Kendimizi korumak için kırmak zorunda mıyız?
Kendimizi Korumak İçin Kırmak Zorunda mıyız?
Geçtiğimiz günlerde küçük bir hadise yaşadım.
Konakladığım bir yerde, odamla ilgili yaşanan bir sorun üzerine görevliyle konuşmam gerekti. Henüz uykudan yeni uyanmıştım. Karşımdaki kişinin konuşma biçimini biraz suçlayıcı algıladım ve kendimi anlatmaya çalışırken sesimin olması gerekenden daha sert çıktığını sonradan fark ettim.
Benim sertliğim ona, onunki bana geçti.
Kısacık bir mesele, iki insanın birbirinin tonuna çarpmasıyla büyüdü.
Sonra sakinleştik.
Konuştuk. Birbirimizi anladık. Meseleyi çözdük ve sonunda sarılarak, gülümseyerek ayrıldık.
Fakat olay bittikten sonra bende başka bir soru kaldı:
Ben sınırımı mı korumuştum, yoksa sınırımı korumaya çalışırken sesimi mi fazla yükseltmiştim?
Belki hepimizin zaman zaman kendimize sormamız gereken soru bu.
Hayatta bir şeyler istiyoruz.
Bazen bir işin olmasını, bazen birinin bizi anlamasını, bazen de yalnızca karşımızdaki insanın bize daha özenli davranmasını bekliyoruz. Beklediğimiz karşılığı alamadığımızdaysa hayal kırıklığımızı farkında olmadan karşımızdaki insana taşıyabiliyoruz.
Çünkü o an kendi hikâyemizin tam ortasındayız.
Canımız sıkkınsa onun içinden konuşuyoruz. Yorulduysak yorgunluğumuzun dilini kullanıyoruz. Kırıldıysak sesimize biraz kırgınlık, biraz öfke karışıyor.
Fakat unuttuğumuz küçük bir şey var:
Karşımızdaki insan, bizim isteğimizi karşılamak için var olan bir figür değil.
Onun da bizden önce başlayan bir günü var. Belki kötü uyandı. Belki yetişmesi gereken bir işi, taşıdığı bir sıkıntısı, kimseye anlatmadığı bir kırgınlığı var. Belki bizimle karşılaşmadan beş dakika önce kendi hayatında başka bir şeyle mücadele ediyordu.
Bunu düşünmek, kendi ihtiyacımızdan vazgeçmek anlamına gelmiyor.
Çünkü sınır koymak, karşımızdaki insanı sürekli idare etmek değildir. Her şeyi sineye çekmek hiç değildir.
Ne kendimizi ezdireceğiz ne de kendimizi anlatabilmek için karşımızdakini ezeceğiz.
Belki mesele tam da burada başlıyor.
Sınırlarımızın sesi ne kadar yüksek olmalı?
Sınır denildiğinde bazen aklımıza yüksek duvarlar geliyor. Rest çekmek, kapıları kapatmak, insanları hayatımızdan çıkarmak, sertleşmek…
Oysa sağlıklı bir sınır bazen yalnızca şudur:
“Bu bana iyi gelmedi.”
“Benimle böyle konuşulduğunda rahatsız oluyorum.”
“Bunu istiyorum ama senin tarafını da duymak istiyorum.”
Ben sınırları biraz bahçesi olan bir eve benzetiyorum.
Evin elbette duvarları vardır. Çünkü nerede başlayıp nerede bittiğimizi bilmeye ihtiyacımız vardır. Ama o duvarların üzerinde dikenli teller olmak zorunda değildir.
Bir kapısı vardır mesela.
Bir de penceresi.
Kapıyı kime açacağımıza biz karar veririz. Pencereyi ne zaman aralayacağımızı da…
Bazen birini içeri alırız, bazen uğurlarız. Bazen de kapıyı kapatır ve bir süre kendi evimizin sessizliğinde kalırız.
Mesele bütün kapıları kapatmak değil; hangisini, kime ve ne zaman açacağımızı öğrenmektir.
Bir de bahçemiz vardır.
Oraya ne ekersek biraz da onu büyütürüz. İyi olanı beslediğimizde iyinin kökleri derine iner. Bize zarar vereni fark ettiğimizdeyse budamayı öğreniriz.
Fakat bütün bunları öğrenirken bir şeyi daha kabul etmemiz gerekiyor:
Biz insanız.
Bazen doğru şeyi yanlış tonda söyleyebiliriz.
Haklı olduğumuz bir konuda gereğinden fazla sertleşebiliriz. Sonra sakinleştiğimizde kendi sesimizi yeniden duyup:
“Ben aslında bunu böyle söylemek istememiştim.”
diyebiliriz.
Bunu söylemek yenilmek değildir.
Özür dilemek sınırlarımızdan vazgeçmek değildir.
Karşımızdaki insanı anlamaya çalışmak da kendimizi değersizleştirmek değildir.
Tam tersine, bazen insan kendi sınırını ancak sesini alçalttığında daha berrak duyabilir.
Burada kendimize de biraz şefkat borçluyuz.
Her zaman kusursuz iletişim kuramayacağız. Her olayda doğru cümleyi, doğru tonu, doğru anda bulamayacağız.
Psikolojiyi bilmek de insanı insan olmaktan çıkarmıyor.
Bildiklerimizle yaşadıklarımız arasındaki mesafede bazen hepimiz tökezleyebiliyoruz.
Belki mesele hiç hata yapmamak değil.
Hata ettiğimizi fark ettiğimizde geri dönebilecek kadar esnek, kendimizi koruyabilecek kadar güçlü ve karşımızdakinin de bir insan olduğunu hatırlayabilecek kadar yumuşak kalabilmek.
Üstelik her zaman dimdik duracak kadar güçlü olmak zorunda da değiliz.
Elimizden geldiği kadar kendimizi koruyabilecek kadar güçlü olsak, bazen bu bile yeter.
Çünkü sınırlarımız bizi dünyadan ayırmak için değil, dünyayla nerede ve nasıl buluşacağımızı göstermek için vardır.
Belki bu yüzden kendimizi korumak için her zaman kırmamız gerekmez.
Bazen yalnızca kapıyı kapatırız.
Bazen pencereyi aralarız.
Bazen de bahçemizde neyin büyümesini istediğimize yeniden karar veririz.
Ve sanırım insan, zamanla en çok bunu öğreniyor:
Bir sınırın güçlü olması için dikenli olması gerekmiyor.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.