3 GÜL / GÜLSÜM
GÜLSÜM
Sabahları böyle erken uyanmayı hiç sevmezdi. Hele ki haftanın ilk günü, nefret ederdi sabahlardan. Yorganı üzerinden yavaş yavaş soluna doğru attı. Bir gözü kapalı olarak odayı tek gözüyle süzdü. Her şey yerli yerindeydi. Uyuduğu vakti hatırlamıyordu. Hatta yatakta olduğunu dahi kestirememişti. Kendi kendine: “Helal olsun be! Yatağı bulabilmişim” dedi.
Hafif bir hareketle doğruldu, oturur pozisyona geldi. Beyaz tülün ardından dışarıya baktı. Apartmanlar, hep apartmanlar. Hepsi de yerinde duruyordu. Mahalle eski bir mahalle olsa da evler yakın zamanda yenilendiği için ve nasıl başarıldıysa; bulunduğu sokağın tamamındaki evler tamamen yenilendiği için, mahalle eski olsa da evler yeniydi. Yeni olduğu kadar da grilerdi. Nasıl da pazartesiye yaraşır bir görüntüydü bu. Eskiye özlem duyayım dese, o da olmazdı. O evlerin tamamı eskiden de griydi ama daha açık griydi. Şimdi tek farkı yeni gri ve yenilenmiş olmalarıydı.
Yine yavaş hareketlerle bacaklarını yere uzattı. Ellerini saçının üzerinde gezdirdi ve at kuyruğu yaparcasına bir yerde avuç içinde saçlarını sıkıştırdı. Gözlerini kapadı kısa bir süre, tekrar açtı. Bunu yaparken kafası öne eğik, sırtı kambur pozisyondaydı. Gözlerini açtığı an dik durdu. Tekrar gözlerini kapattı. Burnundan derince bir nefes çekti, ağzından hızla üfledi. Sonra bir derin nefes daha. İçerisinde biraz tuttuktan sonra bu sefer hafifçe dışarıya saldı nefesini. Gözlerini açtı. Karşısında ayna duruyordu. Aynadan gözlerinin içine baktı. Henüz ayılamamış ve hala şiş gözlerini gördü. Bir şey yapmadı. Ayağa kalktı, yavaş yavaş dolaba doğru yürüdü. Dolabı açtı. Birinci çekmecesini kendine doğru çekti. Telefonunu oraya koymuştu. Açma düğmesine bastı. Biraz açılmasını bekledi. Şifreyi girdi. Şifresini girdikten sonra telefonunun açılmasını beklerken bir yandan da gözleriyle dolabın içini süzdü. Hafif kül rengi, küt saçlarına uygun ne giyebilirdi, onu düşündü. Bu sırada telefon tamamen açılmış ve bildirimler arka arkaya gelmeye başlamıştı.
Geceleri telefonu açık yatmazdı. Her zaman uyku öncesinde illa kapardı. Bir de hiçbir zaman başkasının evinde kalmazdı. Gece biriyle kalacak olsa da gün ışımadan önce illa evine gelir ve odasında yatardı. Bu onun değişmez kuralıydı. Çocukluktan beri tembihliydi. Eğer ki evinin olduğu şehirdeyse, o gece taksi ya da illa bir ulaşım aracı bulunur ve eve dönülürdü. Onun çevresinde olacak kişiler de bunun bilinciyle onunla ilişkilerini kurardı. Eve erken gelmezdi, erken de yatmayı hiç sevmezdi ama gece illa o yatakta geçecek ve odasının lambası sönecekti. He bir kuralı daha vardı. O yatakta sabah yalnız uyanacak ve odasında güne yalnız merhaba diyecekti. Bu sebeptendir ki sevgilisi olan kişilerle her zaman sorun yaşamıştı. Onların evinde kaldıysa bile gece illa dönmüş kalmamıştı. Kendi evine gelenleri de gün ışımadan bir saat öncesinde evinden kovarcasına göndermişti. Dayanabilen birkaç kişi olmuştu. Şu an olan da onlardan biriydi.
Aslında onun da dayanabilme sebebi evli olmasıydı. Çalıştığı firmanın rakip firmasında üst düzey bir yöneticiydi. Çocukları ve hala mutlu giden bir evliliğini sandığı karısı vardı. Firmalar arasındaki hırs ve rekabetle geçen toplantıların birinde Gülsüm’ün müthiş sunumları ve savunmalarını görmüş ve onun bu karizmatik hallerine hayran kalmıştı. İşte böyle bir günde daha tekliflerin sunulup, ihale bitiminde bir cesaret, Gülsüm’ün yanına gelmiş ve yemeğe çıkmayı teklif etmişti. Gülsüm’ün kabul edeceğini hiç beklemiyorken, kabul edilen teklifiyle şaşırsa da bunun bir iş taktiği olduğunu düşünüp, akşamki yemeğe tedbirli gelmişti. Lakin gel zaman git zaman, ilişkinin boyutu değişmiş, aşk ilişkisi olmasa da karşılıklı keyif ve zevk çıkarı doğrultusunda bir ilişki oturmuştu.
Bu ilişkinin kurallarının olması gerektiğini ilk gün Gülsüm ona söylemişti. Bu kurallardan da ilki; haftada bir gün görüşülecek ve o gün hep sabit olacaktı. O gün de haftanın en yorucu günü olan pazartesi günü olmalıydı. Çünkü pazartesi günü, hem haftaya başlamanın stresi, hem hafta sonundan kalan iş birikmişliği, klasik olacak belki ama sendromları olan ama daha önemlisi zihince de atlatılıp ne kadar eğlenilmeye en elverişsiz gün olsa da asıl eğlenilmesi ve zihnin boşaltılması gereken gündü. Tabi aynı zaman da stres yaşamın bedenin de rahatlaması, gevşemesi gereken gündü. Bu sebepten görüşülecek gün, sebep ya da mazeret asla kabul edilmemek koşuluyla pazartesi olmalıydı. İş gezileri, yıldönümleri, doğumgünleri dahi olsa o gün asla bir başka yere gidilmeyecekti. Hasta dahi olunulsa yan yana gelinilecek ve beraber yaşanılacaktı. Buna karşılık evli olması ve çocuklarının olması kabullenilerek geri kalan altı gün onlara bırakılacaktı. İkinci koşul ise asla ve asla saçının rengi ve şekline karışılmayacaktı. O, kül saç rengini seviyor ve yirmili yaşlarında dahi o renge boyatıyordu saçlarını. Hatta üniversitenin ilk senesinden itibaren kül rengi ve küt saçlarını hiç değiştirmemişti
Gerekli hazırlıklarını yaparken bir yandan da sevgilisinden gelen sabah mesajlarını ve akşam nerede buluşacaklarına dair mesajları okudu. Hızlıca da cevabını yazdı. Daha sonra ağır adımlarla koridorda duran sehpanın yanına gitti. Arabasının anahtarını aldı. Sonra da duvarda asılı duran evinin anahtarını. Kapıyı kapatıp, kilitledi. Asansörü çağırırken bir yandan da telefonundan gelen mesajları ve mailleri kontrol ediyordu. Asansör geldiğinde ise ilk adımını atar atmaz tekrar aynaya baktı. Saçını düzeltti. Kül rengi saçına uygun olarak beyaz blazer ceket, içine kül rengi ama aralarında açık yeşil tonlar olan bir gömlek giymiş, altına da beyaz diz üstünde biten bir etek giyinmişti. Ayakkabıları ise ince topuklu ve gömleğinin detayındaki renkte bir yeşil ayakkabıydı. O kendini incelerken, nihayet asansör arabanın bulunduğu otopark katına gelmişti.
Yine ağır adımlarla ve topuk sesi boş otoparkta yankılana yankılana yürüdü. Arabasının yanına geldi. Kapıyı açtı, koltuğa oturdu. Aynaya baktı. Dikiz aynası daha büyük gösterdiği için makyajındaki ayrıntıları daha iyi görüyordu. Ruju hoşuna gitmemişti. Çantasından çıkartıp, biraz daha sürdü. Sonra telefonunu eline aldı ve konuşmaya başladı:
-“Selam Meryem. Ben şimdi yola çıkıyorum. Sen randevularımı düzenledin umarım… Unutma asla ve asla saat beşi geçmeyecek şekilde takvimimi ayarlayacaksın. Akşam Çengelköy’deki yeni açılan yerde randevumuz olacak, sen orayı ara, zaten biliyorlar ama her zaman yediğim yemek ve içkiyi hazırlasınlar. Kesinlikle gecikme istemiyorum. Bir de lütfen ben gelmeden odamda double espresso hazır olsun. Asla ve asla bugün uykum açılmadı. Sert bir şey içmem gerekiyor. Raporlar umarım hazırdır ama raporlardan önce atılacak imzalar varsa masamın ortasına koy ve en geç yarım saat içinde odamdan teslim al. Sanırım yirmi dakika içinde orada olurum. Bir de lütfen saat on bir civarındaki ara öğünüm için o sevdiğim meyvelerden bir tabak hazırla ve otuz yedinci kattaki boğaza bakan masaya koy. Beni anladığın ve asiste ettiğin için tekrar teşekkürler, bu sözleri biliyorsun ki telefonda söylemek zorundayım, ofiste üstün olarak emirlerim arka arkaya gelecek ve benden pek güzel bir söz duyamayacaksın; her zamanki gibi, bu sebepten kapatmadan önce kolay bir gün geçirmeni diliyorum” dedi ve arabasının kontağını açtı. Yavaş yavaş arabasının hareket ettirirken, caz müziği çalan bir radyo frekansını ayarlayarak, hafif piyano solosu eşliğinde şehrin kaosunun içine daldı. Gün uzundu ve gece yine burada bitmeliydi…
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.