Hasret
Hasret, sen gittikten sonra öğrenilen bir mevsimmiş meğer; kokunda kalan o sıcaklık çekilince evin duvarları bile üşüyormuş.
Bir zamanlar avuçlarıma sığan küçük ellerin, şimdi yalnızlığın en uzak kıyısında.
Gülüşlerin, eski bir hikâyenin en güzel yerinde durmuş da devamını kimse yazamamış gibi.
Bakışların geçiyor bazen içimden; uzun bir virajı dönerken ansızın karşıma çıkan çocukluğum gibi. Sonra yine kayboluyor.
Ne güneş eskisi gibi batıyor artık, ne ay aynı yerden doğuyor. Sokak lambaları yanıyor yanmasına da, hiçbiri senin ardından kararan içimi aydınlatamıyor.
Rüzgarın unuttuğu bir gelincik tarlası gibiyim şimdi; bir yanım fırtına, bir yanım çoktan alabora olmuş bir gemi.
Ve sen, Kıyıya vurup geri çekilen denizin, kumlara yazılmış son hatırayı da beraberinde götürmesi gibi sildin bütün gelişlerini.
Şimdi geceler, mezar sessizliğini kıskandıracak kadar derin. Kimse fısıldamıyor adını, kimse kapımı çalmıyor.
Bir gün gelir de yolun düşerse, mezar taşımın gölgesinde biraz dur; çünkü ben seni unutmadım.
Sadece, yokluğuna alışmayı yaşamak sandım.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.