Öykü

GÜLTAÇ

9 dk okuma 78 okunma
GÜLTAÇ

Uzak dağların dahi tipiden görünmediği günlerdendi. Sabahın erken bir vaktinde, güneş; ki zar zor gökyüzünde görülürdü, cama vurup da evi aydınlattığı ilk an yatağından kalktı. Kardeşlerini bir bir kontrol etti. Hepsi uyuyordu. Parmak uçlarında yürüyerek odadan, kapıyı gıcırdatmamayı başararak çıktı. Hafifçe kapıyı kapadıktan sonra tekrar etrafı kolaçan etti. Anne ve babasının olduğu odanın kapısı aralıktı. Ağır adımlarla oraya doğru yürüdü. Annesi derin uykudaydı. Babası ise yoktu. Belli ki ya gece gelmemişti, ya da çok daha erken av ya da tomruk toplamaya çıkmıştı.

Babasının evde olmamasına çok mutlu oldu. Çünkü bu kara kış aylarında, evin boyunu aşan karlara çıkmasına hiç izin vermiyordu. Elinden geldiğince de kızıyordu. Hayatı boyunca aslında hiç kızamamış, kıyamamıştı. Erzurum’un güneyinde, soğuk mu soğuk, az haneli bir köydelerdi. Palandöken’e uzak olsalar da Erzurum’un olanca buzu, soğuğu köylerinde de vardı. Köy kış zamanı ıssızdı. Ne olur, ne olmaz diye babası çıkmalarına izin vermiyordu. Şu zamana kadar köylerinde ayı görmemişlerdi ama kurdu, tilkisi hep iniyordu. Bir de tepelerde arada sırada çığ da düşüyordu.

Bu tehlikelerin dışında babası Gültaç’a hiç kıyamıyordu da. Öyle ki annesi Gültaç’a hamileyken, Doğu’da her erkeğin, oğlum olsun beklentisi varken, babası hep kız istemişti. Hatta babası: “Eğer böyle ak bir kız doğur da doğurduğun gün senin başına şu dağlardaki gülleri toplayıp taç yapayım” demişti annesine. Öyle de yapmıştı. Gültaç tarlada doğduğu gün, babası akşamına gidip dağlardan gülleri toplayıp, karısına güllerden taç yapmış, kızının adını da Gültaç koymuştu.

Gel gelelim o gün babası yok diye Gültaç, kendini karlara attı. Bir o yana, bir bu yana koştu. Buzlu yerlerde koşa koşa kaydı. Evdeki; bir bölümü kırık leğeni alıp hafifçe tepelerden kaydı. Tam artık kendinden geçercesine eğlenirken, uzaktan bir kadının geldiğini gördü ve apar topar eve koştu.

Şalvarı ve üstü sırılsıklamdı. Bunu gören annesi; ona bağırdı, kızdı. O da üşütmemek için annesinin ısıttığı suyu alıp, hızlıca banyoya gitti yıkandı. Elleri kolları soğukla oynamaktan mosmor olmuştu. Yıkandıkça eski beyazlığına dönmüştü. Yıkanması bittiği an kapıya doğru geldiğinde, içeride bir kadının sesini duydu. Hemencecik üstünü kalın bir şeylerle giyinip, mutfağa koştu. Ocakta kaynayan çayı bardaklara döktü, sonra birkaç adım atıp, oturma odasında kim var diye baktı. Babası da gelmişti. Ona da bardağını koydu.

Bardağının yanına da babasının sevdiği kıtlama şekerini de uzunca haliyle tepsiye koyup, odaya doğru yürüdü.

Babasının elinde bir fotoğraf vardı, kadın da ona bir şeyler anlatıyordu. O an odaya girdiğini gören babası:

-“Heh işte! Gültaç’ım da geldi. Gel kızım otur” dedi ve çayları siniye koydurduktan sonra yanına oturttu.

Kadın, Gültaç’ı baştan ayağa bir süzdükten sonra: “Tü tü tü tü maşallah. Çok da güzelmiş. Yaşın kaç kızım senin?”

Gültaç cevap vermedi. Annesi de babasının gözlerine bakıp, onay aldıktan sonra konuşmaya başladı:

-“Ablam 24 oluyor bu sene.”

-“E biraz geç kalmamış mı? Kızım sen evlenmek için gecikmedin mi? Evde mi kalacaksın?”

Gültaç yine suskun kaldı. Bir de başını öne eğdi, öylece durdu. Babası sözü aldı:

-“Gültaç benim kıymetlim. Bizim buralar biliyorsun zordur. Annesine, bana hiç zahmet de çektirmedi. Ben de onu gözümden sakındım. Diğer kızlarım da öyle ama Gültaç başkadır. Eversem erken everirdim ama biz erken everildik de noldu? Kızım inşallah iyi bir adama gelin gidecek, vakti gelince. Geç kalmadık şükür”

-“Okuttunuz mu kızı?”

-“Yok göndermedim.”

-“Türkçesi var mı?”

-“Yok anlar ama konuşamaz. Okula gitmediğinden. Ben bile askerde öğrendim biliyorsun. Ne hanım, ne Gültaç, ne diğer çocuklarım, oğlanlar hariç Türkçe bilmiyorlar.”

-“Şimdi bey. Gelelim asıl söze. Bak sana fotoğrafı verdim. Bu da Erzurumlu, yiğitçe bir delikanlıdır. Vaktinde gurbete gitmiş. İstanbul’da kendi hayatını oturtmuş. Yaşı da geldi gelecek. Bizim de köyden komşuları oğlu. Namuslu, eli yüzü düzgün, evine bağlı, evi çekip çevirecek, eşine iyi avrat olacak bir kız arıyorlar. Ben de sizin köylü Mihman’ın hanımı Zelal’den duydum, senin kız varmış. O da anlattı, gözün gibi bakarmışsın. Maşallah gördüm

de çok da güzel, hanım kız olmuş. Ben derim ki, bak oğlan bu. Gelin bu kızı, bu oğlana gelin edelim. Gitsin İstanbul’da yuvasını kursun, evi barkı olsun, balalara karışsın.”

-“Vallaha iyi dersin, hoş dersin de, bu adamı tanımayız etmeyiz. Dediğin gibi iyi midir? Nerden bilek?”

-“Ben konuştum. Senin kızdan da bahsettim. Olurunuz varsa, biletlerinizi de ayarlayacak, sizi İstanbul’da ağırlamak ister. Gidip görün. Nerede yaşayacak? Nasıl bir adam? Gözünüzle görün. Gönlünüz de ısınırsa, kızın da oraları severse, sende he dersen olur bu iş.”

Biraz daha konuştuktan sonra kıtlama şekerinden büyükçe bir parça koparıp, ağzına da çaydan büyükçe bir yudum aldıktan sonra babası Gültaç’ın gözlerine baktı. Sonra da kadına dönüp:

-“E olur bakalım. Hele bir konuş.”

Kadın konuşma bittikten sonra köyden ayrıldı. O gece evde derin bir sessizlikle geçti. Zaten dışarıda da tipi hayli artmıştı. Elektrikler de gidince, gaz lambasını yakıp, sessizce oturdular. Arada babası bir iki türkü söyledi. Sonra herkes erkence yattı

Ertesi sabah, daha saat öğlene varmadan, kapıları çalındı. Gelen, dünkü kadındı. Elindeki üç bileti gösterdi ve konuşmaya başladı:

-“Bak bey. Bu hem senin, hem hanımının, hem de Gültaç’ın biletleri. Yarın akşama Erzurum’dan otobüsünüz kalkacak. Akşam sekize alındı. Hazır edin de gidin görün. İnşallah hayırlara vesile oluruz da bu akça kıza bir yuva kurmuş oluruz dedi.”

Ertesi sabah erkenden yola koyuldular. İki saate yakın bir yol çekip, Erzurum’a vardılar. Babası, sürekli kızına bakıyordu. Otogara yakın bir yerde cağ kebabı yapan lokantayı gördü. “Haydi” dedi “şurada bir cağ kebabı yiyek de öyle binek şu otobosa”

Cağ kebabını yediler, otobüse bindiler. Gece, hayli ayazdı. Üstlerine kalınca giyindiler. Otobüs kapalı olsa da içi çok soğuktu. Seher olana dek buz gibi otobüste yol yaptılar. Sabahsa dağların arasından sızan güneş, Gültaç’ın yüzüne vurunca uyandı. Yolu izledi. Saatler saatleri kovaladı. En nihayetinde İstanbul yazısını görünce heyecanla annesinin koluna vuruverdi. Annesi aniden uyandı. Kızgın kızgın baktı. Gültaç, annesine dönüp:

-“Bak ana, İstanbul”

Trafiğin zoruyla bir saat kadar sonra Boğaz Köprüsü’nden geçtiler. Kış günü, masmavi denize yukarıdan bakmaya hayran kaldılar. Gültaç, belki de biraz da bu sebepten İstanbul’dan kalmaya ısınıvermişti. Bir saat kadar daha gittikten sonra, ayakları şiş halde otogara vardılar.

Otogar’da kapkara, uzunca boylu bir adam, üstünde gri bir palto, altında eskimiş bir pantolonla onları karşıladı. Birbirlerine bakıp, kim bu acaba diye merak ettiler. Adam yanlarına yanaştı:

-“Babam hoş gelmişsen. Ver alam valizini. Zahmet ettirmeyek sana” dedi.

-“Hoş gördük, hoş gördük de sen kimsin?”

-“Babam ben Allahın emriyle kızına talip olan Gazanfer.”

-“Lo Gazanfer.”

-“He Gazanfer babam. Hoş gelmişsen. Ana sen de hoş gelmişsen. Hele buyurun taksi şurada.”

-“Hoş gördük de bize fotoğrafta başka adam gösterdiler. Sana hiç benzemez.”

-“Yok babam o benim biraz eski fotoğraf. Bibimgillerde bir o vardı.”

-“Yahu oğul. Oradaki adamın gözleri renkli senin kahve, oradaki adam kısaca sen maşallah dağ kimin. O fotoğraftaki sen değilsen.”

-“Babam benem. Haydi siz de yorgunsanız. Sizi otelinize koyak sonra yemekte konuşuruz.”

Taksiyle otogardan, otele gittiler. Otele varana kadar kimseden ses çıkmadı. Otele vardıklarında da orta düzey bir şehir otelinde olduklarını görünce, babası anlamıştı. Ne adam o fotoğraftaki adamdı, ne de o kadar varlıklıydı. Ama elden ne gelsin.

Yerleştikten sonra aşağıya inip, adamla buluştular. Yemek yediler, konuştular. Adam anlattı, babası da Gültaç da dinledi. En nihayetinde bir iki gün orada kaldılar. Sonra köye dönemezden önce, adamla anlaşıp, gel Erzurum’a iste, nişanı, düğünü yap, telli duvaklı al kızı, öyle getir buraya dendi.

Erzurum yolunda Gültaç yola bakıp dalıyor, babası Gültaç’a bakıp bakıp dalıyor, düşünüyordu. Fukaralık, kızı köyde kalıp, evde sürüneceğine, evini barkını kurup, şehirde belki daha rahat yaşayabilecekti. Bu kabullenmek zorundaydı. Hanımı da zaten böyle demişti.

Üstüne bir de darısı inşallah diğer kızların da başına diye eklemişti. Yol uzadı gitti. Ertesi günün ışıklarında Erzurum’un soğuğu otobüste hissedilmeye, uçsuz bucaksız beyazı gözleri kör edip kapatmaya başlamıştı. Gültaç, birazdan köyüne varacak, son kereler oralarda gezecek, çeyizini toparlayacaktı.

Paylas:

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000
Galip Uçar

Galip Uçar

12 Yazı 928 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol