Geceye Düşen İzler
Geceye Düşen İzler
Mutfaktaki ocağın kısık ateşi, tezgâhın üzerindeki taze nane yaprakları ve sabaha hazırlanması gereken tabakların sessizliği... Her şey bittiğinde ve önlüğümü duvardaki çiviye astığımda, geriye sadece gecenin kendi çıplak sesi kalıyordu. Şehir, üzerindeki bütün gürültüyü bir kenara bırakıp kendi kabuğuna çekildiğinde, insan en çok kendi içine doğru yürümeye başlıyor.
Yol kenarındaki eski bir duvarın dibinde durdum. Taşların arasındaki çatlaklardan kendine yol bulmuş kurumuş sarmaşıklara değdi parmaklarım. Zaman, her şeyi ne kadar da çabuk kendi rengine boyuyordu. Bir zamanlar babamın sesinin yankılandığı o evler, şimdi hiç tanımadığım insanların gölgeleriyle doluydu. O seslerin boşluğunu, yıllardır kelimeleri birbirine ekleyerek, ritimlerin arkasına saklanarak doldurmaya çalışıyordum. Nota sehpalarının üzerinde yarım kalan ezgiler, mürekkebi kurumamış sayfalar hep aynı arayışın ürünüydü.
Uzaktan bir trenin raylar üzerinde bıraktığı o tok, ritmik ses geldi. Belli ki uzak bir şehre, belki de o deniz aşırı dostlukların yaşandığı soğuk topraklara doğru akıp gidiyordu. Gitmek mi daha zordu, yoksa kalıp değişen sokakların yabancısı olmak mı, hiçbir zaman çözememiştim.
Ceketimin yakasını kaldırıp yürümeye devam ettim. Arkamda bıraktığım ayak izleri, birazdan başlayacak olan günün ilk ışıklarında kaybolup gidecekti. Ama biliyordum ki, içimde bir yerlerde sabaha karşı pişen ekmeğin kokusuyla uyanan o eski dükkânların, o samimi sabahların sıcaklığı hiç sönmeyecekti. Ne kadar uzağa gidersem gideyim, toprağa düşen ilk yağmur damlasında hep o aynı tanıdık kokuyu arayacaktım.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.