Kalabalığın İçinde Kaybolan Yansımalar
Şehir, akşamı aceleyle katlayıp
vitrinlere bıraktığında,
yüzler birbirine benzeyen bir telaşla
caddelerin omzundan akıyordu.
Kimse kimseye çarpmıyordu aslında.
Sadece herkes,
başka bir hayatın içinden geçiyormuş gibi yürüyordu.
Bir adam gördüm;
cebindeki anahtarları taşıyordu,
ama hangi kapıyı açacağını unutmuştu.
Bir kadın gördüm;
gülümsemesi yerindeydi,
fakat gözlerinin gerisinde
uzun zamandır kimsenin uğramadığı odalar vardı.
Bir çocuk geçti önümden.
Elinde hiçbir şey yoktu.
Yine de en ağır yükü o taşıyor gibiydi.
Kalabalık büyüdükçe
insanların sesleri değil,
eksilen tarafları çoğalıyordu.
Çünkü bazı kayıplar,
bir şeyi yitirmekle başlamaz;
onu taşıdığını sanmakla başlar.
Bir süre sonra anladım:
Bu sokaklarda herkes
kendine ait bir yansımanın peşindeydi.
Camlarda,
ekranlarda,
başkalarının gözlerinde,
eski fotoğrafların donmuş ışığında...
Oysa insanın sureti
en az göründüğü yerde saklanır bazen.
Bir meydanın ortasında durup
geçen yüzlere baktım.
Her biri bir hikâye taşıyordu.
Her biri başka bir sessizliğin tercümesiydi.
Ve o an fark ettim:
Kalabalığın içinde kaybolan şey insanlar değildi.
Herkes evine dönüyordu.
Yolunu bulamayan,
aynadaki kişiydi.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.