Gece bilmem kaç
Gece bilmem kaç…
Ayın, bembeyaz şarşaflarıma, bedenime ve yanı başımda uyuyan güzel kedime usulca dokunan ışığıyla uyandım. Bir an için kendimi bu dünyaya ait olmayan bir düşün, yarım kalmış bir filmin sahnesindeymiş gibi hissettim.
Tenime değen o serin aydınlık, kedimin tüylerini tek tek altın sarısına boyayan ışık, göğün siyahla mavinin arasında kaybolan sonsuzluğu ve yaprakların üzerine düşen o sessiz parıltıyı izledim.
İçimde tuhaf bir ikilem vardı; bir yanım yeniden uykuya dönmek isterken, diğer yanım gecenin bana fısıldadığı sırrı kaçırmaktan korkuyordu.
Bu yüzden gözlerimi kapatmadım.
Ara ara doğrulup ayın tenimdeki dansını, odanın içindeki gölgelerin yer değiştirişini ve gecenin derin nefesini seyrettim.
O an hissettim ki evren, bize gösterdiğinden çok daha büyük, çok daha eski bir hafızaya sahip.
Belki de insanlar sustuğunda, şehirlerin ışıkları yavaş yavaş söndüğünde ve dünya kendi içine çekildiğinde, gökyüzü gerçek yüzünü göstermeye başlıyordur.
Belki ay, her gece aynı sessizlikle yeryüzüne kadim hikâyeler bırakıyordur da biz, gündüzün telaşında onları duyamıyoruzdur.
Ve ben, gece bilmem kaçta, kedimin sıcak nefesiyle ayın altın ışığı arasında, evrenin sonsuz sırlarından küçücük bir parçaya dokunmuşumdur.
Belki de bazı geceler, uyumak için değil; sonsuzluğu hatırlamak için vardır.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.