Roman

Kalıntı

74 dk okuma 43 okunma
Kalıntı

KALINTI

 

Bir Psikolojik Gerilim Romanı

 

20 Bölüm

 

 

İÇİNDEKİLER

 

Bölüm 01: KAPI

Bölüm 02: ÜÇÜNCÜ

Bölüm 03: KAYIT

Bölüm 04: İSİM

Bölüm 05: ARŞİV

Bölüm 06: İNHİBİTÖR

Bölüm 07: UYANIŞ

Bölüm 08: İZOLASYON

Bölüm 09: TANIK

Bölüm 10: KAPIYI AÇAN

Bölüm 11: BOŞLUK

Bölüm 12: YANKI

Bölüm 13: ANAHTAR

Bölüm 14: MERKEZ TAŞIYICI

Bölüm 15: TANIKLIK

Bölüm 16: EMRİ VEREN

Bölüm 17: KARAR

Bölüm 18: KAPIYI KAPATAN

Bölüm 19: SAKLA

Bölüm 20: TANIKLIK

ÖNSÖZ

Bazı sesler, öldükten sonra da yankılanır.

Duvarların içinde.

Kemiklerin içinde.

Ve bazen, tam da beyninin kıvrımları arasında, sana ait olmayan bir nabız gibi atar durur.

Devlet, tanıkları susturmak için bir şey yarattı.

Önce bir ilaçtı.

Sonra bir protokol oldu.

En sonunda ise bir yer hâline geldi.

O yer, seni içinde barındırmaz.

Seni yeniden yazar.

Kapılar açılır.

Işıklar söner.

Ve bir an gelir ki, kendi nefesini dinlerken, göğsünün içinde ikinci bir ritim duyarsın.

Daha yavaş.

Daha ağır.

Sana ait olmayan bir kalp.

O anda anlarsın ki,

artık önemli olan neyi hatırladığın değildir.

Önemli olan, içinde kimin hatırladığıdır.

Bazı binalar betonla değil, hatıralarla örülür.

Bazı insanlar ise kendi hikâyelerini değil,

içlerindeki kalıntının hikâyesini yaşar.

Bu satırları okurken,

belki de çoktan o binanın içindesin.

Belki de çoktan o kapı açıldı.

Ve belki de,

şu anda bile,

senin yerine biri dinliyor.

Sakın arkana bakma.

Çünkü bazı gölgeler,

sadece bakıldığında uyanır.

 

 

 

KALINTI

BÖLÜM 1

KAPI

İnsan beyni öldükten sonra ortalama altı dakika daha kendi ölümünü

anlayamaz.

Bu bilgiye hiçbir tıp kitabında rastlayamazsınız.

Çünkü bunu yaşayan hiç kimse geri dönmedi.

Biz dönmesini sağladık.

Saat 03.17’de morgun bütün kameraları aynı anda üç saniyeliğine karardı.

Kimse bunu rapora yazmadı.

Çünkü kayıtlar öyle göstermiyordu.

Yalnızca odada bulunan iki kişi bunu hayatlarının sonuna kadar

unutamadı.

“Kalp ritmi?”

“Yok.”

“Solunum?”

“Yok.”

“Beyin aktivitesi?”

“Yok.”

Mert tabletine baktı.

“Elli iki dakikadır stabil.”

Dr. Derin Erdem başını salladı.

“Kayda geç.”

Mert okumaya başladı.

“Denek D-4.”

Derin düzeltti.

“Hayır.”

Mert şaşkınlıkla baktı.

“Dosyada Dördüncü yazıyor.”

Derin ilk kez masadaki bedene baktı.

“İnsanlara numara verilmez.”

Mert istemsizce güldü.

“Burada veriliyor.”

Derin cevap vermedi.

Çünkü haklıydı.

Bedenin yüzü örtülmemişti.

Yaklaşık kırk yaşlarında görünüyordu.

Yanaklarında tıraş izi, saçlarının arasında birkaç beyaz tel, sol

kulağının arkasında çocukluk yarasına benzeyen ince bir iz vardı.

İnsan ayrıntılara bakınca ölümü unutuyordu.

Derin bunu severdi.

Ayrıntılar korkuyu küçültürdü.

Bugün küçültmedi.

“Eldiven.”

Mert uzattı.

Derin taktı.

“Başlıyorum.”

Tam elini bedenin göğsüne koyacağı sırada Mert konuştu.

Sessizce.

Neredeyse nefes kadar hafif.

“Abla.”

Derin’in eli havada kaldı.

Yavaşça döndü.

“Kime dedin?”

Mert kaşlarını çattı.

“Ne?”

“Az önce.”

“Ne dedim?”

“Abla dedin.”

Mert’in yüzü boşaldı.

“Benim ablam yok.”

Odadaki hava ilk kez değişti.

Derin bunu strese verdi.

İnsan beyni sesler üretirdi.

Yorgunken.

Uykusuzken.

Travma yaşadığında.

Mantıklı açıklamalar hâlâ vardı.

Henüz.

Muayeneye devam etti.

Kaburgaları kontrol etti.

Boyun kasları.

Göz kapakları.

Göz bebeğini açtı.

Işığı tuttu.

Hiçbir tepki yoktu.

Normal.

Tam ışığı çekecekken bir şey fark etti.

Göz bebeği ışığı takip etmiyordu.

Kendisini takip ediyordu.

Derin sağa geçti.

Göz de sağa kaydı.

Sola geçti.

Göz yine onu izledi.

Derin ışığı düşürdü.

Göz tekrar hareketsiz kaldı.

Kalbi ilk kez hızlandı.

“Doktor.”

Mert’in sesi titriyordu.

Derin arkasını dönmedi.

“Ne var?”

“Bana bakmayın.”

“Neden?”

“Çünkü…”

Sessizlik.

“…ben size bakmıyorum.”

Derin döndü.

Mert gerçekten ona bakmıyordu.

Mert’in gözleri, Derin’in tam arkasındaki boşluğa sabitlenmişti.

Sanki odada üçüncü biri vardı.

“Kimi görüyorsun?”

Uzun sessizlik.

Sonra:

“Size benziyor.”

Derin arkasını döndü.

Hiç kimse yoktu.

O anda monitör ilk kez ses verdi.

BİP.

Tek çizgi.

Sonra tekrar düz.

Mert tablete baktı.

“Ekran hata verdi.”

“Kaydı işaretle.”

“İşaretledim.”

Derin bedene yeniden yaklaştı.

Bu kez göğsünü dinlemek için eğildi.

Hiçbir şey duymayı beklemiyordu.

Ama duydu.

Kalp sesi değil.

Nefes de değil.

Çok uzaktan gelen bir çocuk kahkahası.

Derin doğruldu.

Anında.

“Kaydı durdur.”

“Neden?”

“Durdur.”

Mert ekrana baktı.

Yüzünün rengi değişti.

“Doktor…”

“Ne oldu?”

“Ben…”

Tablet yere düştü.

“Ekranda üçüncü bir biyometri var.”

Derin dondu.

“Ne?”

“Bu odada iki kişi olmamız gerekiyor.”

Sessizlik.

Mert ekrana bakmayı bırakamıyordu.

“Tablet…”

dedi.

“…üçüncü bir canlı daha algılıyor.”

Derin yavaşça arkasını döndü.

Oda boştu.

Monitör düz çizgideydi.

Beden kıpırdamıyordu.

Her şey normal görünüyordu.

Sadece tabletin sağ üst köşesinde küçük kırmızı bir uyarı yanıp

sönüyordu.

ORTAMDAKİ KİŞİ SAYISI: 3

Derin tekrar saydı.

Kendisi.

Mert.

Beden.

Sonra fark etti.

Sistem ölüleri saymıyordu.

 

 

KALINTI

BÖLÜM 2

ÜÇÜNCÜ

Mert ekrandaki sayıya bakıyordu.

ORTAMDAKİ KİŞİ SAYISI: 3

Derin tableti elinden aldı.

Bir anlığına kendi yüzünü ekranda gördü. Beyaz ışığın altında olduğundan

daha solgun, daha yaşlı, daha yabancıydı.

“Cihaz hatası,” dedi.

Mert hemen başını salladı.

“Evet.”

Çok hızlı kabul etmişti.

Bu, ikisinin de inanmadığı anlamına geliyordu.

Derin ekrandaki uyarıya dokundu.

Sistem biyometri ayrıntılarını açtı.

KİŞİ 1: Dr. Derin Erdem

KİŞİ 2: Mert Yılmaz

KİŞİ 3: TANIMSIZ

Altında bir satır daha vardı.

Derin onu ilk bakışta okumadı.

İkinci bakışta okuyamadı.

Üçüncüde okudu.

KİŞİ 3: SES KAYNAĞI AKTİF

O anda odadaki bütün cihazlar sustu.

Monitör.

Havalandırma.

Floresan.

Sanki bina nefesini tutmuştu.

Sonra bedenin ağzı açıldı.

Hiçbir kelime çıkmadı.

Sadece içeriden gelen uzun, ıslak bir nefes.

Mert geri çekildi.

Derin kıpırdamadı.

Çünkü korku bazen insanı kaçırmaz.

Çiviler.

Bedenin dudakları aralandı.

Boğazından gelen ses bir erkeğe ait değildi.

Bir çocuğa da değildi.

Daha çok, çok uzun süre kullanılmamış bir kapının menteşesi gibiydi.

“Kapı…”

Derin’in midesi kasıldı.

Mert fısıldadı:

“Ne kapısı?”

Bedenin başı milim milim Derin’e döndü.

Gözleri hâlâ kapalıydı.

Ama yüzü onu bulmuştu.

“…açıldı.”

Mert koşarak acil durdurmaya uzandı.

Derin bağırdı:

“Dokunma!”

Geç kaldı.

Mert düğmeye bastı.

Odadaki ışıklar kırmızıya döndü.

Kapılar kilitlendi.

Tavan hoparlöründen Haluk’un sesi yükseldi.

“Kim bastı?”

Mert’in eli hâlâ düğmenin üzerindeydi.

Derin cevap vermedi.

Haluk’un sesi bu kez daha alçak geldi.

“Dr. Erdem. Kim bastı?”

Bedenin dudakları yeniden kıpırdadı.

Bu kez sesi Mert’in sesiydi.

“Ben.”

Mert’in yüzü bembeyaz oldu.

“Ben demedim.”

Beden tekrar konuştu.

Yine Mert’in sesiyle.

“Ben açtım.”

Derin ilk kez geri çekildi.

Çünkü bu artık ölümün taklidi değildi.

Bu, tanıklığın ele geçirilmesiydi.

Haluk hoparlörden bağırdı.

“Odadan çıkın.”

Derin kapıya baktı.

Kilitliydi.

“Kapıyı aç.”

“Ben açamam.”

“Haluk.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Haluk, Derin’in daha önce hiç duymadığı bir sesle konuştu.

“Ben de içeride sayılıyorum.”

Derin’in kanı dondu.

“Ne demek bu?”

Hoparlör cızırdadı.

Haluk cevap vermedi.

Ekrandaki kişi sayısı değişti.

4

Mert ağlamaya başladı.

“Doktor…”

Sayı tekrar değişti.

5

Bedenin göğüs kafesi hafifçe kabardı.

Nefes almıyordu.

İçeride bir şey yer değiştiriyordu.

Derin tableti masaya bıraktı.

Sonra cebindeki küçük metal kutuya dokundu.

Kutunun üzerinde üç harf vardı.

D.E.-1

Haluk’un sesi geri geldi.

“İlacını al.”

Derin cevap vermedi.

“Derin. Hemen.”

Mert ona baktı.

“İlaç mı?”

Derin kutuyu cebinden çıkarmadı.

Beden gülümsedi.

Bu kez kendi sesiyle değil.

Derin’in sesiyle.

“Alma.”

Derin’in bütün kasları kilitlendi.

Kendi sesini dışarıdan duymak, aynada yüzünün gülümsediğini görmekten

daha korkunçtu.

Beden devam etti.

“Alırsan yine unutursun.”

Mert fısıldadı:

“Neyi unutacak?”

Derin ona bakmadı.

Çünkü cevap gelirse onu duymaya hazır değildi.

Kapının kilidi açıldı.

Kırmızı ışık söndü.

Haluk’un sesi son kez geldi.

“Çıkın.”

Derin Mert’i kolundan tuttu.

Kapıya yöneldi.

Tam eşikten geçerken beden arkalarından konuştu.

Bu kez çok küçük bir kız çocuğunun sesiyle.

“Abla.”

Derin durmadı.

Durursa dönecekti.

Dönerse kalacaktı.

Kalırsa hatırlayacaktı.

Koridora çıktılar.

Kapı kapandı.

İçerideki oda yeniden sessizleşti.

Mert duvara yaslandı, nefes nefese kaldı.

“Bu neydi?”

Derin metal kutuyu cebinde sıktı.

“Bilmiyorum.”

Mert ona baktı.

İlk kez Derin’in yalan söylediğini anlamadı.

Çünkü Derin de bunun yalan olup olmadığını bilmiyordu.

Koridorun sonundaki camın arkasında Haluk belirdi.

Yüzü griydi.

Yaşlı görünüyordu.

Derin ona doğru yürüdü.

Haluk camın ardından yalnızca bir cümle söyledi.

Sesini duymadı.

Dudaklarından okudu.

Üçüncü sen değildin.

 

 

KALINTI

BÖLÜM 3

KAYIT

Haluk’un dudakları hâlâ hareket etmiyordu.

Üçüncü sen değildin.

Derin cümleyi iki kez okudu.

Sonra üçüncü kez.

Her seferinde anlamı değişiyordu.

“Kapıyı aç.”

Camın yanındaki güvenlik kilidi tık diye çözüldü.

Haluk içeri girdi.

Yakından bakınca gecenin onu birkaç saat değil, birkaç yıl yaşlandırdığı

belliydi.

Kravatı gevşemişti.

Gömleğinin yakasında kurumaya başlamış kan vardı.

Derin ilk kez bunu fark etti.

“Yaralandın.”

Haluk cevap vermedi.

Yürüdü.

Doğrudan kayıt odasına girdi.

Masanın üzerindeki tableti aldı.

Ekrana yalnızca iki saniye baktı.

Sonra kapattı.

“Bu kayıt hiç oluşmadı.”

Derin önüne geçti.

“Ne gördün?”

Haluk sessiz kaldı.

“Neyi saklıyorsun?”

“Bugün öğrendiğin her şeyi unut.”

“Unutursam yarın tekrar yaşarım.”

Haluk başını kaldırdı.

İlk kez göz göze geldiler.

“Tam olarak bundan korkuyorum.”

Kayıt odasının arka duvarında metal bir dolap vardı.

Derin onu daha önce hiç açık görmemişti.

Haluk cebinden eski tip bir anahtar çıkardı.

Kart değil.

Şifre değil.

Anahtar.

Paslıydı.

Kilide tam oturmadı.

İkinci denemede çevrildi.

Dolabın içinde yalnızca tek bir bilgisayar vardı.

Yirmi yıllık görünüyordu.

Kalın ekran.

Mekanik klavye.

Kasasının üzerinde solmuş bir etiket:

KAYIT SİSTEMİ — V1

Mert şaşırdı.

“Biz bunu kullanmıyoruz.”

Haluk kısa cevap verdi.

“Kullanmıyoruz.”

“Öyleyse neden burada?”

“Çünkü bazı şeyler internete bağlanamaz.”

Bilgisayar açıldı.

Siyah ekran.

Yeşil yazılar.

Parola istedi.

Haluk yazmadı.

Parmak izi de istemedi.

Sadece mikrofona eğildi.

“Sessizlik.”

Ekran açıldı.

Mert şaşkınlıkla güldü.

“Parola bu muydu?”

Haluk başını salladı.

“Hayır.”

“Öyleyse?”

“Bu sistem sesi değil…”

dedi.

“…sessizliği tanır.”

Derin’in ensesinde ince bir ürperti dolaştı.

Haluk dosyaları açtı.

Yüzlerce kayıt.

Hepsi aynı isimle başlıyordu.

KALINTI

KALINTI-0001

KALINTI-0002

KALINTI-0003

Sayılar ilerliyordu.

Binleri geçmişti.

Mert fısıldadı.

“Bu kadar kişi olamaz.”

Haluk dosyayı kapattı.

“Değil.”

“O zaman bunlar ne?”

Haluk cevap vermedi.

Derin ekrana yaklaştı.

Son kaydın tarihine baktı.

Bugün.

Saat 03.17.

Dosya adı:

KALINTI-1458

Durdu.

“1458 kim?”

Haluk’un yüzü değişmedi.

“Kim olduğunu sormuyorsun.”

Derin kaşlarını çattı.

“Ne demek?”

“Sayıyı soruyorsun.”

Sessizlik.

“Yanlış soru.”

Haluk dosyayı açtı.

İçinde tek satır vardı.

EV SAHİBİ BULUNAMADI

Mert anlamadı.

“Ev sahibi?”

Derin’in boğazı kurudu.

“Bir beden.”

Haluk ilk kez başını salladı.

“Evet.”

“O zaman…”

Derin cümleyi tamamlayamadı.

Haluk onun yerine tamamladı.

“…bir Kalıntı boşta.”

Odadaki hava ağırlaştı.

Boşta.

Tek kelimeydi.

Ama Derin’in zihninde başka bir anlam kazandı.

Avlanan bir hayvan değil.

Avcı.

Tam o sırada eski bilgisayar kendi kendine yeni bir pencere açtı.

Kimse dokunmamıştı.

Yeşil imleç tek başına hareket etti.

Ekrana bir isim yazıldı.

ASLI KARAHAN

Mert şaşkınlıkla baktı.

“Kim bu?”

Derin başını iki yana salladı.

“Tanımıyorum.”

Bilgisayar yeni satıra geçti.

EŞLEŞME ORANI: %98,7

Haluk bir adım geri çekildi.

Yüzündeki ilk gerçek korku buydu.

“Ekranı kapat.”

Derin kıpırdamadı.

“Ekranı kapat!”

Bilgisayar yazmaya devam etti.

AKTİF EV SAHİBİ DOĞRULANDI

Altında yeni satır oluştu.

DR. DERİN ERDEM

Mert dondu.

“Olamaz…”

Derin ekrana yaklaştı.

Kalbi artık kontrolsüz atıyordu.

Bir satır daha geldi.

UYARI

KİMLİK ÇAKIŞMASI

Derin’in nefesi kesildi.

“Bu ne demek?”

Kimse cevap vermedi.

Çünkü bilgisayar bu kez onların yerine konuştu.

Son satır ağır ağır ekranda belirdi.

İÇERİDEKİ HERKES KENDİ ADIYLA YAŞAMIYOR.

 

 

KALINTI

BÖLÜM 4

İSİM

Ekrandaki cümle odada asılı kaldı.

İÇERİDEKİ HERKES KENDİ ADIYLA YAŞAMIYOR.

Mert okumayı bitirdiğinde dudakları titriyordu.

“Bu bir sistem mesajı mı?”

Haluk cevap vermedi.

Derin cevabın hayır olduğunu anladı.

Çünkü sistemler böyle cümle kurmazdı.

Sistemler uyarırdı.

Tehdit etmezdi.

Derin klavyeye uzandı.

Haluk bileğini yakaladı.

“Dokunma.”

“Beni tanıyor.”

“Hayır.”

Haluk’un parmakları sertleşti.

“Seni çağırıyor.”

Derin elini çekti.

“Kim?”

Haluk’un gözleri bir anlığına bilgisayar ekranından Derin’in yüzüne

kaydı.

“Adını duymak istemeyeceğin biri.”

Mert geri çekildi.

“Ben çıkmak istiyorum.”

Kimse ona bakmadı.

Bu, Mert’i daha çok korkuttu.

Çünkü odada en mantıklı cümleyi o kurmuştu.

Eski bilgisayar yeniden yazmaya başladı.

DR. DERİN ERDEM: GEÇİCİ AD

Derin’in kalbi bir vuruş atladı.

Sonra satır silindi.

Yerine yenisi geldi.

ASLI KARAHAN: BASTIRILMIŞ AD

Odadaki bütün sesler kesildi.

Mert ilk kez Derin’e baktı.

“Doktor?”

Derin’in ağzı kurudu.

Aslı.

İsim zihnine çarpmadı.

İçine düştü.

Sanki çok derin bir kuyudan atılmış küçük bir taş gibi.

Sesini duymadı.

Ama düşüşünü hissetti.

“Bu kim?” diye sordu.

Haluk, “Kapat,” dedi.

Derin ona döndü.

“Bu kim?”

“Bir hata.”

Bilgisayar cevap verdi.

HATA DEĞİL. EV SAHİBİ.

Mert fısıldadı:

“Ev sahibi… beden demekti.”

Derin yavaşça Haluk’a baktı.

“O benim bedenim mi?”

Haluk cevap vermedi.

Cevap vermemesi artık cevaptı.

Derin bir an için odadan çıktığını sandı.

Gerçek anlamda değil.

Beden oradaydı.

Ama zihni geriye kaydı.

Bir koku geldi önce.

Yağmur yemiş beton.

Ucuz sigara.

Nane şekeri.

Sonra bir kadın sesi.

Çok uzaktan.

“Kapıyı açık tut.”

Derin gözlerini kırptı.

Kayıt odası geri geldi.

Haluk onu tutuyordu.

Mert kapıya dayanmıştı.

“Doktor, iyi misiniz?”

Derin cevap vermek istedi.

“İyiyim,” diyecekti.

Her zamanki gibi.

Kontrol onda gibi.

Ama ağzından başka bir şey çıktı.

“Benim adım ne?”

Haluk’un yüzü çöktü.

Bu soru onu korkutmuştu.

Dördüncü’den daha fazla.

Kayıtlardan daha fazla.

Ölülerin konuşmasından daha fazla.

Çünkü bazı sorular cevaplandığında insanı öldürmezdi.

Yaşadığı hayatı öldürürdü.

Koridorda alarm başladı.

Kırmızı ışıklar yanmadı.

Sirene benzemiyordu.

Daha eski bir sesti.

Sanki binanın içinde çok uzun zamandır uyuyan bir şey uyanmış ve

boğazını temizlemişti.

Hoparlörden otomatik bir anons geldi.

“Kimlik çakışması tespit edildi.”

Mert başını kaldırdı.

“Bu normal mi?”

Haluk çok alçak sesle konuştu.

“Hayır.”

Anons tekrarlandı.

“Kimlik çakışması tespit edildi.”

Sonra üçüncü kez.

Ama bu kez ses otomatik değildi.

Bir kadın sesiydi.

Derin’in sesi.

“Kimlik çakışması tespit edildi.”

Derin kendi sesini duvara gömülü hoparlörden duyunca nefes alamadı.

Ses devam etti.

“Ev sahibi uyanıyor.”

Mert kapıyı açmaya çalıştı.

Kilit tutmuştu.

“Kapı açılmıyor.”

Haluk bilgisayara yöneldi.

“Eski sistemi kapatmamız gerekiyor.”

“Nasıl?”

“Elle.”

“Elle ne demek?”

Haluk dolabın altındaki metal kapağı açtı.

İçeride siyah bir mandal vardı.

Üzerinde tek kelime yazıyordu.

SUSTUR

Derin kelimeye baktı.

“Bu neyi susturuyor?”

Haluk ona bakmadı.

“Bazen herkesi.”

Mert bağırdı.

“Bazen mi?”

Bilgisayar bir kez daha yazdı.

SUSTURMA DENEMESİ: 2017

Altında tarih belirdi.

17 KASIM 2017

Derin’in midesine soğuk bir şey oturdu.

Bu tarihi bilmiyordu.

Ama bedeni biliyordu.

Parmakları kasıldı.

Sol elinin serçe parmağı avucuna doğru kıvrıldı.

Kendi iradesiyle değil.

Bir refleks gibi.

Bir sır gibi.

Bir emir gibi.

Ekranda yeni satır oluştu.

GİZLE PROTOKOLÜ AKTİF

Haluk’un yüzündeki bütün kan çekildi.

“Hayır.”

Derin parmağına baktı.

Açmaya çalıştı.

Açamadı.

Serçe parmağı avucuna daha sert bastı.

Sanki elinin içinde görünmez bir şeyi saklamaya çalışıyordu.

Bir anahtar.

Bir imza.

Bir kapı kolu.

Derin’in zihninde bir görüntü yandı.

Beyaz bir kapı.

Islak saçları yüzüne yapışmış küçük bir kız.

Bir sedye.

Bir adamın sesi.

“Beklersek onu tamamen kaybederiz.”

Derin görüntüyü yakalayamadan başı geriye düştü.

Dizleri çözüldü.

Mert onu tuttu.

“Doktor!”

Derin’in gözleri açıktı.

Ama gördüğü oda değildi.

Kapıydı.

O kapının önünde bir kadın duruyordu.

Kadın ağlıyordu.

Yüzü tanıdıktı.

Çünkü Derin’in yüzüydü.

Ama gözleri farklıydı.

Daha genç.

Daha korkmuş.

Daha canlı.

Kadının eli kapı kolundaydı.

Arkasından biri fısıldadı:

“Tanıklık edeceksiniz. Hepsi bu.”

Kadın başını iki yana salladı.

“Onu kurtaracağınıza söz verin.”

Bir başka ses cevap verdi.

Derin’in sesi.

Ama daha soğuk.

Daha kesin.

“Söz.”

Kadın kapıyı açtı.

Görüntü koptu.

Derin nefes alarak kendine geldi.

Yerdeydi.

Mert yanında diz çökmüştü.

Haluk mandalın başında donmuş duruyordu.

“Ne gördün?” dedi Haluk.

Derin ayağa kalkmaya çalıştı.

“Bilmiyorum.”

“Yalan söyleme.”

Derin ona baktı.

Gözleri dolmamıştı.

Ama sesi değişmişti.

“Ben mi açtım?”

Haluk cevap vermedi.

Derin bir adım attı.

“Kapıyı ben mi açtım?”

Bilgisayar son kez çalıştı.

Ekranda tek kelime belirdi.

EVET

Sonra bütün bina karardı.

 

 

KALINTI

BÖLÜM 5

ARŞİV

Karanlıkta ilk kaybolan şey ışık olmadı.

İsimler oldu.

Derin gözlerini açtığında kim olduğunu hatırlıyordu.

Sonra bir an için hatırlamadı.

Adı dilinin ucuna geldi, orada takıldı, sonra geri çekildi.

Derin.

Hayır.

Başka bir şey.

Daha eski.

Daha ağır.

Daha kendisine ait.

Bir ses, zihninin en dip yerinden fısıldadı:

Sakla.

Derin nefes aldı.

Karanlık hâlâ oradaydı.

Yerdeydi.

Soğuk metal yanağına yapışmıştı.

Yakınlarda birinin nefesi vardı.

Mert.

Bir başka nefes daha.

Daha kontrollü.

Haluk.

Üç kişiydiler.

En azından Derin böyle umdu.

“Mert.”

Cevap gelmedi.

Derin el yordamıyla doğruldu.

Parmakları yerde cam kırıklarına değdi.

Eski bilgisayarın ekranı patlamıştı.

İçinden duman değil, ince bir sıcaklık yükseliyordu.

Sanki makine ölmemiş de ateşi çıkmıştı.

“Mert.”

Bu kez uzaklardan bir inleme geldi.

“Buradayım.”

“Neredesin?”

“Bilmiyorum.”

Cevap çok yakından gelmişti.

Ama sesi duvarın içinden geçiyor gibiydi.

Haluk’un sesi karanlığı kesti.

“Kimse hareket etmesin.”

Derin güldü.

Kısa.

Kuru.

“Bu cümleyi daha önce işe yararken duymadım.”

Haluk cevap vermedi.

Sonra acil ışıklar yandı.

Kırmızı değil.

Beyaz değil.

Eski, sarı bir ışık.

Sanki tesis değil de yerin altında unutulmuş başka bir bina uyanmıştı.

Kayıt odasının duvarı ikiye ayrılmıştı.

Az önce orada metal dolap vardı.

Şimdi dar bir koridor görünüyordu.

Duvarların sıvası dökülmüş, zeminde paslı raylar belirmişti.

Mert titreyerek ayağa kalktı.

“Bu daha önce burada yoktu.”

Haluk’un yüzü ışığın altında taş gibi duruyordu.

“Vardı.”

Derin ona baktı.

“Bize neyi göstermedin?”

Haluk koridora baktı.

“İlk halini.”

Koridor aşağı eğimliydi.

Tesisin temiz beyazlığı burada bitiyordu.

Duvarlarda eski su izleri vardı.

Bazı yerlerde kablolar sıvanın dışına çıkmış, siyah damarlar gibi tavan

boyunca uzanmıştı.

Hava formalin kokmuyordu.

Nem, pas, yanık plastik ve çok eski kâğıt kokuyordu.

Mert ağzını kapattı.

“Burası ne?”

Haluk cevap vermedi.

Derin onun yerine kapının üzerindeki paslı yazıyı okudu.

ARŞİV

Kapı kapalı değildi.

Aralıktı.

Sanki biri onları beklerken sıkılmış ve içeri geçmelerini istemişti.

İçeride raflar vardı.

Yüzlerce.

Dosyalar.

Kasetler.

Manyetik bantlar.

Fotoğraflar.

Kurutulmuş doku örnekleri.

Cam kavanozlar.

Ve her rafın üzerinde tarih.

1998

2001

2003

2010

Mert geri çekildi.

“Kalıntı Projesi 2017’de başlamadı mı?”

Haluk ilk kez doğrudan cevap verdi.

“Adı 2017’de değişti.”

Derin bir dosyaya uzandı.

Kapağında isim yoktu.

Yalnızca bir cümle vardı.

TANIK DOSYASI

İçini açtı.

Fotoğraf bekledi.

Rapor bekledi.

Tıbbi veri bekledi.

Dosyada sadece tek sayfa vardı.

Üzerinde şu yazıyordu:

Kapıyı açmadı. Kapıda bekledi. Yine de iz bıraktı.

Derin’in parmakları soğudu.

“Tanık dosyası ne demek?”

Haluk rafların arasından geçti.

“Kalıntı sadece ölüden kalmaz.”

Mert anlamadı.

“Neyden kalır?”

Haluk durdu.

Derin cevap verdi.

“Suçtan.”

Haluk ona baktı.

Bir an için yüzünde neredeyse merhamete benzeyen bir şey belirdi.

“Suçtan değil.”

Durdu.

“Suçun inkârından.”

Rafların arasında bir çekmece kendi kendine açıldı.

Mert sıçradı.

“Hayır. Hayır, ben buna bakmam.”

Derin çekmeceye yaklaştı.

İçinde siyah kapaklı bir dosya vardı.

Üzerinde isim yazıyordu.

MERT YILMAZ

Mert dondu.

“Bu şaka değil.”

Derin dosyaya uzanmadı.

Mert’in yüzüne baktı.

“İstersen açmayız.”

Mert güldü.

Ağlamaya çok yakın bir gülüştü.

“Bu bina istemediğimiz şeyleri sormuyor zaten.”

Dosyayı kendi aldı.

Açtı.

İlk sayfa boştu.

İkinci sayfa da.

Üçüncü sayfada tek bir fotoğraf vardı.

Mert’in annesinin mutfağı.

Masanın üzerinde faturalar.

Bir bardak su.

Ve telefon ekranında cevapsız tesis aramaları.

Mert’in eli titredi.

“Bunu kim çekti?”

Kimse cevap vermedi.

Sayfayı çevirdi.

Bu kez morg odası vardı.

Mert, acil durdurma düğmesine basıyordu.

Altında tek satır:

Kapıyı kapattı. İçeridekini görmeden.

Mert başını iki yana salladı.

“Ben kimseyi kapatmadım.”

Derin çok yavaş konuştu.

“Bazen kapı fiziksel değildir.”

Mert dosyayı kapatmak istedi.

Ama son sayfa kendiliğinden açıldı.

Sayfanın ortasında bir tarih vardı.

YARIN

Altında bir başlık:

ÖLÜM TESPİT RAPORU

Mert’in yüzündeki renk çekildi.

“Bu ne?”

Haluk dosyaya baktı.

“Bir ihtimal.”

“Ben ölecek miyim?”

Haluk cevap vermedi.

Mert bağırdı.

“Ben ölecek miyim?”

Derin dosyayı elinden aldı.

Sayfanın altında boş bırakılmış bir bölüm vardı.

ÖLÜM NEDENİ:

Kalem yoktu.

Yine de harfler kendiliğinden oluşmaya başladı.

TANIKLIK YÜKÜ

Mert geri çekildi.

“Ben sadece teknisyenim.”

Arşivin içinden bir ses geldi.

Çok uzaktan.

Çok genç.

Çok yorgun.

“Ben de sadece çocuktum.”

Derin’in bedeni buz kesti.

Mert fısıldadı:

“Bu Ece mi?”

Haluk sertçe döndü.

“Adını söyleme.”

Ama artık geç kalmıştı.

Raflardaki dosyaların hepsi aynı anda titredi.

Birer birer kapaklar açıldı.

Sayfalar hışırdadı.

Kasetler dönmeye başladı.

Eski monitörler karanlıkta göz gibi yandı.

Ve yüzlerce ses, aynı anda tek bir isim söyledi.

Ece.

Derin yere tutundu.

Kafasının içinde bir kapı açılmıştı.

Sedyenin metal sesi.

Islak saç.

Beyaz ışık.

Haluk’un sesi:

“Beklersek onu tamamen kaybederiz.”

Başka bir ses:

“Söz.”

Kendi sesi miydi?

Hayır.

Evet.

Bilmiyordu.

Sonra kadın.

Aslı.

Kapı kolunu tutan kadın.

Ağlayan kadın.

Derin’in yüzünü taşıyan ama Derin olmayan kadın.

O kadın fısıldadı:

“Ben açmadım.”

Bir çocuk sesi cevap verdi:

“Açtın.”

Kadın ağladı.

“Bana söz verdiler.”

Çocuk sesi bu kez daha yakındı.

“Sen de inandın.”

Görüntü kesildi.

Derin kendine geldiğinde arşivin ortasında dizlerinin üstündeydi.

Mert köşeye çökmüş, dosyasını göğsüne bastırmıştı.

Haluk ise bir rafın önünde durmuştu.

Öylece.

Sanki yıllardır kaçtığı bir mezarın başına sonunda gelmişti.

Derin ayağa kalktı.

“Ece’nin dosyası nerede?”

Haluk başını iki yana salladı.

“Yok.”

“Yalan.”

“Dosyası yok.”

“Niye?”

Haluk gözlerini kapattı.

“Çünkü dosyası bir bedende tutuluyor.”

Derin’in boğazı düğümlendi.

“Dördüncü.”

Haluk başını kaldırdı.

“Hayır.”

Derin anlamadı.

Haluk’un sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaldı.

“Dördüncü onun sesini taşıyor.”

Durdu.

“Suçunu değil.”

Arşivin en arka rafındaki eski monitör açıldı.

Ekranda siyah beyaz bir görüntü belirdi.

Tarih:

17 KASIM 2017

Kamera bir kapıyı gösteriyordu.

Kapının önünde Aslı Karahan duruyordu.

Daha gençti.

Yüzü bugünkü Derin’in yüzüyle aynıydı ama bakışı tamamen başkasına

aitti.

Korkmuştu.

Yaşıyordu.

Kapının arkasından sedye tekerleklerinin sesi geliyordu.

Ekranın dışından Haluk’un genç sesi duyuldu.

“Aslı Hanım, sadece tanıklık edeceksiniz.”

Aslı ağlıyordu.

“Onu kurtaracağınıza söz verin.”

Bu kez başka bir ses cevap verdi.

Dr. Derin Erdem’in sesi.

Soğuk.

Kesin.

Tanrı gibi.

“Söz.”

Aslı’nın eli kapı koluna gitti.

Derin ekrana yaklaşmak istedi.

Ama bedeni hareket etmedi.

Sanki içeride biri onu tutuyordu.

Aslı kapıyı açtı.

Ekran o anda dondu.

Görüntünün üzerine kırmızı harfler düştü.

TANIK KALINTISI AKTİF

Mert ağladı.

Haluk yüzünü çevirdi.

Derin ise ekrana baktı.

Uzun süre.

Sonra çok alçak sesle konuştu.

“Ben Derin değilim.”

Arşiv cevap verdi.

Bütün raflardan.

Bütün dosyalardan.

Bütün eski kasetlerden.

Tek cümleyle.

Henüz değilsin.

KALINTI

KALINTI

BÖLÜM 6

İNHİBİTÖR

Derin hayatında ilk kez kendi nabzını duymuyordu.

Onun yerine başka bir ritim vardı.

Daha yavaş.

Daha ağır.

Sanki göğsünün içinde ikinci bir kalp çalışıyordu.

Arşivin tavanındaki acil durum lambaları yeniden yandı.

Soluk sarı ışık.

Yorgun.

Titremiyordu.

Çünkü bu bina panik için değil…

beklemek için tasarlanmıştı.

Haluk sessizce döndü.

“Yukarı çıkıyoruz.”

Derin yerinden kıpırdamadı.

“Ece kimdi?”

Haluk sustu.

“Onu tanıyordun.”

Sessizlik.

“Dosyası neden yok?”

Haluk ilk kez doğrudan baktı.

“Çünkü bazı insanlar öldükten sonra delil olur.”

Mert ürperdi.

“Delil?”

“Devlet bazen cesedi gömer.”

Haluk’un sesi taş gibiydi.

“Bazen hatayı.”

Koridora çıktılar.

Kapı arkalarından kendi kendine kapandı.

Kilit sesi gelmedi.

Çünkü içeriden açılabilecek hiçbir kilit yoktu.

Mert yürürken ellerini ovuşturuyordu.

Derin fark etti.

“Ellerin neden titriyor?”

“Bilmiyorum.”

“Yalan.”

Mert durdu.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra fısıldadı.

“Telefon çaldığında…”

“Ne oldu?”

“…annemin sesini duydum.”

Derin yürümeyi bıraktı.

“Annen yaşıyor.”

“Evet.”

“Ama telefondaki…”

Mert’in boğazı düğümlendi.

“…beni morgdan eve çağırıyordu.”

Asansör çalışmıyordu.

Haluk metal kapıyı açtı.

Arkada dar bir servis merdiveni vardı.

Beton basamaklar.

Paslı korkuluklar.

Duvarlarda eski yön okları.

En üstte solmuş bir tabela.

PROTOKOL KATI

Derin yazıya baktı.

“Burası planda yok.”

Haluk yürümeye devam etti.

“Planlarda birçok şey yok.”

Üç kat çıktılar.

Dördüncü katta durdular.

Kalın çelik kapının önünde biyometrik panel vardı.

Haluk avucunu yerleştirdi.

Panel kırmızı yandı.

YETKİ REDDEDİLDİ

Mert şaşırdı.

“Sizin yetkiniz yok mu?”

Haluk gülümsedi.

İlk kez.

Ama gözleri gülmedi.

“Artık yok.”

Derin elini uzattı.

“Çekil.”

Avucunu panele koydu.

Hiç umut yoktu.

Panel bir saniye sessiz kaldı.

Sonra yeşile döndü.

HOŞ GELDİNİZ DR. DERİN ERDEM

Kapı açıldı.

Haluk’un yüzündeki ifade değişti.

Korku.

Saf korku.

“İmkânsız.”

Derin içeri baktı.

“Ne?”

Haluk çok yavaş konuştu.

“Bu kat…”

“…beş yıl önce seni sistemden sildi.”

İçerisi ameliyathaneye benziyordu.

Ama değildi.

Duvarlarda cerrahi lambalar vardı.

Masanın yanında EEG monitörleri.

Fonksiyonel MR görüntüleri.

Nörostimülatörler.

Hepsinin üzerinde aynı logo.

D.E.-1 PROGRAMI

Mert dosyalardan birini açtı.

İlk sayfada teknik başlık vardı.

D.E.-1 İNHİBİTÖRÜ

Protokol Kodu: DER-01

Amaç:

Travma sonrası oluşan kalıntısal sinaptik aktiviteyi baskılamak.

Etki Mekanizması:

Glutamaterjik iletimi inhibe ederek hipokampal yeniden çağırmayı geçici

olarak durdurur.

Yan Etki:

Bilinç artığının alternatif sinir ağlarına yayılma ihtimali.

Mert sayfayı iki kez okudu.

“Alternatif sinir ağı ne demek?”

Haluk cevap vermedi.

Derin dosyanın devamını çevirdi.

Orada kırmızı damga vardı.

İNSAN DENEMESİ

Altında sayı.

DENEK: 1

İsim kısmı siyah mürekkeple kapatılmıştı.

Derin sayfanın köşesini kaldırdı.

Altındaki harfler görünmeye başladı.

DER…

Devamını okuyamadı.

Haluk dosyayı elinden aldı.

“Yeter.”

“İlk denek bendim.”

Sessizlik.

“Değil mi?”

Haluk cevap vermedi.

Bu kez sessizlik yeterli değildi.

Derin bağırdı.

“İLK DENEK BEN MİYDİM?”

Mert masanın üzerindeki metal kutuyu fark etti.

İçinde şeffaf ampuller dizilmişti.

Sıvı renksiz değildi.

Siyaha yakın koyu lacivertti.

Ampulün içinde hareket ediyordu.

Canlıymış gibi.

Mert ürperdi.

“Bu…”

Haluk çok sert döndü.

“Dokunma.”

“Nedir?”

“D.E.-1.”

Mert ampule yaklaştı.

İçindeki sıvı yavaşça camın iç yüzeyine tırmandı.

Yer çekimine rağmen.

Sanki…

kendisine bakanı görmüştü.

Derin eldiven giydi.

Ampulü ışığa tuttu.

Sıvının içinde ince iplikler vardı.

Damar gibi.

Sinir gibi.

Hayır.

İkisi de değildi.

Daha çok…

kurumuş örümcek ağına benziyordu.

Mikroskobu çekti.

Damlayı lam üzerine bıraktı.

İlk baktığında hiçbir şey görmedi.

Sonra odak netleşti.

İplikler hareket ediyordu.

Birbirlerine dokunuyor.

Ayrılıyor.

Tekrar birleşiyorlardı.

Mert fısıldadı.

“Canlı.”

Derin başını salladı.

“Hayır.”

Durdu.

Sonra çok daha alçak sesle konuştu.

“…hatırlıyor.”

O anda hoparlör açıldı.

Bu kez otomatik sistem değildi.

Kadın sesi.

“Soğutma protokolü başlatıldı.”

Haluk’un yüzü bembeyaz kesildi.

“Hayır.”

Mert anlamadı.

“Soğutma ne?”

Haluk kapıya koştu.

“Buradan çıkıyoruz.”

“Niye?”

“Çünkü D.E.-1…”

Cümleyi bitiremedi.

Tavandan ince bir sis inmeye başladı.

Şeffaf.

Kokusuz.

Ama Derin burnunda metalik bir tat hissetti.

Bir saniye sonra baş ağrısı başladı.

İki saniye sonra kulak çınlaması.

Üç saniye sonra…

duvarlar nefes almaya başladı.

Mert dizlerinin üzerine çöktü.

Kolundaki damarlar belirginleşiyordu.

Deri altlarında siyah çizgiler ilerliyordu.

Bilekten dirseğe.

Dirsekten omuza.

Derinin altında biri kömür kalemiyle damar çiziyormuş gibiydi.

“Mert!”

Derin ona uzandı.

Mert başını kaldırdı.

Göz akları kıpkırmızıydı.

Ama irisleri…

yavaşça genişlemiyordu.

İkiye ayrılıyordu.

Sanki göz bebeğinin içinde ikinci bir göz açılıyordu.

Haluk acil dolabı tekmeyle kırdı.

İçinden otomatik enjektör çıkardı.

Üzerinde kırmızı etiket vardı.

D.E.-1 / ACİL DOZ

Derin bağırdı.

“Onu verme!”

“Neden?”

“Çünkü bu ilaç bastırmıyor.”

Haluk dondu.

Derin’in sesi ilk kez emindi.

“Hatırlatıyor.”

O anda Mert doğruldu.

Ağzından kendi sesi çıkmadı.

İnce.

Çatlak.

Çocuk sesi.

“Abla…”

Sonra yavaşça gülümsedi.

“Bu kez kapıyı sen açacaksın.”

Ve odanın bütün ışıkları aynı anda söndü.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 7

UYANIŞ

Işık geri geldiğinde…

Mert yerde değildi.

“METR!”

Derin’in sesi boş laboratuvarda yankılandı.

Cevap gelmedi.

Haluk, elindeki acil enjektörü yere bıraktı.

Ampul kırıldı.

Lacivert sıvı zemine yayıldı.

Derin diz çöktü.

Sıvıya dokunmadı.

Çünkü sıvı kendi kendine hareket ediyordu.

İnce damarlar gibi çatallandı.

Sonra tekrar birleşti.

Sanki zeminin altında atan görünmez bir nabız vardı.

“Dokunma.”

Haluk’un sesi ilk kez emir değil, korkuydu.

“O canlı değil.”

Derin gözlerini ayırmadı.

“Biliyorum.”

Durdu.

“Canlı olsaydı bu kadar düzenli davranmazdı.”

Laboratuvarın diğer ucundan metal bir sürtünme sesi geldi.

Sedye.

Kendi kendine hareket ediyordu.

Yavaş.

Hiç acele etmeden.

Mert sedyenin üzerinde yatıyordu.

Gözleri açıktı.

Hiç kırpmıyordu.

Derin koştu.

“Mert!”

Nabzını kontrol etti.

Atıyordu.

Yavaş.

Dakikada otuz sekiz.

Derisi buz gibiydi.

Boynundaki damarlar siyaha dönmeye başlamıştı.

Derinin altında ince çizgiler ilerliyor, sonra kayboluyordu.

Haluk cebinden küçük bir el feneri çıkardı.

Mert’in göz bebeğine tuttu.

Tepki yoktu.

Ama göz bebeğinin içinde…

ikinci bir halka oluşmuştu.

“Bu mümkün değil.”

Derin fısıldadı.

Haluk sertçe cevap verdi.

“Artık mümkün.”

Derin ona döndü.

“Ne oluyor?”

Haluk uzun süre sustu.

Sonra yıllardır taşımaktan yorulduğu bir yükü bırakır gibi konuştu.

“D.E.-1 başarısız olmadı.”

“Ne?”

“Başarılı oldu.”

Sessizlik.

“Biz ilacı hafızayı bastırıyor sandık.”

Derin’in nefesi ağırlaştı.

“Yanılmışız.”

“İlaç…”

Haluk’un sesi çatladı.

“…ev sahibini bastırıyor.”

Mert’in dudakları kıpırdadı.

Çok hafif.

Sonra konuştu.

Kendi sesi değildi.

“Geç kaldınız.”

Derin’in omuzları gerildi.

“Kimsin?”

Mert gülümsedi.

“Kime göre?”

Laboratuvardaki monitörler aynı anda açıldı.

Hiçbiri elektriğe bağlı değildi.

Bütün ekranlarda aynı görüntü vardı.

Tarih:

17 Kasım 2017

Bir ameliyathane.

Beyaz önlüklü insanlar.

Ortada küçük bir kız.

Saçları ıslaktı.

Yüzü görünmüyordu.

Haluk gözlerini kapattı.

“Hayır…”

Derin ekrana yaklaştı.

Küçük kızın sağ elinde ince bir kırmızı bileklik vardı.

Üzerinde tek kelime yazıyordu.

ECE

Mert doğruldu.

Ama bunu kasları yapmadı.

Biri onu görünmez iplerle oturtmuş gibiydi.

Boynu sağa döndü.

Sonra sola.

Kemiklerinden ince çıtırtılar yükseldi.

Normalden fazla.

Derin içgüdüsel olarak geri çekildi.

“Kas spazmı değil.”

Haluk başını salladı.

“Biliyorum.”

“O zaman ne?”

Haluk cevap vermedi.

Çünkü cevabı monitör verdi.

Yeni bir satır belirdi.

EV SAHİBİ DİRENCİ BAŞLADI

Altında ikinci satır oluştu.

İNHİBİTÖR ETKİSİ %12

Sonra üçüncü satır.

KALINTI AKTİVİTESİ %81

Derin sayılara baktı.

“Yüzde seksen bir ne demek?”

Haluk fısıldadı.

“Çok geç.”

Mert birden Derin’e baktı.

Bu kez gözleri tamamen kendisindeydi.

Sakin.

Neredeyse üzgün.

“Sen beni kurtaramazsın.”

Derin yaklaşmadı.

“Neden?”

“Çünkü…”

Mert’in sesi kırıldı.

Bir anlığına kendi sesine döndü.

“…

beni ilk kez bugün kaybetmedin.”

Odadaki bütün monitörler aynı anda kapandı.

Mutlak sessizlik.

Sonra tavandaki hoparlörden mekanik bir kadın sesi duyuldu.

“Protokol Dokuz etkin.”

Haluk’un yüzündeki bütün renk çekildi.

Derin sordu.

“Protokol Dokuz ne?”

Haluk cevap vermedi.

Kapıya yürüdü.

Durdu.

Arkasına bile bakmadan konuştu.

“Devlet, kurtarılamayacağına karar verdiği insanları tedavi etmez.”

Derin’in boğazı düğümlendi.

“Ne yapar?”

Haluk kapının elektronik kilidini açtı.

Çok yavaş.

Çok sessiz.

“Onları kayıt altına alır.”

Tam o anda laboratuvarın en arkasındaki çelik kapı içeriden tek kez

vuruldu.

Tak.

Üçü de dondu.

Bir daha.

Tak.

Kapının üzerinde yıllardır sönük duran kırmızı gösterge ilk kez yandı.

Üzerinde yalnızca iki kelime vardı.

İZOLASYON KOĞUŞU

Sonra içeriden üçüncü kez vuruldu.

Bu kez bir çocuk sesi duyuldu.

“Doktor…”

Derin nefes almayı unuttu.

Çünkü o sesi tanıyordu.

Ama tanımaması gerekiyordu.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 8

İZOLASYON

Çelik kapıya üçüncü kez vuruldu.

Bu kez daha sert.

Daha sabırsız.

Derin’in nefesi düzensizleşti.

O sesi tanıyordu.

Ama tanımaması gerekiyordu.

Haluk yolunu kesti.

“Sakın.”

“Neden?”

“Çünkü içerideki şey…”

Derin gözlerini kapıdan ayırmadı.

“…insan değil.”

Derin soğukkanlılığını korumaya çalıştı.

“Kalıntı.”

Haluk başını iki yana salladı.

“Daha kötü.”

İzolasyon kapısının yanında eski tip mekanik bir kilit vardı.

Kart okuyucu yoktu.

Parmak izi yoktu.

Sadece ağır bir kol.

Üzerinde sararmış bir uyarı etiketi duruyordu.

PROTOKOL-9

İÇERİ GİREN PERSONELİN KİMLİĞİ GARANTİ EDİLEMEZ.

Mert etiketi okuyunca yutkundu.

“Bu ne demek?”

Haluk cevap vermedi.

Derin ise gözlerini etiketten ayıramıyordu.

Çünkü son cümle daha korkunçtu.

ÇIKAN PERSONEL DE DAHİL.

İçeriden yine ses geldi.

“Doktor…”

Bu kez çocuk sesi değildi.

Yetişkin bir kadının sesiydi.

Yorgun.

Çatlamış.

“N’olur…”

Derin’in omuzları kasıldı.

Bu sesi de tanıyordu.

Aslı.

Hayır.

Olmazdı.

Aslı burada olamazdı.

Haluk cebinden ikinci bir enjektör çıkardı.

Şeffaf değildi.

İçindeki koyu lacivert sıvının içinde ince siyah lifler dönüyordu.

Sanki ampulün içinde küçük damarlar yüzüyordu.

“D.E.-1’in ikinci fazı.”

Derin ampule baktı.

“Bu inhibitör değil.”

“Hayır.”

“Ne o zaman?”

Haluk derin bir nefes aldı.

“Kapatıcı.”

“Neyi kapatıyor?”

Haluk’un cevabı beklediğinden kısaydı.

“Seni.”

Laboratuvarın arkasındaki monitör yeniden çalıştı.

Beyaz ekran.

Siyah harfler.

PROTOKOL-9

AMAÇ

Birden fazla Kalıntı taşıyan bedenlerde baskın kimliği korumak.

Alt satır yavaşça oluştu.

BAŞARI ORANI

%11

Mert istemsizce güldü.

Sinirden.

“Yüzde on bir mi?”

Kimse cevap vermedi.

Çünkü alttaki satır yeni belirmişti.

YAN ETKİ

Ev sahibi kaybı.

Derin’in eli titredi.

“Eğer başarısız olursa?”

Haluk çok yavaş konuştu.

“O zaman beden yaşamaya devam eder.”

“…”

“Ama içinde kim yaşayacağına biz karar veremeyiz.”

Kapıya yeniden vuruldu.

Bu kez içeriden değil.

Arkalarından.

Üçü aynı anda döndü.

Koridor boştu.

Sonra tavandaki güvenlik kamerası yavaşça aşağı eğildi.

Lens doğrudan Derin’e çevrildi.

Kameranın kırmızı kayıt ışığı yanıp söndü.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Ardından hoparlörden mekanik bir ses duyuldu.

“Kimlik doğrulandı.”

Derin bekledi.

Ses devam etti.

“Hoş geldiniz…”

Uzun bir sessizlik oldu.

“…Denek Bir.”

Derin’in dizlerinin bağı çözüldü.

Mert şaşkınlıkla ona baktı.

“Denek…”

Sözünü bitiremedi.

Çünkü Haluk’un yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu.

Yıllardır sakladığı sır sonunda kendi ağzıyla ortaya çıkmıştı.

Derin fısıldadı.

“Ben ilk denek miydim?”

Haluk cevap vermedi.

Gözlerini kapattı.

Bu, “evet” demekten daha ağırdı.

İzolasyon kapısının kilidi kendi kendine açıldı.

Metal sürtünerek geriye çekildi.

İçeriden soğuk hava geldi.

Formalin.

Pas.

Kurumuş kan.

Ve çocuk şampuanı kokusu.

Derin dondu.

Bu kokuyu biliyordu.

Hatırlamıyordu.

Ama bedeni hatırlıyordu.

İçeriden küçük ayak sesleri geldi.

Tak.

Tak.

Tak.

Karanlığın içinden sekiz yaşlarında bir kız çıktı.

Saçları ıslaktı.

Hastane önlüğü dizlerine kadar uzanıyordu.

Yalınayaktı.

Sağ elindeki kırmızı bileklik hâlâ duruyordu.

Üzerinde tek kelime yazıyordu.

ECE

Mert nefes almayı unuttu.

Haluk başını eğdi.

Derin kıpırdayamadı.

Küçük kız gülümsedi.

Çok normal bir çocuğun gülümsemesi gibi.

Sonra başını hafifçe yana eğdi.

“Doktor…”

dedi.

“…beni bu kez hatırlayacak mısın?”

Derin cevap veremedi.

Çünkü kızın gölgesi yerde tek başına değildi.

Arkasında…

ikinci bir gölge daha vardı.

Ve o ikinci gölge yavaşça ayağa kalkıyordu.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 9

TANIK

Derin gözlerini kırpmadı.

Sekiz yaşındaki kız yerinden kıpırdamıyordu.

Ama arkasındaki ikinci gölge…

nefes alıyordu.

“Ece…”

Kelime istemsizce ağzından çıktı.

Küçük kız gülümsedi.

“Demek sonunda ismimi hatırladın.”

Derin’in boğazı düğümlendi.

“Sen…”

“Hayır.”

Kız başını iki yana salladı.

“Ben Ece değilim.”

Sessizlik.

“Ben geride kalanım.”

Haluk silahını çekti.

Susturuculu küçük bir tabanca.

Mert şaşkınlıkla ona baktı.

“Silah mı?”

Haluk gözünü hedeften ayırmadı.

“Protokol Dokuz.”

“Çocuğa mı ateş edeceksin?”

“Hayır.”

Durdu.

“Çocuğun içindekine.”

Derin öne geçti.

“Silahı indir.”

“Çekil.”

“Silahı indir.”

Haluk’un eli titremiyordu.

“Bu yüzden kaybettik.”

“Ne?”

“Her seferinde insan gördünüz.”

Sessizlik.

“Biz ise Kalıntıyı.”

İkinci gölge hareket etti.

Duvara doğru uzadı.

Sonra tavana tırmandı.

Işığın geliş yönüne aykırıydı.

Fizik kurallarını umursamıyordu.

Mert geri çekildi.

“Bu mümkün değil.”

Derin’in cevabı fısıltı kadar alçaktı.

“Hayır.”

“…ama oluyor.”

Laboratuvarın tavanındaki hoparlör çalıştı.

DEVLET TIBBİ ARAŞTIRMA MERKEZİ

GİZLİ PROTOKOL

TANIKLIK KORUMA SÜRECİ BAŞLATILDI

Mert kaşlarını çattı.

“Tanıklık koruma mı?”

Haluk acı acı güldü.

“Kimseyi korumuyor.”

Ece’nin arkasındaki gölge büyüdü.

İnsan şeklini aldı.

Yüzü yoktu.

Sadece başının olması gereken yerde karanlık vardı.

Derin’in burnuna ağır bir koku geldi.

Yanmış saç.

İyot.

Pıhtılaşmış kan.

Ameliyathane.

Bütün kokular aynı anda.

Midesi kasıldı.

Kız tekrar konuştu.

“Beni kim öldürdü?”

Kimse cevap vermedi.

“Güzel.”

“Çünkü doğru cevabı bilmiyorsunuz.”

Bir adım attı.

Ayak sesleri çıkmıyordu.

“Öldüren kişi…”

Durdu.

“…kapıyı açan değildi.”

Derin dondu.

Haluk dondu.

Mert hiçbir şey anlamadı.

Monitör yeniden açıldı.

Yeni bir kayıt.

17 KASIM 2017

Saat geriye sarıyordu.

03.11

03.10

03.09

Video ilk kez farklı açıdan görünüyordu.

Kapının önünde yalnızca Aslı yoktu.

İçeride biri daha vardı.

Beyaz önlüklü.

Yüzü seçilmiyordu.

Ece monitöre baktı.

Sonra Derin’e.

“Bu kez sonuna kadar izle.”

Ve görüntü ilk kez devam etti.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 10

KAPIYI AÇAN

Video durmadı.

İlk kez.

Yıllardır eksik olan otuz iki saniye ekrana geldi.

Ameliyathanede panik vardı.

Monitör alarm veriyordu.

Ece sedyedeydi.

Kalbi hâlâ atıyordu.

Zayıf.

Ama atıyordu.

Aslı kapının dışında ağlıyordu.

“Onu kurtarın.”

Genç Haluk cevap verdi.

“Protokol başladı.”

“Asla başlamadı!”

“Başladı.”

Beyaz önlüklü adam sedyenin başına geldi.

Yüzü kameraya dönüktü.

Derin nefesini tuttu.

Adam…

kendisiydi.

Daha genç.

Daha sert.

Hiç tereddüt etmeyen bir yüz.

Mert fısıldadı.

“Doktor…”

Derin konuşamadı.

Kayıttaki Derin enjektörü kaldırdı.

Üzerinde siyah etiket vardı.

D.E.-1 / İLK PROTOTİP

Aslı bağırdı.

“Hayır!”

Haluk onu tuttu.

“Geç kaldık.”

Aslı çırpınıyordu.

“Çocuk daha yaşıyor!”

Kayıttaki Derin tek cümle söyledi.

“Eğer şimdi durursak…”

Sessizlik.

“…hepsi ölecek.”

Enjektör Ece’nin boynuna girdi.

Monitörde kalp ritmi hızlandı.

Sonra yavaşladı.

Sonra…

ikinci bir ritim oluştu.

Derin’in gözleri ekrana kilitlendi.

“İki kalp…”

Mert monitöre baktı.

“Hayır.”

“…iki bilinç.”

Kayıt dondu.

Hoparlörden yeni bir ses geldi.

Tanıdık değildi.

Yaşlıydı.

Resmîydi.

Soğuktu.

“Devlet adına yürütülen Kalıntı Projesi’nin ilk başarılı aktarımı

tamamlanmıştır.”

Sessizlik.

“Tanıkların hafızası yeniden düzenlenecektir.”

Haluk gözlerini kapattı.

Mert yavaşça ona döndü.

“Devlet…”

“…bunu biliyor muydu?”

Haluk cevap vermedi.

Çünkü cevap laboratuvarın bütün ekranlarında aynı anda belirdi.

PROJE SAHİBİ: DEVLET

Alt satır oluştu.

YÜRÜTÜCÜ: DR. DERİN ERDEM

Bir satır daha.

İLK TANIK: ASLI KARAHAN

Son satır ise hepsinden ağırdı.

İLK BAŞARILI KALINTI: ECE

Derin dizlerinin üzerine çöktü.

Hayatı boyunca taşıdığı bütün anılar çatlamaya başlamıştı.

Ve ilk kez şunu düşündü:

“Ya ben gerçekten hiç yaşamadıysam?”

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 11

BOŞLUK

Derin dizlerinin üzerinde kalmıştı.

Monitörlerde aynı cümle yanıp sönüyordu.

İLK BAŞARILI KALINTI: ECE

Odadaki hiç kimse konuşmadı.

Çünkü bazen sessizlik, gerçeğin ilk belirtisiydi.

Derin yavaşça ayağa kalktı.

“Eğer bu doğruysa…”

Sesi çatladı.

“…ben kimi kurtardım?”

Haluk cevap vermedi.

Mert ise ekrandan gözünü ayıramıyordu.

“Doktor…”

“Evet?”

“Burada başka bir satır daha oluşuyor.”

Derin döndü.

Alt tarafta gri renkte yeni bir kayıt belirmişti.

AKTİF EV SAHİBİ SAYISI: 2

Mert’in yüzü bembeyaz kesildi.

“İki kişi…”

Haluk derin bir nefes verdi.

“Hayır.”

“Ne demek hayır?”

“İki kişi değil.”

Durdu.

“İki bilinç.”

Laboratuvarın bütün kapıları aynı anda kilitlendi.

Bu kez alarm çalmadı.

Onun yerine eski bir erkek sesi hoparlörlerden yükseldi.

“Protokol On Bir başlatıldı.”

Derin başını kaldırdı.

“Bu sesi tanıyorum.”

Haluk fısıldadı.

“Tanımıyorsun.”

“Tanıyorum.”

“Hayır.”

Sessizlik.

“Çünkü o adam otuz yıl önce öldü.”

Koridorun ışıkları tek tek sönmeye başladı.

En uzaktaki.

Sonra bir yakındaki.

Sonra bir diğeri.

Karanlık yavaş ilerliyordu.

Koşmuyordu.

Geliyordu.

Mert istemsizce geri çekildi.

“Karanlık hareket ediyor.”

Derin baktı.

Haklıydı.

Işıklar bozulmuyordu.

Gölgeler yer değiştiriyordu.

Bir gölge duvardan ayrıldı.

İnsan boyundaydı.

Yüzü yoktu.

Ama omuzları vardı.

Kolları vardı.

Ve yürüyordu.

Hiç ses çıkarmadan.

Haluk silahını kaldırdı.

“Bakmayın.”

Derin şaşırdı.

“Ne?”

“Gözlerine bakmayın.”

“Yüzü yok.”

“Olacak.”

Gölge durdu.

Başını kaldırdı.

Yüzünün olması gereken yerde deri oluşmaya başladı.

İnce.

Islak.

Yeni iyileşmiş yara gibi.

Sonra göz çukurları.

Sonra dudaklar.

En son gözler açıldı.

Derin’in nefesi kesildi.

Çünkü karşısındaki…

kendisiydi.

Bir ayrıntı dışında.

Diğer Derin gülümsüyordu.

“Merhaba.”

Ses de aynıydı.

Mert’in dizleri çözüldü.

“İki tane…”

Haluk silahını indirmedi.

“Hayır.”

“Hayır ne?”

“O…”

Durdu.

“…senden daha eski.”

Derin öne çıktı.

“Kimsin?”

Diğer Derin başını hafifçe eğdi.

“Bu soruyu ilk sen sordun.”

“Ne demek?”

“Hatırlamıyorsun.”

Gülümsedi.

“Yine.”

Bir anda Derin’in başına keskin bir ağrı saplandı.

Beyninin içinden sıcak bir tel geçirilmiş gibiydi.

Gözlerinin önünde görüntüler çakmaya başladı.

Ameliyat masası.

Çelik kapı.

Islak saçlı bir çocuk.

Siyah sıvıyla dolu enjektör.

Ve…

kendi eli.

Enjektörü tutan kendi eli.

Derin sendeledi.

Mert onu yakaladı.

“Doktor!”

Diğer Derin üzülmüş gibi baktı.

“Canın acıyor.”

Sessizlik.

“İlk seferde benim de çok acımıştı.”

Haluk bağırdı.

“Konuşma!”

Diğer Derin ona döndü.

Yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Sen…”

dedi.

“…beni öldüremedin.”

Haluk’un eli ilk kez titredi.

Monitör yeniden çalıştı.

Yeni satırlar oluştu.

D.E.-1 ETKİSİ SONA ERİYOR

Altında ikinci satır.

BASKILANAN HAFIZA GERİ DÖNÜYOR

Üçüncü satır yavaşça yazıldı.

UYARI

DENEK-1 UYANIYOR

Derin ekrana baktı.

Sonra karşısındaki adama.

Sonra kendi ellerine.

İlk kez parmak izleri yabancı geldi.

İlk kez sesi kendisine ait değilmiş gibi duyuldu.

Ve ilk kez aklına tek bir ihtimal geldi.

Ya bu laboratuvarda bulunan iki Derin’den…

biri hiç yaşamamışsa?

O anda tavandaki bütün hoparlörlerden aynı çocuk sesi yükseldi.

“Ebeveyn bulunamadı.”

Sessizlik.

Sonra ikinci cümle geldi.

“Ev sahibi değiştiriliyor.”

Derin’in göğsünde ikinci kalp yeniden atmaya başladı.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 12

YANKI

İkinci kalp üç kez attı.

Sonra sustu.

Ama sessizlik gelmedi.

Derin, göğsünün içinde dolaşan başka bir ritim hissetmeye devam

ediyordu.

Karşısındaki adam gülümsedi.

Yüzü kusursuzdu.

Aynı çene.

Aynı gözler.

Aynı yara izi.

Tek fark…

bakışlarıydı.

Derin’in gözlerinde yorgunluk vardı.

Onunkinde bekleyiş.

Uzun yıllar süren bir bekleyiş.

“Sen kimsin?”

Adam başını eğdi.

“Bu sorunun cevabını sen verdin.”

“Hayır.”

“Verdin.”

Bir adım yaklaştı.

“Beni sen yaptın.”

Laboratuvardaki sıcaklık bir anda düştü.

Monitörlerin ekranları buğulanmaya başladı.

Haluk araya girdi.

“Yeter.”

Adam ona baktı.

Yüzündeki ifade değişmedi.

“Otuz yıl boyunca aynı yalanı söyledin.”

Haluk sustu.

“Şimdi de söyle.”

Sessizlik.

“Devlet adına.”

Mert yavaşça geri çekiliyordu.

Kimsenin fark etmediğini sanıyordu.

Yanılıyordu.

Karşıdaki adam başını çevirmeden konuştu.

“Kaçma.”

Mert dondu.

“Ben…”

“Kapılar zaten kilitli.”

Mert kapıya baktı.

Elektronik panel kararmıştı.

Üzerinde yalnızca kırmızı bir yazı vardı.

DIŞ DÜNYA BAĞLANTISI KESİLDİ

Derin’in başı yeniden zonkladı.

Bu kez görüntüler daha netti.

Ameliyathane.

Parlak ışıklar.

Ece’nin kalbi monitörde düzensiz atıyordu.

Kayıttaki genç Derin’in elleri sakindi.

Fazla sakindi.

Bir cerrahın değil…

bir araştırmacının elleriydi.

Enjektörü kaldırdı.

İğne çocuğun boynuna yaklaştı.

Tam o anda görüntü durdu.

“Devamını görmek istiyor musun?”

Karşıdaki Derin bunu fısıldamıştı.

Gerçek Derin cevap vermedi.

Adam cebinden küçük bir kayıt kartı çıkardı.

Eski tip.

Manyetik.

Üzerinde tek kelime yazıyordu.

HAM

“Bu düzenlenmemiş kayıt.”

Haluk bir adım öne çıktı.

“Onu verme.”

“Niye?”

“Çünkü…”

Haluk’un sesi ilk kez kırıldı.

“…gerçeği taşıyor.”

Adam kartı yere bıraktı.

Kart metal zeminde dönmeye başladı.

Dönerek Derin’in ayaklarının dibinde durdu.

Hiç kimse eğilmedi.

Hiç kimse dokunmadı.

Çünkü bazen küçük bir nesne…

bir silahtan daha tehlikelidir.

Tam o sırada laboratuvarın tavanındaki havalandırmalar açıldı.

Keskin bir antiseptik kokusu yayıldı.

Mert burnunu kapattı.

“Bu koku…”

Derin cümleyi tamamladı.

“Ameliyathane hazırlığı.”

Haluk’un yüzü bembeyaz oldu.

“Başlıyor.”

“Ne?”

“Temizleme.”

Hoparlörlerden mekanik kadın sesi yükseldi.

“Protokol On İki.”

“Kimlik çakışması kritik seviyeye ulaştı.”

“Kalıntı yoğunluğu yüzde doksan üç.”

“Karantina başlatılıyor.”

Kalın çelik kepenkler pencerelerin üzerine indi.

Laboratuvar dış dünyadan tamamen koptu.

Mert’in kolu aniden kasıldı.

Gömleğinin kumaşı gerildi.

Dirseğinin iç kısmında eski bir enjeksiyon izi belirdi.

Derin şaşkınlıkla baktı.

“Bu yara…”

Mert hızla kolunu çekti.

“Benim değildi.”

“Neden bahsediyorsun?”

“Hayatım boyunca iğneden korktum.”

Derin yaranın etrafındaki deriye baktı.

İğne izi yeni değildi.

Yıllar önce açılmıştı.

Ama etrafındaki damarlar…

şimdi yeniden siyaha dönüyordu.

Karşıdaki Derin sessizce konuştu.

“Hiçbiriniz buraya ilk kez gelmiyorsunuz.”

Mert başını kaldırdı.

“Ne?”

“Hepiniz döndünüz.”

Derin’in boğazı kurudu.

“Döndük mü?”

Adam gülümsedi.

“Her unutuşunuzdan sonra.”

Laboratuvarın en arkasındaki büyük cam, içeriden tek darbeyle çatladı.

Sonra ikinci.

Üçüncü.

Camın arkasında su yoktu.

Karanlık vardı.

Ve karanlığın içinde…

yüzlerce siluet.

Hepsi hareketsizdi.

Hepsi onları izliyordu.

Mert fısıldadı.

“Onlar kim?”

Haluk gözlerini kapattı.

Sanki cevabı yıllardır taşımaktan yorulmuştu.

“Başaramadıklarımız.”

Derin yavaşça cama yaklaştı.

Siluetlerden biri elini kaldırdı.

Camın diğer tarafına bastırdı.

Derin de istemsizce kendi elini kaldırdı.

İki avuç arasında yalnızca birkaç santimetre cam vardı.

Siluetin yüzü yavaşça aydınlandı.

Derin’in nefesi kesildi.

Çünkü o yüz…

Aslı Karahan’a aitti.

Ama yaşlıydı.

Çok yaşlı.

Ve dudakları tek bir cümle kurdu.

“Bu kez kapıyı açma.”

Tam o anda laboratuvarın elektriği tamamen kesildi.

Karanlığın içinde yalnızca tek bir ses duyuldu.

Bir anahtarın kilide yavaşça girmesi.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 13

ANAHTAR

Anahtar döndü.

Metal, yıllardır açılmayan bir kilidin içinde ağır ağır sürtündü.

Hiç kimse hareket etmedi.

Karanlıkta artık görmüyorlardı.

Sadece dinliyorlardı.

Tık.

Kilidin açıldığı ses bütün laboratuvara yayıldı.

Sonra…

ayak sesleri.

Yavaş.

Düzenli.

Bir insanın yürüyüşü kadar sakindi.

Bir ölünün yürüyüşü kadar sessizdi.

Acil durum ışıkları yeniden yandı.

Bu kez beyaz değildi.

Loş mavi.

Duvarlar soğuk görünüyordu.

Laboratuvar olduğundan daha büyük hissediliyordu.

Kapının önünde biri duruyordu.

Beyaz önlük.

Siyah eldiven.

Yüzünde yaşlı bir adamın çizgileri.

Derin onu tanımıyordu.

Ama Haluk tanıyordu.

Silahı elinden düştü.

“İmkânsız…”

Adam başını hafifçe eğdi.

“Ben de seni özledim, Haluk.”

Mert fısıldadı.

“Kim bu?”

Kimse cevap vermedi.

Adam kendi cevap verdi.

“Resmî kayıtlara göre…”

Gülümsedi.

“…yirmi sekiz yıldır ölüyüm.”

Göğsünde kimlik kartı vardı.

Tozlanmıştı.

Plastiği çatlamıştı.

Üzerindeki yazı güçlükle okunuyordu.

DEVLET TIBBİ ARAŞTIRMA MERKEZİ

PROJE DİREKTÖRÜ

Prof. Dr. Kemal Arın

Derin ismi tanımıyordu.

Ama bedeni tanıyordu.

Kalbi tekledi.

Avuçları terledi.

Başının içinde yine aynı uğultu başladı.

Kemal, Derin’e baktı.

“Demek sonunda uyandın.”

Derin sertçe cevap verdi.

“Ben seni tanımıyorum.”

Kemal başını salladı.

“Biliyorum.”

“Sen kimsin?”

“Bu soruyu bana değil…”

Bir adım yaklaştı.

“…onu sana söyleyenlere sor.”

Bakışlarını Haluk’a çevirdi.

Haluk yaşlanmış görünüyordu.

Yıllarca sakladığı sırlar omuzlarına çökmüştü.

“Burada olmaman gerekiyordu.”

Kemal güldü.

“Ben hiçbir zaman gitmedim.”

Mert aralarına girdi.

“Birisi bana ne olduğunu anlatabilir mi?”

Kemal ona uzun süre baktı.

“Adın?”

“Mert.”

“Gerçek adın?”

Mert sustu.

Kemal gözlerini kısmadan konuştu.

“Bak.”

Laboratuvardaki kırık aynayı işaret etti.

Mert istemeden aynaya döndü.

Yansıması gecikerek hareket etti.

Önce kendisi döndü.

Yansıması iki saniye sonra.

Sonra…

aynadaki Mert gülümsemeye devam etti.

Gerçek Mert gülümsemiyordu.

Mert çığlık atarak geri sıçradı.

Ayna eski hâline döndü.

Kemal sakinliğini bozmadı.

“Görmeye başladın.”

Derin öne çıktı.

“Sen bütün bunları biliyorsan…”

Durdu.

“…bize neden yardım etmiyorsun?”

Kemal’in yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Çünkü siz hâlâ yanlış soruyu soruyorsunuz.”

“Doğru soru ne?”

Kemal laboratuvarın ortasına yürüdü.

Yerdeki D.E.-1 ampullerinden birini aldı.

Lacivert sıvıya uzun süre baktı.

“Bu ilacı kim yaptı?”

Derin hiç düşünmeden cevap verdi.

“Ben.”

Kemal başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Haluk gözlerini kapattı.

Kemal devam etti.

“Bu ilacı sen geliştirmedin.”

“Sana geliştirtti.”

Sessizlik.

“Kim?”

Kemal ampulü Derin’e uzattı.

“İlk taşıyıcı.”

Laboratuvardaki bütün monitörler aynı anda açıldı.

Sistem ekranı değildi.

Eski güvenlik görüntüleriydi.

Farklı yıllar.

Farklı odalar.

Ama aynı yüz.

Aynı çocuk.

Ece.

1998. 1998.

1999. 1999.

2000. 2000.

2001. 2001.

2002. 2002.

Mert dondu.

“Bu mümkün değil.”

Kemal monitörlere bakmadan konuştu.

“Ece hiçbir zaman büyümedi.”

Derin’in boğazı düğümlendi.

“Çünkü öldü.”

Kemal ilk kez sertleşti.

“Hayır.”

“Ne demek hayır?”

“Ece’nin bedeni öldü.”

Uzun sessizlik.

“Kalıntısı büyümeyi hiç öğrenemedi.”

Hoparlörden mekanik kadın sesi yeniden duyuldu.

Bu kez ses bozuktu.

Sanki biri sistemin içine konuşuyordu.

UYARI

MERKEZ TAŞIYICI UYANDI

Derin’in gözleri büyüdü.

“Merkez Taşıyıcı kim?”

Kemal cevap vermedi.

Haluk verdi.

Fısıltıyla.

Neredeyse utanarak.

“Bu tesis.”

Mert anlamadı.

“Tesis mi?”

Haluk duvara dokundu.

Beton hafifçe titreşti.

“Biz yıllardır bir binada çalıştığımızı sandık.”

Durdu.

Yüzü bembeyazdı.

“Meğer…”

Tavanın içinden derin bir vuruntu geldi.

Bir kez.

Sonra ikinci.

Bütün bina aynı ritimde titredi.

Haluk cümlesini tamamladı.

“…bir bedenin içinde yaşıyormuşuz.”

Derin’in cebindeki D.E.-1 ampulü kendi kendine çatladı.

Lacivert sıvı avucuna aktı.

Canını yakmadı.

Soğuktu.

Ama derisinin altına doğru yürümeye başladı.

İnce siyah çizgiler bileğine yayıldı.

Kemal ona baktı.

Kaçmadı.

Yardım da etmedi.

Sadece tek bir cümle kurdu.

“Artık seni değil…”

“…o seni hatırlıyor.”

O anda laboratuvarın bütün duvarlarından aynı çocuk sesi yükseldi.

“Doktor…”

“Bu kez beni unutamayacaksın.”

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 14

MERKEZ TAŞIYICI

Duvar yeniden titreşti.

Bu kez yalnızca laboratuvar değil…

Derin’in göğüs kafesi de aynı ritimde sarsıldı.

Bir.

İki.

Üç.

Kalp atışı değildi.

Çok büyüktü.

Çok derinden geliyordu.

Mert duvara yaslandı.

“Bu…”

Sesi kısıldı.

“…deprem değil.”

Haluk başını eğdi.

“Hayır.”

“Öyleyse ne?”

Haluk cevap vermeden avucunu beton zemine koydu.

Zemin sıcak değildi.

Ama canlıydı.

İnce bir nabız, taşın içinden eline vuruyordu.

“Dinle.”

Derin de çömeldi.

Parmaklarını zemine bastırdı.

İlk anda hiçbir şey hissetmedi.

Sonra…

İnsan kalbine benzemeyen, ağır ve düzensiz bir ritim hissetti.

Sanki bütün bina nefes alıyordu.

Kemal sessizce yürüdü.

Laboratuvarın ortasında durdu.

“Yıllarca yanlış şeye baktınız.”

“Ne demek?”

“Taşıyıcıyı insan sandınız.”

Kemal tavanı işaret etti.

“İlk taşıyıcı hiçbir zaman insan olmadı.”

Sessizlik.

“Bu tesis.”

Mert başını iki yana salladı.

“Olmaz.”

Kemal gülümsedi.

“Bu bina inşa edilmedi.”

“…büyütüldü.”

Bir çatlak sesi duyuldu.

Duvarın sıvası dökülmeye başladı.

İçinden beton değil…

ince siyah lifler göründü.

Kablo değillerdi.

Damar da değillerdi.

İkisine de benziyorlardı.

Lifler duvar boyunca hareket etti.

Sonra yeniden sıvanın içine çekildi.

Derin istemsizce geri çekildi.

“Bu nasıl mümkün?”

Kemal kısa cevap verdi.

“Çünkü siz hâlâ canlıyı yanlış tanımlıyorsunuz.”

Hoparlör yeniden açıldı.

Bu kez mekanik ses yoktu.

Kadın sesi vardı.

Sakin.

Neredeyse şefkatli.

“Merkez Taşıyıcı biyolojik bütünlüğünü koruyor.”

Ardından yeni bir cümle geldi.

“Yabancı bilinç tespit edildi.”

Derin’in bulunduğu yer kırmızı ışıkla işaretlendi.

“Temizlik önerilir.”

Mert fısıldadı.

“Bizi öldürecek.”

Haluk gözlerini kapattı.

“Hayır.”

“Nereden biliyorsun?”

“Çünkü öldürmek isteseydi…”

Uzun sessizlik.

“…bunu yıllar önce yapardı.”

Derin’in cebindeki kırılmış D.E.-1 ampulünden sızan koyu sıvı bileğine

kadar ulaşmıştı.

Derisinin altında ince siyah çizgiler dolaşıyordu.

Acıtmıyordu.

Ama unutmasına da izin vermiyordu.

Bir görüntü daha geldi.

Küçük bir kız.

Ameliyathane.

Kapının dışında ağlayan bir kadın.

Ve kendi sesi.

“Başlatın.”

Derin başını iki eli arasına aldı.

“Hayır…”

Kemal ona yaklaştı.

“Hatırlamaya başladın.”

“Bu benim anım değil.”

Kemal uzun süre sustu.

Sonra ilk kez sert konuştu.

“İşte en büyük yalan buydu.”

Mert ekrana baktı.

Monitörde yeni satırlar oluşuyordu.

MERKEZ TAŞIYICI DURUMU

Bütünlük: %97

Kalıntı Yoğunluğu: Kritik

Tanık Sayısı: 4

Mert kaşlarını çattı.

“Dört mü?”

Laboratuvarda dört kişi vardı.

Derin.

Mert.

Haluk.

Kemal.

Tam o sırada sayı değişti.

Tanık Sayısı: 5

Hepsi aynı anda döndü.

Kimse yoktu.

Sonra laboratuvarın en arkasındaki güvenlik kamerası yavaşça aşağı

eğildi.

Kameranın objektifinde…

küçük bir kızın yansıması belirdi.

Ama laboratuvarda öyle biri yoktu.

Haluk derin bir nefes aldı.

“Başladı.”

“Ne başladı?”

“Tanıklık.”

Mert anlamadı.

Haluk devam etti.

“Merkez Taşıyıcı, gerçeği saklayamayacağını anladığında…”

Durdu.

“…bütün tanıkları aynı yere toplar.”

“Niye?”

Kemal cevap verdi.

“Çünkü hiçbir devlet…”

Gözlerini tavana kaldırdı.

“…tek tanığın anlattığı hikâyeden korkmaz.”

Sessizlik.

“Ama beş tanık…”

Laboratuvar yeniden sarsıldı.

Bu kez duvarın içinden çocuk sesi geldi.

“Kapıyı bu kez kim açacak?”

Derin gözlerini kapattı.

İlk kez korktuğu şey Dördüncü değildi.

İlk kez korktuğu şey…

hatırlamaktı.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 15

TANIKLIK

Hiç kimse konuşmadı.

Çünkü laboratuvar artık sesleri yutmuyordu.

Saklıyordu.

Duvarların içinden gelen her nefes, birkaç saniye sonra başka bir yerden

geri dönüyordu.

“Kapıyı bu kez kim açacak?”

Çocuk sesi ikinci kez duyuldu.

Bu kez tavandan değil.

Derin’in hemen arkasından.

Derin dönmedi.

Artık biliyordu.

Her sese dönmek…

her zaman doğru kişiye bakmak demek değildi.

Kemal ağır ağır yürüdü.

Merkez konsolun önünde durdu.

Parmaklarını tozlanmış metal panele koydu.

Panel yıllardır çalışmıyor gibiydi.

Ama Derin’in avucundaki siyah çizgiler hareket etmeye başladığı anda

ekran kendiliğinden açıldı.

Bembeyaz bir ekran.

Tek satır.

TANIKLIK ARŞİVİ

Altında dört isim vardı.

HALUK DEMİR

MERT YILMAZ

ASLI KARAHAN

DERİN ERDEM

Mert kaşlarını çattı.

“Dördümüz.”

Kemal başını iki yana salladı.

“Hayır.”

Ekranda beşinci satır belirdi.

ECE

Mert derin bir nefes aldı.

“Bu… tanık listesi.”

Haluk gözlerini kapattı.

“Kurban listesi değil.”

Kemal ilk kez sert konuştu.

“İkisi aynı şey değil.”

Derin konsola yaklaştı.

Her ismin yanında küçük bir sayı vardı.

Haluk: 1

Mert: 1

Aslı: 2

Derin: 7

Ece: 0

“Bu sayılar ne?”

Kemal cevap vermedi.

Derin ekrana dokundu.

Aslı’nın satırı açıldı.

Yeni bir pencere oluştu.

TANIKLIK SEVİYESİ: 2

ANILARIN %48’İ BASTIRILDI

Derin’in kalbi sıkıştı.

Ece’nin satırını açtı.

TANIKLIK SEVİYESİ: 0

ANILAR SİLİNEMEDİ

Mert anlamadı.

“Sıfır ne demek?”

Kemal’in sesi yorgundu.

“Hiç unutamadı.”

Laboratuvar sessizleşti.

“İnsan bazen yaşadığı için değil…”

“…unutamadığı için ölür.”

Bir alarm çalmaya başladı.

Bu kez kısa değildi.

Derinden gelen sürekli bir uğultuydu.

Monitörde yeni satırlar oluştu.

MERKEZ TAŞIYICI SAVUNMA TEPKİSİ

TANIKLIK ÇAKIŞMASI

BİRLEŞME BAŞLATILIYOR

Derin ekrandan gözünü ayırmadı.

“Birleşme ne?”

Haluk fısıldadı.

“En korktuğumuz şey.”

Laboratuvarın zemini çatladı.

İnce siyah lifler betonun arasından yükselmeye başladı.

Kablo değillerdi.

Sinir dokusuna benziyorlardı.

Bazıları Mert’in ayakkabısına dolandı.

Bazıları Haluk’un gölgesine uzandı.

Hiçbiri Derin’e dokunmadı.

Sanki onu zaten tanıyorlardı.

Kemal geriye çekildi.

“Başladı.”

“Ne?”

“Merkez Taşıyıcı seçim yapıyor.”

Mert’in sesi titredi.

“Neyi seçecek?”

Kemal’in cevabı beklenenden kısaydı.

“Kim kalacak.”

Derin’in cebindeki manyetik kayıt kartı ısınmaya başladı.

Az önce yerde duran kart.

Kimsenin almadığını sandığı kart.

Şimdi cebindeydi.

Nasıl girdiğini hatırlamıyordu.

Kartın üzerindeki yazı değişmişti.

Artık yalnızca HAM yazmıyordu.

Altında yeni bir satır vardı.

ORİJİNAL TANIKLIK

Derin kartı eline aldı.

Metal yüzey buz gibiydi.

Ama avucundaki siyah çizgiler karta dokunduğu anda ekranlar değişti.

Bütün monitörlerde aynı görüntü açıldı.

17 Kasım 2017.

Bu kez kamera ameliyathaneyi göstermiyordu.

Kapının dışını gösteriyordu.

Aslı tek başınaydı.

Ağlıyordu.

Kimse onu tutmuyordu.

Kimse zorlamıyordu.

Yavaşça kapı koluna uzandı.

Tam dokunacağı sırada…

arkasından küçük bir el uzandı.

Sekiz yaşındaki Ece.

Canlı.

Gülümsüyordu.

Aslı’nın önlüğünü tuttu.

“N’olur gitme.”

Aslı diz çöktü.

Ece’nin yüzünü iki eliyle tuttu.

“Sana söz veriyorum.”

“Neye?”

“Asla yalnız kalmayacaksın.”

Derin’in nefesi kesildi.

Bu görüntü…

daha önce hiç gösterilmemişti.

Haluk ekrana bakmıyordu.

Yere bakıyordu.

Utanıyordu.

Kemal ise gözlerini kapatmıştı.

Sanki bu kaydı yüzlerce kez izlemişti.

Mert fısıldadı.

“Bu kayıt neden saklandı?”

Kimse cevap vermedi.

Ama sistem verdi.

Yeni satır oluştu.

ÇÜNKÜ RESMÎ RAPORLA UYUŞMUYOR.

Derin başını kaldırdı.

“Resmî rapor ne diyordu?”

Monitörde tek cümle belirdi.

ASLI KARAHAN KAPIYI KENDİ İSTEĞİYLE AÇTI.

Bir saniye sonra cümle silindi.

Yerine yenisi yazıldı.

GERÇEK: ASLI KARAHAN KAPIYI VERİLEN EMİR ÜZERİNE AÇTI.

Laboratuvarda hiç kimse nefes almadı.

Son satır ağır ağır ekrana işlendi.

EMRİ VEREN KİŞİ HÂLÂ HAYATTA.

Tam o anda laboratuvarın en büyük çelik kapısı içeriden açıldı.

Ve dışarı çıkan kişi…

Haluk değildi.

Kemal değildi.

Derin de değildi.

Ama üçünün de yüzünde aynı dehşet vardı.

Çünkü gelen kişi…

hepsini ismiyle tanıyordu.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 16

EMRİ VEREN

Çelik kapı tamamen açıldı.

Kimse içeri girmedi.

Önce bastonun sesi duyuldu.

Tek.

Düzenli.

Soğukkanlı.

Tak.

Tak.

Tak.

Yaşlı adam kapı eşiğinde durdu.

Üzerinde ütülü gri bir takım elbise vardı.

Boynunda kimlik kartı yoktu.

Silah taşımıyordu.

Koruması da yoktu.

Buna rağmen odadaki en tehlikeli insan oydu.

Haluk’un omuzları çöktü.

“Sayın Başkan…”

Adam başını hafifçe çevirdi.

“Artık bana öyle demiyorlar.”

Mert anlamadı.

“Kimsiniz siz?”

Adam gülümsedi.

“Görevim değişti.”

Durdu.

“Sorumluluğum değişmedi.”

Kemal geri çekildi.

İlk kez.

Yıllardır kaçtığı biriyle yeniden karşılaşmış gibiydi.

“Buraya gelmemen gerekiyordu.”

Yaşlı adam sakinliğini bozmadı.

“Ben hiçbir zaman gitmedim.”

Derin adamın yüzüne baktı.

Tanımıyordu.

Ama sesi…

Bir anda laboratuvardaki hoparlörlerden yıllardır duyduğu resmî

anonslarla üst üste bindi.

Aynı ton.

Aynı vurgu.

Aynı soğukluk.

“Protokol On Bir.”

“Protokol Dokuz.”

“Temizlik başlatıldı.”

Hepsi…

aynı adama aitti.

“Demek sonunda uyandın, Derin.”

Derin sertçe karşılık verdi.

“Beni tanıyor musunuz?”

Adam hiç düşünmeden cevap verdi.

“Hayır.”

Sessizlik.

“Seni inşa ettim.”

Mert’in yüzündeki renk çekildi.

“Ne demek inşa ettim?”

Adam ona dönmedi bile.

“Bazı insanlar doğar.”

“Kimi insanlar yetiştirilir.”

Derin’e baktı.

“Sen tasarlandın.”

Laboratuvardaki bütün ekranlar yeniden değişti.

Yeni bir klasör açıldı.

DEVLET TIBBİ ARAŞTIRMA MERKEZİ

KALINTI PROGRAMI

YETKİ: OMEGA

Altında tek satır vardı.

ERİŞİM SAHİBİ: M. AKSOY

Haluk gözlerini kapattı.

“Bitmiş…”

Yaşlı adam başını salladı.

“Hayır.”

“Yeni başlıyor.”

Derin öne çıktı.

“Ece neden öldü?”

Adam uzun süre sustu.

Sonra beklenmedik kadar sakin bir sesle konuştu.

“Ölmedi.”

“O zaman neden…”

“Çünkü siz hep aynı hatayı yapıyorsunuz.”

Masanın üzerindeki D.E.-1 ampulünü eline aldı.

İçindeki koyu sıvıya baktı.

“Bir beden durunca…”

“…her şeyin bittiğini sanıyorsunuz.”

Ampulü tekrar yerine bıraktı.

“Oysa bazen asıl sorun…”

“…orada başlıyor.”

Kemal sertleşti.

“Yeter.”

“Hayır.”

“Gerçeği söyle.”

Yaşlı adam ilk kez ona baktı.

“Hangisini?”

“O geceyi.”

Adam derin bir nefes aldı.

“Tamam.”

Laboratuvar sessizleşti.

“O gece…”

“…kapıyı Aslı açmadı.”

Derin dondu.

Haluk gözlerini kaldırdı.

Mert şaşkınlıkla ekrana baktı.

“Ne?”

Adam cümlesini tamamladı.

“Aslı yalnızca kolu çevirdi.”

Sessizlik.

“Kapıyı açan emirdi.”

Derin’in başı yeniden zonklamaya başladı.

Bir görüntü daha.

Aslı.

Titreyen eller.

Kapı kolu.

Arkasında duran üç kişi.

Biri Haluk.

Biri genç Derin.

Üçüncüsünün yüzü görünmüyordu.

Ama sesi…

Şimdi karşısında duran yaşlı adamın sesiydi.

“Açın.”

Monitör yeni kayıt oluşturdu.

EMİR KAYDI BULUNDU

Ses dosyası çalıştı.

Parazit.

Cızırtı.

Sonra netleşen tek cümle:

“Sorumluluk bana ait.”

Yaşlı adam gözlerini kapattı.

“Evet.”

“Ben söyledim.”

Kimse konuşmadı.

Çünkü ilk kez suçun yönü değişmişti.

Aslı kurban olmaktan çıkmıştı.

Derin yalnızca uygulayıcı değildi.

Haluk yalnızca saklayan değildi.

Hepsinin üstünde…

karar veren biri vardı.

O anda laboratuvar yeniden sarsıldı.

Merkez Taşıyıcı’nın ritmi hızlandı.

Duvarların arasındaki siyah lifler tavana doğru çekildi.

Bütün ekranlar kırmızıya döndü.

Tek uyarı kaldı.

TANIKLIK TAMAMLANMA ORANI: %96

Yaşlı adam ekrana baktı.

İlk kez yüzündeki sakinlik kayboldu.

“Hayır…”

Haluk onu duydu.

“Neden korkuyorsunuz?”

Adam fısıldadı.

“Çünkü sistem…”

Durdu.

“…beni de tanık olarak kaydetmiş.”

Tam o anda laboratuvarın bütün hoparlörlerinden aynı çocuk sesi

yükseldi.

“Artık hiçbiriniz saklanamayacaksınız.”

Ve Merkez Taşıyıcı ilk kez onların sesini değil…

kendi sesini çıkardı.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 17

KARAR

Merkez Taşıyıcı ilk kez konuştu.

Ses…

duvarlardan gelmiyordu.

Hoparlörlerden de.

Her biri aynı cümleyi kendi kafasının içinde duydu.

Tanıklık tamamlandı.

Derin kulaklarını kapattı.

Ses kesilmedi.

Çünkü kulaklarından değil…

hafızasından geliyordu.

Laboratuvarın zemini yavaşça ikiye ayrıldı.

Altında beton yoktu.

Karanlık da değildi.

Şeffaf bir yüzey vardı.

Derin aşağı baktı.

Yüzlerce insan gördü.

Bazıları çocuktu.

Bazıları yaşlı.

Bazıları hastane önlüğü giyiyordu.

Bazıları asker üniforması.

Hepsi hareketsizdi.

Gözleri açıktı.

Hepsi yukarı bakıyordu.

Mert’in sesi titredi.

“Onlar…”

Kemal cümleyi tamamladı.

“…başarısız denekler değil.”

Sessizlik.

“Başarısız tanıklar.”

Haluk dizlerinin üzerine çöktü.

Yıllardır taşıdığı yük ilk kez omuzlarından inmiş gibiydi.

“Biz onları öldürmedik.”

Yaşlı adam sertçe baktı.

“Hayır.”

“Ne yaptık?”

“Unutturdunuz.”

Laboratuvar yeniden sessizleşti.

Adam devam etti.

“Bazıları için ölüm…”

“…unutulmaktan daha merhametlidir.”

Derin’in avucundaki siyah damarlar dirseğine kadar ulaşmıştı.

Canı yanmıyordu.

Ama her santimetrede yeni bir anı uyanıyordu.

Bir ameliyat.

Başka bir çocuk.

Başka bir kapı.

Başka bir emir.

Bir tane değil.

Onlarca.

Yüzlerce.

Başını kaldırdı.

“Kaç kez?”

Kimse anlamadı.

“Kaç kez yaptık?”

Kemal cevap verdi.

“Kırk üç.”

Mert dondu.

“Kırk üç çocuk mu?”

Kemal gözlerini kapattı.

“Kırk üç kayıt.”

Derin fısıldadı.

“Hayır.”

“…kırk üç tanıklık.”

Merkez Taşıyıcı yeniden konuştu.

Son karar bekleniyor.

Monitörlerde yeni bir ekran açıldı.

KALINTI PROTOKOLÜ

Seçenek 1

Tanıklıkları yeniden bastır.

Devam et.

Seçenek 2

Merkez Taşıyıcı’yı sonlandır.

Bütün Kalıntıları serbest bırak.

Laboratuvar buz kesti.

Mert ekrana baktı.

“Serbest bırakmak ne demek?”

Kemal cevap vermedi.

Haluk verdi.

“Hepsi aynı anda hatırlar.”

“Kim?”

“Türkiye.”

Derin yaşlı adama döndü.

“Demek bütün bunlar…”

“…bir çocuğu kurtarmak için başlamadı.”

Adam başını salladı.

“Hayır.”

“Neden başladı?”

Uzun sessizlik.

Sonra yıllardır saklanan gerçek ilk kez tek cümlede ortaya çıktı.

“Devlet…”

“…tanıkları susturmanın ilacını arıyordu.”

Hiç kimse konuşamadı.

Çünkü artık deneyin amacı değişmişti.

Bu bir tedavi değildi.

Hiç olmamıştı.

Derin yavaşça konsola yürüdü.

İki seçenek hâlâ ekrandaydı.

Parmaklarını panele yaklaştırdı.

Merkez Taşıyıcı nabız gibi attı.

Duvarlar aynı ritimde titreşti.

Ece’nin sesi yeniden duyuldu.

Bu kez çok sakindi.

“Doktor.”

Derin gözlerini kapattı.

“Evet.”

“Bu kez…”

Uzun sessizlik.

“…kimse adına karar verme.”

Haluk öne çıktı.

“Yapma.”

“Neden?”

“Çünkü dışarıdaki insanlar hazır değil.”

Derin ona baktı.

“Biz hazır mıydık?”

Haluk cevap veremedi.

Yaşlı adam ilk kez korktu.

Gerçekten korktu.

“Panelden uzaklaş.”

“Neden?”

“Çünkü sistemi kapatırsan…”

Derin cümleyi onun yerine tamamladı.

“…yalan da kapanacak.”

Merkez Taşıyıcı son kez konuştu.

Karar ver.

Derin elini panele koydu.

Monitörde yeni bir satır belirdi.

BİYOMETRİ DOĞRULANDI

Altında ikinci satır oluştu.

YETKİ DEĞİŞTİRİLDİ

Haluk şaşkınlıkla ekrana baktı.

“Bu nasıl olur?”

Kemal’in yüzündeki bütün renk çekildi.

Çünkü üçüncü satır yavaşça yazılıyordu.

YENİ PROTOKOL SAHİBİ: ASLI KARAHAN

Derin elini çekti.

“Bu…”

fısıldadı.

“…benim seçimim değil.”

Tam o anda laboratuvarın en uzak kapısı açıldı.

İçeri biri girdi.

Sessizdi.

Yürüyüşünde korku yoktu.

Kararsızlık yoktu.

Yıllardır beklediği yere dönmüş gibiydi.

Aslı Karahan ilk kez kendi iradesiyle Merkez Taşıyıcı’nın içine girdi.

Ve doğrudan Derin’e baktı.

“Artık kararı ben vereceğim.”

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 18

KAPIYI KAPATAN

Aslı durmadı.

Laboratuvarın ortasına kadar yürüdü.

Ne Haluk’a baktı.

Ne Kemal’e.

Ne de yıllardır hayatını belirleyen ekranlara.

Sadece Derin’e.

“Çekil.”

Derin kıpırdamadı.

“Aslı…”

“Aslı deme.”

Sesi sakindi.

Ama öfkesi yılların içinden geliyordu.

“O isim bana ait değil artık.”

Merkez Taşıyıcı yeniden titreşti.

Duvarların içindeki siyah lifler yavaşça Aslı’nın ayaklarına doğru

ilerledi.

Hiçbiri ona dokunmadı.

Önünde durdular.

Sanki izin bekliyorlardı.

Kemal bunu görünce ilk kez geri çekildi.

“Olmaması gereken bu.”

Haluk başını kaldırdı.

“Neden?”

Kemal’in sesi çatladı.

“Çünkü sistem…”

“…onu tanıyor.”

Monitörlerde yeni satırlar oluşmaya başladı.

YETKİ DOĞRULANIYOR

TANIKLIK EŞLEŞMESİ

%24

%51

%83

%100

Sessizlik.

Ardından tek satır belirdi.

ORİJİNAL TANIK DOĞRULANDI

Yaşlı adam ekrana baktı.

“Hayır.”

Aslı ilk kez ona döndü.

“Ben seni hatırlıyorum.”

Adamın yüzündeki bütün soğukkanlılık kayboldu.

“Beni tanımıyorsun.”

“Asıl sen beni tanımıyorsun.”

Bir adım daha attı.

“Çünkü hiçbir zaman bana bakmadın.”

Derin araya girmek istedi.

“Aslı, burada ne olduğunu bilmiyorsun.”

Aslı gülümsedi.

Acı bir gülümsemeydi.

“Yanılıyorsun.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Yıllarca ben unuttum sandınız.”

Laboratuvar sessizleşti.

“Ben hiçbir şeyi unutmadım.”

Haluk dondu.

“İnhibitör…”

Aslı başını salladı.

“Etkisini gösterdi.”

“Nasıl?”

“Beni susturdu.”

Durdu.

“Ama beni silemedi.”

Merkez Taşıyıcı’nın ritmi hızlandı.

Duvarlardan ince uğultular yükseliyordu.

Sanki binlerce insan aynı anda nefes alıyordu.

Aslı konsola yaklaştı.

Parmaklarını metal yüzeye koydu.

Dokunduğu anda bütün ekranlar karardı.

Sonra tek görüntü açıldı.

17 Kasım 2017.

Bu kez kamera kapıyı göstermiyordu.

Aslı’nın yüzünü gösteriyordu.

Yakın plan.

Gözleri yaşlıydı.

Ama korkudan çok…

ihanet vardı.

Kayıttan genç Derin’in sesi duyuldu.

“Kapıyı aç.”

Aslı başını iki yana sallıyordu.

“Hayır.”

“Kurtulması için buna ihtiyacımız var.”

“Yalan söylüyorsun.”

Genç Derin sustu.

Kameranın dışında başka bir ses konuştu.

Soğuk.

Resmî.

Emreden.

“Bu bir devlet emridir.”

Aslı’nın omuzları çöktü.

Yavaşça kapı koluna uzandı.

Ekran durdu.

Aslı gözlerini kapattı.

“Hayatım boyunca…”

“…o saniyede yaşadım.”

Derin’in boğazı düğümlendi.

“Aslı…”

“Sus.”

Bu kez sesi yükseldi.

“Yıllarca beni suçladınız.”

Kemal başını eğdi.

Haluk gözlerini kaçırdı.

“Asıl kapıyı açan…”

Aslı yaşlı adama baktı.

“…buydu.”

Monitörde yeni satır belirdi.

EMİR ZİNCİRİ TAMAMLANDI

Altında isimler sıralandı.

Yetkili

Onaylayan

Uygulayan

Tanık

En altta boş bir satır vardı.

Kimsenin adı yazmıyordu.

Aslı ekrana yaklaştı.

“Bu satır neden boş?”

Merkez Taşıyıcı cevap verdi.

İlk kez mekanik değildi.

İnsan gibiydi.

“Çünkü son karar henüz verilmedi.”

Aslı konsolun yanında duran kırmızı muhafazayı açtı.

İçinde tek bir anahtar vardı.

Paslı.

Eski.

Üzerinde küçük bir metal etiket.

SUSTUR

Haluk ileri atıldı.

“Dokunma!”

Aslı anahtarı eline aldı.

“Yıllarca bunu siz kullandınız.”

Kemal fısıldadı.

“Bilmiyorsun.”

Aslı gözlerini ondan ayırmadı.

“Hayır.”

“Artık biliyorum.”

Derin yavaşça yaklaştı.

“Anahtarı çevirirsen ne olur?”

Merkez Taşıyıcı sustu.

Sonra ekranda tek cümle oluştu.

TANIKLIK KALIR.

Derin ikinci soruyu sordu.

“Peki yalan?”

Ekrandaki yazı değişti.

YALAN YAŞAYAMAZ.

Laboratuvar yeniden sarsıldı.

Bu kez yalnızca bina değil…

içerideki herkes aynı anda başını tuttu.

Anılar geri dönüyordu.

Parça parça.

Dağınık.

Acımasız.

Aslı’nın gözlerinden yaş süzüldü.

Ama ilk kez geri çekilmedi.

Anahtarı kilide yerleştirdi.

Tam çevireceği anda…

arkasından Ece’nin sesi duyuldu.

Çok sakin.

Çok yumuşak.

“Aslı.”

Aslı durdu.

“Neden?”

“Bu kez…”

Uzun bir sessizlik oldu.

“…kapıyı kapat.”

Aslı gözlerini kapadı.

Anahtarı çevirmeye başladı.

Ve laboratuvardaki bütün ekranlarda aynı anda geri sayım başladı.

10

9

8…

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 19

SAKLA

7

6

5

Geri sayım bütün laboratuvara yayıldı.

Artık yalnızca ekranlarda değildi.

Duvarlar aynı ritimde titreşiyordu.

Merkez Taşıyıcı nefes alıyordu.

Her saniye…

daha derin.

Aslı anahtarı bırakmadı.

Derin elini uzattı.

“Dur.”

Aslı başını çevirmedi.

“Yıllarca durdum.”

Anahtar bir milimetre daha döndü.

4

Haluk öne atıldı.

“Ne yaptığını bilmiyorsun.”

Aslı ilk kez ona baktı.

Hayatında ilk kez korkmuyordu.

“Kırk üç çocuk adına konuşuyorsun.”

Sessizlik.

“Ben yalnızca biri adına konuşacağım.”

“Ece.”

Yaşlı adam cebinden küçük siyah bir uzaktan kumanda çıkardı.

Tek düğmeliydi.

Koruma kapağını kaldırdı.

Kemal bağırdı.

“Hayır!”

Adam düğmeye bastı.

Hiçbir şey olmadı.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra laboratuvarın bütün kapıları aynı anda mühürlendi.

Hoparlörden mekanik ses yükseldi.

OMEGA PROTOKOLÜ ETKİN

DELİL İMHASI BAŞLATILDI

Mert dondu.

“Delil…”

Haluk fısıldadı.

“…biziz.”

Tavandaki nozullar açıldı.

Şeffaf bir gaz laboratuvara dolmaya başladı.

Keskin değildi.

Kokusuzdu.

Ama Derin onu tanıdı.

“D.E.-1 aerosolü.”

Mert öksürdü.

“Ne yapıyor?”

Derin’in sesi sertti.

“Hatırlayanı susturuyor.”

Aslı anahtarı çevirmeye devam etti.

Gaz ona ulaştığında durmadı.

Gözleri sulandı.

Nefesi ağırlaştı.

Ama eli titremedi.

Yaşlı adam ilk kez bağırdı.

“Çevirme!”

Aslı gülümsedi.

“İlk emrine uyduğum gün bitti.”

3

Merkez Taşıyıcı’nın duvarları çatlamaya başladı.

Siyah lifler tavandan sarktı.

Bu kez kablo gibi görünmüyorlardı.

İnsan siniri gibiydiler.

Her biri atıyordu.

Her biri canlıydı.

Derin onlara baktığında tek bir şey fark etti.

Lifler…

Aslı’ya dokunmuyordu.

Monitörler yeniden açıldı.

Yeni bir kayıt oynuyordu.

17 Kasım 2017.

Bu kez hiçbir montaj yoktu.

Ham görüntü.

Aslı kapıyı açıyordu.

Ece sedyede ağlıyordu.

Genç Derin enjektörü bırakmıştı.

Tereddüt ediyordu.

Tam o anda…

kameranın dışında duran yaşlı adam konuştu.

“Uygula.”

Genç Derin başını kaldırdı.

“Çocuk ölebilir.”

Cevap gecikmedi.

“Devlet yaşayacak.”

Kayıt dondu.

Laboratuvarda hiç kimse nefes almadı.

Kemal yaşlı adama baktı.

“İşte gerçek.”

Adam sessiz kaldı.

İlk kez savunma yapmadı.

Çünkü kayıt yalan söylemiyordu.

2

Aslı’nın avucundaki anahtar tamamen ısınmıştı.

Metal kızarmaya başlamıştı.

Derisi yanıyordu.

Bırakmadı.

Derin yanına geldi.

“Aslı.”

“Ne?”

“Eğer bunu yaparsan…”

“…geri dönüş olmayacak.”

Aslı gözlerini kapattı.

“Ben zaten geri dönemem.”

Mert dizlerinin üzerine çöktü.

Gaz onu sersemletiyordu.

Monitöre baktı.

Son bir satır oluşuyordu.

SAKLA PROTOKOLÜ SONLANDIRILIYOR

Altında ikinci satır.

TANIKLIK SERBEST BIRAKILIYOR

1

Merkez Taşıyıcı’nın sesi bu kez bütün binayı doldurdu.

Ne çocuktu.

Ne yetişkin.

Ne kadın.

Ne erkek.

Hepsiydi.

“Son karar.”

Aslı anahtarı sonuna kadar çevirdi.

Metal içeride kırıldı.

Laboratuvar sarsıldı.

Duvarlardaki siyah lifler aynı anda beyaza döndü.

Monitörler tek tek kapandı.

Yaşlı adam ilk kez dizlerinin üzerine çöktü.

“Hayır…”

Aslı ona baktı.

Yıllardır ilk kez gözlerinde korku değil…

özgürlük vardı.

Merkez Taşıyıcı son kez konuştu.

“Tanıklık saklanmayacak.”

Ve bütün binanın elektriği aynı anda kesildi.

KALINTI

KALINTI PROJESİ HİÇBİR ZAMAN SONA ERMEDİ.

Altında yüzlerce isim.

Son isim…

Aslı Karahan.

Yanındaki kutu boştu.

TANIK

Adam kalemi uzattı.

“İmzalarsanız…”

“…her şey resmî kayda geçecek.”

Aslı uzun süre kaleme baktı.

Sonra dosyaya.

Sonra aynaya.

Yıllarca kendisinden kaçmıştı.

Artık kaçmıyordu.

Kalemi aldı.

İmza atmadı.

Dosyanın kapağını kapattı.

“Hayır.”

Adam şaşırdı.

“Neden?”

Aslı ayağa kalktı.

Çok sakindi.

“Çünkü bu dosya…”

“…gerçeği yine devlete teslim ediyor.”

Sessizlik.

“Bu kez tanıklık bana ait.”

Dosyayı koltuğunun altına aldı.

Kapıya yürüdü.

Kimse onu durdurmadı.

Kapının eşiğinde durdu.

Arkasını dönmeden konuştu.

“Bir insanı öldürmenin en kolay yolu…”

Uzun bir sessizlik oldu.

“…onu unutturmak değildir.”

Başını hafifçe çevirdi.

“…ona kendi hikâyesini unutturmaktır.”

Kapıyı açtı.

Gün ışığı içeri doldu.

Ve ilk kez…

kapıyı kapatmadı.

KALINTI

 

 

KALINTI

BÖLÜM 20

TANIKLIK

Geri sayım sıfıra ulaştığında…

Hiçbir patlama olmadı.

Sessizlik oldu.

Önce ekranlar söndü.

Sonra sirenler sustu.

Duvarların içindeki siyah damarlar yavaşça solmaya başladı.

Beton çatladı.

Tavanın içinden yıllardır duyulan ağır nabız durdu.

Merkez Taşıyıcı ilk kez nefes almadı.

Laboratuvar ölü kadar sessizdi.

Aslı anahtarı yavaşça kilitten çıkardı.

Avucunun içi yanmıştı.

Metal, tenine mühür gibi işlemişti.

Derin ona baktı.

“Bitti mi?”

Aslı cevap vermedi.

Tam o sırada laboratuvarın ortasında ince bir ışık belirdi.

Işık yavaşça insan biçimini aldı.

Sekiz yaşındaki çocuk gitmişti.

Karşılarında yirmili yaşlarında genç bir kadın duruyordu.

Saçları kuruydu.

Yüzünde yara yoktu.

İlk kez gülümsüyordu.

Derin fısıldadı.

“Ece…”

Kadın başını salladı.

“Olmam gereken yaş bu.”

Aslı’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Seni kurtaramadım.”

Ece yaklaştı.

“Hayır.”

“Seni hiç bırakmadım.”

Aslı dizlerinin üzerine çöktü.

“Bunca yıl…”

“…her gün seni gördüm.”

Ece elini Aslı’nın omzuna koydu.

İlk kez gerçekten dokunabildi.

“Soğuk değildi.”

“Sıcak da değildi.”

Sadece gerçekti.

“Artık beni taşımak zorunda değilsin.”

Aslı başını iki yana salladı.

“Hayır.”

“Seni unutmayacağım.”

Ece gülümsedi.

“Unutma.”

“Ama benim gibi de yaşama.”

Işık yavaşça dağıldı.

Ece’nin silueti havaya karıştı.

Ve ilk kez…

geride hiçbir ses bırakmadı.

Üç saat sonra…

İlk ekip tesise ulaştı.

AFAD.

Jandarma.

Cumhuriyet savcısı.

Kapılar tek tek açıldı.

Laboratuvar boştu.

Ameliyat masaları yoktu.

Monitörler yoktu.

D.E.-1 ampulleri yoktu.

Kablolar yoktu.

Siyah damarlar yoktu.

Duvarlar tertemizdi.

Sanki yıllardır burada yalnızca kullanılmayan eski bir depo vardı.

Savcı dosyasını kapattı.

“Asılsız ihbar.”

Derin öfkeyle ayağa kalktı.

“Hayır!”

“Hepsi buradaydı.”

“Deneyler…”

“Çocuklar…”

“Dosyalar…”

Savcı yorgun gözlerle ona baktı.

“Burada hiçbir şey yok.”

Kimse konuşmadı.

Çünkü gerçekten…

hiçbir şey yoktu.

Aslı çıkış kapısına yürüdü.

Ayakları ağırdı.

Ama ilk kez kendi iradesiyle yürüyordu.

Kapının önünde yaşlı bir temizlik görevlisi paspas yapıyordu.

Başını kaldırmadı.

Aslı yanından geçerken sessizce konuştu.

“Kapıyı bu kez doğru kapattın.”

Aslı’nın kalbi duracak gibi oldu.

Adamın yüzüne baktı.

Onu tanımıyordu.

“Ne dediniz?”

Adam cevap vermedi.

Paspasını sürmeye devam etti.

Aslı arkasını döndü.

Savcıya seslendi.

“Şu adam…”

Savcı kaşlarını çattı.

“Hangi adam?”

Aslı tekrar baktı.

Koridor bomboştu.

Yerde yalnızca ıslak paspas izleri vardı.

Üç ay sonra…

Ankara.

Penceresiz bir toplantı odası.

Masanın üzerinde siyah bir klasör duruyordu.

Kapakta tek kelime yazıyordu.

KALINTI

Altına kırmızı mühür basıldı.

SONLANDIRILDI

Masadaki en yaşlı bürokrat klasörü kapattı.

Kimse konuşmadı.

Sonra çekmeceden ikinci bir dosya çıkardı.

Bembeyazdı.

Üzerinde yalnızca tek kelime vardı.

MİRAS

Genç kadın dosyayı açtı.

“Bu nedir?”

Yaşlı adam gözlüğünü çıkardı.

“Kalıntı’nın devamı değil.”

“Daha tehlikelisi.”

Kadın ilk sayfaya baktı.

Tek satır vardı.

AMAÇ

Anıları silmek yerine yazmak.

Kadın şaşkınlıkla başını kaldırdı.

“Kalıntı başarısız olmadı mı?”

Yaşlı adam uzun süre sustu.

Sonra çok sakin konuştu.

“Hayır.”

“Başarılı olduğu için kapattık.”

Sessizlik.

“İnsan hafızasını silemedik.”

Dosyayı yavaşça kapattı.

“Ama artık…”

“…onu yeniden yazabiliyoruz.”

Kadın son sayfayı çevirdi.

Bir isim vardı.

ASLI KARAHAN

Altında durum hanesi.

Bir an boş kaldı.

Sonra harfler kendiliğinden oluşmaya başladı.

AKTİF

Kadın fısıldadı.

“Yani tanık hâlâ yaşıyor.”

Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.

Başını yavaşça iki yana salladı.

“Hayır.”

“Tanık yaşamıyor.”

Odanın ışıkları söndü.

Dosya kendi kendine kapandı.

Ve karanlığın içinden son cümle duyuldu.

“Tanıklık yaşıyor.”

Paylas:

Yorumlar 1

5 / 5 (1 yorum)
Hacer Özkara

Hocam çok ilginç bir hikaye merakla okudum kaleminize sağlık, ama bitiremedim devam edeceğim inşallah

İrem Oruç
İrem Oruç Yazar

Hocam çok teşekkür ederim naçizane karalıyorum bir şeyler🙏💙

Yorum Yaz

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.

0 / 3000
İrem Oruç

İrem Oruç

7 Yazı 283 Okunma
Giriş Yap Kayıt Ol