Öykü

Apartmanda Olağanüstü Hâl

13 dk okuma 60 okunma
Apartmanda Olağanüstü Hâl

Apartmanda Olağanüstü Hâl

 

Bizim apartmanda yıllardır büyük mesele dediğin şey, en fazla üçüncü kattaki Nermin Hanım’ın turşu bidonunun taşması ya da ikinci kattaki Fikret Abi’nin kapının önüne bıraktığı terliklerin apartman içinde “kimin estetik anlayışına saldırı” sayılacağı tartışmasıydı. Onun dışında sakin, kendi hâlinde, duvarları ince ama komşuluk bağı kalın bir apartmandık.

 

Sabahları giriş katı yeni silinmiş sabun kokardı, öğlene doğru Nermin Hanım’ın kavurduğu soğanın kokusu bütün binaya dağılırdı. Akşam olunca da herkes aynı cümleyi farklı tonlarda söylerdi:

 

“Kim yine asansörü açık bırakmış?”

 

Bizim apartman düzenimiz buydu. Biraz şikâyet, biraz dedikodu, biraz çay, biraz “aman komşuyuz işte” sabrı.

 

Her şey, eski yöneticimiz Selami Bey’in yazlığa gitmesiyle başladı. Selami Bey apartmanın başına bugüne kadar gelmiş en sakin yöneticiydi. Aidat toplayamadığı zaman bile insanlara kızmaz, sadece listeye küçük bir yıldız koyardı. Fakat o yıldız öyle sıradan bir yıldız değildi. Apartmanda herkes bilirdi ki Selami Bey’in aidat defterinde adının yanında üç yıldız birikirse, dördüncü yıldızdan önce kapına gelip “Müsaitsen bir çayını içeyim” derdi. O çayın sonunda aidat verilirdi. Çünkü Selami Bey, insana borcunu değil, vicdanını hatırlatırdı.

 

Yazlığa gitmeden önce apartman girişinde küçük bir toplantı yaptı. Toplantı dediğim de kapı önünde denk gelen herkesi durdurup konuşmasıydı.

 

“Ben on beş gün yokum,” dedi. “Aidatlar aksamasın. Birinin ilgilenmesi lazım.”

 

Herkes bir anda yere bakmaya başladı. Mert telefonunu kurcalıyor gibi yaptı. Fikret Abi ayakkabısının bağcığını kontrol etti ama ayakkabısı zaten cırt cırtlıydı. Nermin Hanım elindeki pazar poşetini sanki diplomatik evrak taşıyormuş gibi iki eliyle kavradı. Kapıcı İsmail ise paspası o kadar dikkatli sıkmaya başladı ki paspas o an dile gelseydi “Abi ben temizim artık” diye yalvarırdı.

 

Selami Bey sonunda girişteki küçük taburesinde oturan Hüseyin Amca’ya döndü.

 

“Hüseyin Abi,” dedi, “sen şu aidatları bir toparlayıversen?”

 

Cümle buydu. Bütün felaket bu kadardı.

 

Ama Hüseyin Amca’nın kulağına bu cümle şöyle gitmiş olmalıydı:

 

“Hüseyin Abi, apartmanın kaderi senin ellerinde. Düzeni kur. Disiplini sağla. Gerekirse tarih yaz.”

 

Ertesi sabah apartmanın giriş kapısına kocaman bir kâğıt asılmıştı. Kâğıdın üstünde kırmızı kalemle, bastıra bastıra yazılmıştı:

 

YÖNETİM GEÇİCİ OLARAK DEVRALINMIŞTIR.

APARTMANDA YENİ DÖNEM BAŞLAMIŞTIR.

KURALLARA UYMAYANLAR ÖNCE UYARILACAK, SONRA YİNE UYARILACAKTIR.

İMZA: HÜSEYİN KARA

GEÇİCİ YÖNETİCİ

 

Altına da küçük bir madde eklenmişti:

 

Kapı önlerinde ayakkabı, terlik, poşet, saksı, boş damacana ve duygusal yük bırakmak yasaktır.

 

“Duygusal yük ne?” diye sordu Mert, kâğıdı okuyunca.

 

Hüseyin Amca taburesinden ağır ağır kalktı.

 

“Her kapının önünde bir şey var oğlum. Ayakkabı var, terlik var, eski gazete var. İnsan bunları görünce yoruluyor. Bu da duygusal yük.”

 

Fikret Abi hemen kendi kapısına koştu. Bir dakika sonra apartmanı inleten bir ses duyuldu:

 

“Benim terlikler nerede?”

 

Hüseyin Amca sakindi. Fazla sakindi. Bu kadar sakin olmak genelde ya haklı insanların ya da bütün delilleri yok etmiş insanların hâliydi.

 

“Depoda,” dedi.

 

“Niye depoda?”

 

“Görüntü kirliliği.”

 

“Hüseyin Amca, onlar benim yazlık terliklerim.”

 

“Fikret, yazlık terlik dediğin yazlıkta olur. Şehremini’de ocak ayında kapı önünde duran terliğin mevsimle ilişkisi kesilmiştir.”

 

Fikret Abi ağzını açtı, kapattı, sonra tekrar açtı.

 

“Onlar aile yadigârı.”

 

“Aile yadigârıysa salona koy, çerçevelet. Merdiven boşluğu müze değil.”

 

Bu ilk darbeydi. Apartman bunu henüz sindiremeden ikinci kararname geldi. Öğleye doğru asansörün içine yeni bir kâğıt asılmıştı:

 

**ASANSÖRDE TELEFONLA KONUŞMAK YASAKTIR.

İZİN VERİLEN CÜMLELER:

 

1. Geldim.

2. İndim.

3. Kapıdayım.

4. Sonra ararım.

   BUNUN DIŞINDAKİ TÜM KONUŞMALAR MERDİVENDE YAPILACAKTIR.**

 

Bu madde beşinci kattaki Mert’e doğrudan savaş ilanıydı. Çünkü Mert asansöre bindiği an telefonla konuşmazsa asansörün çalışmadığına inanırdı. Hatta bir keresinde asansörde yalnızken bile “Alo kanka, şimdi şöyle oldu…” diye konuşmaya başlamış, telefonu çalmadığı hâlde kendi kendine tartışmıştı.

 

Akşam üstü Mert yine telefondaydı.

 

“Ya kanka, ben sana olayı anlatayım. Şimdi kız bana dedi ki—”

 

Asansör birinci katta durdu. Kapı açıldı. Hüseyin Amca içeri girdi. Elinde küçük bir düdük vardı.

 

Mert konuşmaya devam etti:

 

“—ben de dedim ki mesele senin dediğin gibi değil…”

 

Hüseyin Amca düdüğü öyle bir öttürdü ki Mert’in gözleri büyüdü, telefon kulağından kayıp neredeyse ceketinin içine girecekti.

 

“Amca ne yapıyorsun?”

 

“Kuralları uyguluyorum.”

 

“Düdük mü aldın?”

 

“Evde vardı.”

 

“Niye vardı?”

 

“Torun geçen sene hakem olacağım diye tutturmuştu. Çocuk vazgeçti, ben değerlendirdim.”

 

Mert telefonu kapatmadan önce arkadaşına dönüp fısıldadı:

 

“Kanka sonra ararım. Apartmanda darbe oldu.”

 

O günden sonra Mert asansörde konuşmamaya çalıştı. Fakat konuşmamak onun bünyesine ters geldiği için kendine yeni bir yöntem buldu. Asansöre bindiğinde telefonunu açıyor, ekrana bakıyor, dudaklarını oynatmadan kaşlarıyla konuşuyordu. Hüseyin Amca bunu da fark etti.

 

“Kaşlarınla mesaj mı atıyorsun sen?”

 

“Yok amca, yüz egzersizi.”

 

“Beşinci kata kadar yüz egzersizi olmaz. Spor salonuna yazıl.”

 

Üçüncü gün işler iyice resmileşti. Hüseyin Amca kapıcı İsmail’e bir telsiz verdi. Daha doğrusu telsize benzeyen, üzerinde uzay gemisi çıkartmaları olan, yeğeninden kalma eski bir oyuncaktı. Tuşuna basınca bazen cızırtı geliyor, bazen de ince bir çocuk sesiyle “Kaptan, meteor geliyor!” diye bağırıyordu.

 

İsmail telsizi eline alınca boş boş baktı.

 

“Hüseyin Abi, bu çalışıyor mu?”

 

“Çalışmasa da disiplin sağlar. Önemli olan görüntü.”

 

“Abi ben bununla kime ulaşacağım?”

 

“Bana.”

 

“Sen zaten girişte oturuyorsun.”

 

“Olsun. Teknolojiye ayak uyduracağız.”

 

İlk telsiz anonsu sabah saat onda yapıldı.

 

“Merdiven-1, Merkez konuşuyor. Durum nedir?”

 

İsmail paspasın sapına yaslandı.

 

“Merkez kim?”

 

“Benim oğlum, Hüseyin.”

 

“Abi sen üç metre yanımdasın.”

 

“Prosedürü bozma. Durum nedir?”

 

“Normal.”

 

“Normalin tanımını yap.”

 

İsmail birkaç saniye düşündü.

 

“Kimse bağırmıyor, kimse düşmemiş, pazar poşeti yok.”

 

“Güzel. Üçüncü kat sahanlığında şüpheli bir cisim bildirildi.”

 

“Abi o Nermin Hanım’ın turşu bidonu.”

 

“Turşu bidonu da olsa sahipsiz bırakılamaz. İçindeki salatalıklar apartman sorumluluğunda mı?”

 

Tam o sırada Nermin Hanım kapısını açtı.

 

“Hüseyin Bey, benim turşumdan ne istiyorsunuz?”

 

“Ben turşuya karşı değilim Nermin Hanım, düzensizliğe karşıyım.”

 

“Turşu düzensizlik değildir. Turşu medeniyettir.”

 

“Kapının önünde bekleyen medeniyet, zamanla işgale dönüşür.”

 

Nermin Hanım ellerini beline koydu.

 

“Benim turşum işgalciyse sizin tabureniz ne?”

 

Apartmanda kısa bir sessizlik oldu. Bu çok tehlikeli bir soruydu. Çünkü Hüseyin Amca’nın taburesi yıllardır giriş kapısının yanında durur, apartmanın yarı resmî güvenlik noktası gibi çalışırdı. Herkes o tabureye saygı duyardı. Hatta kargo görevlileri bile paketi bırakırken tabureye doğru hafifçe başını eğerdi.

 

Hüseyin Amca yutkundu.

 

“Benim taburem hizmet noktası.”

 

Nermin Hanım gülümsedi.

 

“Benim turşum da fermente kültür noktası.”

 

Bu cevap apartmanda gün boyu konuşuldu.

 

Fakat asıl kriz çöp saatiyle patladı. Hüseyin Amca dördüncü kararnameyi akşam astı:

 

ÇÖP ATMA SAATİ: 20.00 - 20.15

20.16’DA ATILAN ÇÖP, ERTESİ GÜNÜN ÇÖPÜDÜR.

ERKEN ATILAN ÇÖP, KARAKTER ZAAFIDIR.

 

Dördüncü kattaki Emine Teyze, ertesi akşam saat 20.19’da elinde çöp poşetiyle aşağı indi. Hüseyin Amca tam kapının önünde belirdi. Nereden çıktığı belli değildi. Adam sanki apartman duvarlarından buhar gibi süzülüyordu.

 

“Emine Hanım,” dedi. “Dört dakika geçmiş.”

 

“Evladım, çorbanın altını kapatıyordum.”

 

“Kural kuraldır.”

 

“Mercimek çorbası yaptım.”

 

“Mercimek çorbası da apartman düzeninden üstün değildir.”

 

Emine Teyze gözlüğünü burnunun ucuna indirdi.

 

“Hüseyin, sen mercimek çorbasının ne olduğunu unutmuşsun. O çorba bazı evlerde yemek değil, aile büyüğüdür.”

 

Bu cümleyle birlikte apartmanda muhalefet resmen doğdu. Adını da Mert koydu:

 

“Mercimek Cephesi.”

 

Mercimek Cephesi’nin ilk toplantısı Nermin Hanım’ın evinde yapıldı. Masada çay, poğaça, zeytinli kek ve Hüseyin Amca’nın son dört kararnamesinin fotokopileri vardı. Mert fotokopileri dosyalamıştı. Hatta başlık bile atmıştı:

 

Hüseyin Dönemi: İlk On Beş Gün ve Baskı Mekanizmaları

 

Fikret Abi söze girdi.

 

“Ben terliklerimi istiyorum.”

 

Nermin Hanım başını salladı.

 

“Ben turşuma siyasi suçlu muamelesi yapılmasını kabul etmiyorum.”

 

Mert elini kaldırdı.

 

“Ben asansörde en azından duygusal durumumu ifade etmek istiyorum.”

 

Emine Teyze ağır ağır konuştu:

 

“Benim çöpüm çorbama bağlıdır. Çorba kaynıyorsa çöp bekler. Bu kadar basit.”

 

Kapıcı İsmail de mutfak kapısından çekinerek seslendi.

 

“Ben telsiz istemiyorum. Dün yanlışlıkla düğmesine bastım, çocuk sesi ‘Meteor geliyor’ dedi. O korkuyla kovayı devirdim.”

 

Herkes bir süre düşündü. Apartmanda isyan etmek kolay değildi. Çünkü isyanın sonunda yine aynı merdivenlerden inip çıkacak, aynı asansörde karşılaşacak, aynı kapı önünde “hayırlı akşamlar” diyecektiniz. Bizim apartmanda kavga bile komşuluk mesafesini aşamazdı.

 

Sonunda Nermin Hanım masaya vurdu.

 

“Selami Bey’i arayacağız.”

 

Selami Bey görüntülü arandı. Yazlıkta, şezlongda oturuyordu. Arkasında deniz vardı. Öyle rahat görünüyordu ki apartmanın yaşadığı krizi anlatırken herkes biraz daha sinirlendi.

 

Nermin Hanım durumu anlattı. Selami Bey önce anlamadı. Sonra Mert kararnameleri kameraya tuttu. Selami Bey’in yüzü ciddileşti, ardından kahkahaya boğuldu.

 

“Ben Hüseyin Abi’ye sadece aidatları toplasın dedim!”

 

Fikret Abi kameraya yaklaştı.

 

“Selami Bey, benim terlikler depoda rehin.”

 

“Ne rehini Fikret?”

 

“Bilmiyorum, müzakere süreci başlamadı.”

 

Ertesi gün apartman toplantısı yapıldı. Herkes giriş katta toplandı. Hüseyin Amca kravat takmıştı. Elinde defteri, yanında oyuncak telsiz, cebinde düdük vardı. Kendini savunmaya hazır görünüyordu. Hatta o kadar hazırdı ki sanki apartman değil de Birleşmiş Milletler karşısında konuşacaktı.

 

Selami Bey telefondan bağlandı.

 

“Hüseyin Abi,” dedi, “sen yönetici olmadın. Sadece aidatları toplayacaktın.”

 

Apartmanda derin bir sessizlik oldu.

 

Hüseyin Amca önce defterine baktı. Sonra kararnamelerin asılı olduğu panoya. Sonra da cebindeki düdüğe.

 

“Yani…” dedi yavaşça, “ben biraz fazla mı ciddiye aldım?”

 

Mert dayanamadı.

 

“Amca, apartmana olağanüstü hâl ilan ettin.”

 

Fikret Abi ekledi:

 

“Benim terliklerim sürgünde.”

 

Nermin Hanım, “Turşum zan altında,” dedi.

 

Emine Teyze elindeki çöp poşetini kaldırdı.

 

“Bu poşet de dört dakikadır ifade vermeyi bekliyor.”

 

Hüseyin Amca’nın yüzü birden yumuşadı. İlk defa o sert yönetici hâli dağıldı. Defteri kapattı, kravatını gevşetti.

 

“Ben kötü bir şey yapmak istemedim,” dedi. “Selami yokken apartman dağılmasın dedim. İnsan yaşadığı yere sahip çıkmalı diye düşündüm. Hem ne bileyim, insan emekli olunca işe yarayacak bir şey arıyor.”

 

Bu son cümle apartmanda havayı değiştirdi. Çünkü herkes Hüseyin Amca’nın sabah akşam girişte oturmasını alışkanlık sanırdı. Oysa belki de adam, biri ona bir görev versin diye bekliyordu. Yanlış anlamıştı ama iyi niyetle yanlış anlamıştı. Biraz da fazla düdüklü yanlış anlamıştı.

 

Nermin Hanım ilk yumuşayan kişi oldu.

 

“Hüseyin Bey,” dedi, “apartmana sahip çıkmak güzel şey. Ama biz burada askerî birlik değiliz. Benim turşu da düşman değil.”

 

Mert gülümsedi.

 

“Ben asansörde konuşmayı azaltırım. Ama tamamen susarsam psikolojim bozulur.”

 

Fikret Abi başını eğdi.

 

“Ben de terlikleri içeri alırım. Ama haftada bir havalandırma hakkı istiyorum.”

 

Emine Teyze son noktayı koydu:

 

“Çöp saati iyi fikir. Ama mercimek çorbası özel durum sayılsın.”

 

Hüseyin Amca bir süre herkese baktı. Sonra yavaşça cebinden düdüğü çıkardı ve masanın üstüne bıraktı.

 

“Tamam,” dedi. “Bundan sonra kararname yok. Rica var.”

 

Apartmanda hafif bir alkış koptu. Mert bunu hemen telefona almak istedi ama Hüseyin Amca göz ucuyla bakınca telefonu cebine koydu.

 

“Alışkanlık işte,” dedi.

 

O akşam apartman girişinde küçük bir barış sofrası kuruldu. Nermin Hanım zeytinli kek getirdi, Emine Teyze büyük bir tencere mercimek çorbası yaptı, Fikret Abi depodan kurtardığı terliklerini elinde taşıyarak geldi. Terliklere o kadar özenle davranıyordu ki sanki iki yaşlı akrabasını huzurevinden çıkarmış gibiydi.

 

Kapıcı İsmail oyuncak telsizi masaya bırakırken düğmesine yanlışlıkla bastı.

 

Telsizden cızırtılı bir çocuk sesi yükseldi:

 

“Kaptan, meteor geliyor!”

 

Bir an herkes sustu. Sonra Hüseyin Amca gayet ciddi bir yüzle telsizi eline aldı.

 

“Merkez konuşuyor,” dedi. “Meteor beklesin. Çorba içiyoruz.”

 

İşte o an bütün apartman kahkahaya boğuldu.

 

O günden sonra bizim apartmanda düzen tamamen sağlandı mı? Hayır. Mert hâlâ bazen asansörde kendini tutamayıp “Kanka çok kısa anlatacağım” diye başlayıp beş kata bir roman sığdırıyor. Fikret Abi terliklerini arada kapının önüne kaçırıyor. Nermin Hanım’ın turşu bidonu zaman zaman sahanlığa hava almaya çıkıyor. Emine Teyze ise çöp saatine genellikle uyuyor ama mercimek çorbası varsa saat kavramını mutfakta bırakıyor.

 

Hüseyin Amca mı?

 

O hâlâ girişteki taburesinde oturuyor. Ama artık önünde kararname değil, küçük bir kutu duruyor. Kutunun üstünde şöyle yazıyor:

 

Aidat kutusu.

Lütfen zamanında atınız.

Atamıyorsanız çayla geliniz.

 

Bizim apartmanda kimse bunu kural saymıyor. Ama herkes gülümseyerek okuyor.

 

Çünkü o on beş günlük olağanüstü hâl bize şunu öğretti: Bir apartmanı ayakta tutan şey sadece aidat, temizlik ya da çöp saati değildir. Bazen yanlış anlaşılmış bir görev, sürgünden dönen bir çift terlik, zan altında kalan bir turşu bidonu, duygularını asansöre sığdıramayan bir genç ve tencere dolusu mercimek çorbası da binayı ev yapan şeylerdendir.

Paylas:

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000
Sedat Polat

Sedat Polat

8 Yazı 428 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol