarık’ı tanıyorsun eski bir arkadaş o kadar ve arkadaş olarak yardımcı olmaya çalışıyor hepsi bu mektup felanda yok” diyerek cebinde kırışmış telefon numarası yazılı kağıdı çıkardı ızattı Ahmet’e “her hangi bir dırumda çekinmeden arayabilirsin değerli kardeşim” yazıyordu. Hepsi buydu. “Yardım etmek isteyen bir arkadaş sadece” dedi. “Biliyorsun yalnız seni sevdim ve sadece seni severek öleceğim. Sen beni istemesen de. Dilersen yine evimize gelme ama ben hep senin eşin olacağım. Evimize gelirsen de sana bebeğim gibi bakacağım. Yeter ki evimize gel aile olalım yine. Çocuklarını babasız evimizi çatısız bırakma”.
Ahmet’in aklı iyice karışmıştı, Zehra zaten annesinin söylediği gibi biri değildi. Evet. O da yalan söylememişti bir mektup vardı ama çok masum bir nottu. Zehraya haksızlık ettiğini anladı. Yüzüne elini uzattı gözyaşlarına dokundu hiç kıyamazdı sevdiğine. Zehra olanca gücüyle sarıldı Ahmet’e Ahmet Zehranın kokusunu çekti içine doyasıya, saçlarını okşadı, koklayarak öptü ıslak saçlarını. Kalbi nasıl da telaşlıydı. Sanki ilk elini tutuğu günkü heyecanı hissetti yeniden, kalbinde ve bedeninde. O anda bir kıpırtı hissetti, ayağının kıpırdadığını farketti. Heyecanla yorganı kaldırdı ayaklarına baktı. Zehra’ya “ayaklarım ayaklarım oynadı az önce” dedi sevinçle.
Zehra bütün kasvetli havadan sıyrılmıştı bir anda. Hemen koşup hemşirelere haber verdi, doktorlar geldi. Ahmet ayağını oynatıyordu artık.
Doktorlar bu duruma nadir rastlansa da olabiliyor diyerek Zehra ve Ahmet’in mutluluğunu paylaştılar.
Zehra nın gözleri ışıl ışıldı.
Ahmet’te yeniden doğmuş gibi hissediyordu.
Bütün hayatı yeniden sunulmuştu ona.
Zehradan özür diledi “sana böyle bir şeyi kondurmamalıydım ama duygusal olarak çok farklı bir boyuttaydım biliyorsun” diyerek gönlünü almaya çalıştı.
Zehra şimdi de mutluluktan ağlıyordu
Hemen tahliller kontroller yapıldı
Geçici bir felç olduğu anlaşıldı, artık geride kalmıştı kabus dolu günler.
Ahmet tekrar, tekrar Zehra’ya mahcubiyetini dile getiriyordu. “Sen beni aylardır bir gün bile yalnız bırakmadın evine çocuklarına sahip çıktın bense sana haksızlık ettim. Annemle artık daha mesafeli olacağım elbette o da anadır yüz çevirmek yakışmaz ama senden tamamen uzak tutacağım aramıza girmesine izin vermeyeceğim” diyerek gönlünü alıyordu.
Zehra ise eve dönecekleri ve yeniden mutlu bir aile olacakları günlerin hayalini kurmaya başlamıştı çoktan.
Paylas:

Yorumlar 1

5 / 5 (1 yorum)
Zahir Baran
Zahir Baran

Harika bir hikaye ve devamındaki şiir emeğine sağlık 👏👏

Gül YAZICI
Gül YAZICI

Çok teşekkür ederim hocam 🙏🌼

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000
Gül YAZICI

Gül YAZICI

13 Yazı 489 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol