Kendi Ucurumunda
Kendi Uçurumunda
Kendi göğüme astığım yıldızlar teker teker sönerken,
Birikmiş tüm kelimelerimi, o en eski kuyunun dibine bırakıyorum.
Artık ne bir hatıra ağırlıyor zihnim, ne bir beklenti;
Sadece, kendi ellerimle dağıttığım bir rüzgârın sesini duyuyorum.
Burası; ne dün, ne de yarın.
Burası, "ben" dediğim o kalabalığın terk edip gittiği,
Duvarsız, çatısız, ıssız bir avlu.
Yok oluşlarım; bir binanın yıkılışı değil,
Bir heykelin yavaşça taştan kurtulup,
Kendi içindeki boşluğa kanat açması gibi.
Zihnimin kıyısında, dalgalar artık sahile vurmadan dönüyor,
Sanki kıyı da, deniz de benim yokluğumu bekliyor.
Biliyorum; en derine inen, en yükseği görebilir ancak,
Ve ben, kendi uçurumumda,
Kendi cesaretimle karşılaşıyorum şimdi.
Tüm izler silindi; ne bir ayak izi, ne bir gölge, ne bir isim.
Zaten varlık, bir parıltıysa eğer,
Yokluk, o parıltıyı doğuran sonsuz gece değil mi?
Gidiyorum işte; kendimden, kendime,
Sessizliğin en orta yerine.
Bir an geliyor, tüm perdeler iniyor usulca,
Ve ben, o büyük "hiçliğin" içinde,
Kendi özümü yeniden kuruyorum;
Kimseden ödünç almadan, hiçbir cümleyi taklit etmeden,
Sadece kendi yok oluşum küllerinden,
Daha yalın, daha keskin, daha ben.
Yorumlar 1
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.