İnsan Kendinden Nerede Eksilir?
Modern insanın en büyük paradoksu, sürekli bir yere yetişme, bir şeyleri tamamlama ve hayatına anlam yükleme çabasının içinde, aslında en çok nerelerde eksildiğini fark edememesidir. Hayatın belirleyici kırılma noktaları çoğu zaman büyük kararların ya da görkemli anların içinde değil; gündelik hayatın sıradan görünen küçük zaman dilimlerinde saklıdır. Uğruna ömür tükettiğimiz hedefler, yıllar sonra dönüp baktığımızda kozmik bir sessizliğe gömülür. Oysa yaşanırken her biri son derece önemli görünmüştür. Koşmuş, yetişmeye çalışmış ve hayatımıza giren her eksik parçaya bizi tamamlayacak anlamlar yüklemişizdir.
Bir süre önce aynadaki aksimizle tartışırken sorduğumuz soru, bugün yeni eksikliklerin gölgesinde farklı cevaplar arıyor.
Günümüzde yaşanan aidiyet krizinin temelinde, bireyin yarım adreslerle yola çıkma cesareti ya da mecburiyeti yatmaktadır. Gideceği yeri tam olarak bilmeden, kapısını çalacağı eşiğin onu gerçekten kabul edip etmeyeceğinden emin olmadan yürür. Buna rağmen bir yere demirlemek ister. Çünkü insan, doğası gereği inanmak ve ait olmak ister.
Ancak kolektif huzursuzluğumuzun kaynağı çoğu zaman dış dünya değildir. Bizi asıl yoran, kendi içimizde büyüttüğümüz çatışmalardır. Toplumsal beklentilerle birleşen bu iç mücadeleler, görünmez duvarlar örerek hareket alanımızı daraltır. Bizi durduran çoğu zaman koşullar değil, kendimizle kurduğumuz ilişkidir.
Birey, tanıdığı ve aşina olduğu bir acıyı, kökenini bilmediği yabancı bir mutluluğa tercih etme eğilimindedir.
Bu eğilim en çıplak hâliyle sevme deneyiminde ortaya çıkar. Her ilişki, her dostluk ve her toplumsal bağ büyük umutlarla başlar. Fakat zamanla geçmişin izleri, korkularımız ve yanılgılarımız bu bağların içine sızar. Psikolojide “tekrarlama zorlantısı” olarak adlandırılan olgu da tam olarak burada devreye girer. Aynı hataları farklı isimlerle, farklı yüzlerle yeniden üretiriz. Sonunu bildiğimiz kuyulara tekrar tekrar düşeriz.
Çünkü bilinen acı, çoğu zaman bilinmeyen mutluluktan daha güvenli görünür. Acı verse bile tanıdıktır. Oysa mutluluk ihtimali beraberinde belirsizlik getirir ve belirsizlik, insan zihni için çoğu zaman acıdan daha ürkütücüdür.
Modern toplumun kronik yorgunluğu da buradan beslenir. Aynı boşlukları, aynı eski malzemelerle doldurmaya çalışırız. “Bu kez farklı olacak” düşüncesiyle başladığımız her bireysel ya da toplumsal girişim, çoğu zaman yeniden aynı eksikliğe dönüşür. Böylece boşluklar dolmaz; yalnızca biçim değiştirir. Döngü genişledikçe biz küçülürüz.
Sonunda fark ederiz ki çoğu zaman kendi illüzyonlarımızın, yarım kalmış sevdaların ve gerçekliği olmayan ideallerin gölgesinde yaşamışızdır. O gölgede yalnızca başkalarını değil, kendimizden de parçalar kaybetmişizdir. Başkalarına verdiğimizi sandığımız değerlerin bir kısmı, aslında kendi varlığımızdan eksilttiğimiz parçalardır.
Günün sonunda elimizde kalan şey çoğu zaman hayatın kendisi değil, kayıplarımızın bıraktığı izlerdir.
Bu nedenle asıl mesele boşlukları rastgele doldurmak değildir. Asıl mesele, o boşlukların hangi kırılmalar sonucunda ortaya çıktığını anlayabilmektir. Aynı çıkmaz sokaklara yeniden sapmamak için önce bizi o sokaklara götüren motivasyonları sorgulamak gerekir.
Topluma, hayata ve insana dair sevme yetimizi kaybetmeden; fakat en önemlisi kendimizden vazgeçmeden yürümeyi öğrenmek zorundayız.
Çünkü insan, dışarıdan aldığı darbelerle değil; çoğu zaman kendi eliyle kendinden eksilttiği parçalarla yaralanır. Ve hiçbir dış başarı, hiçbir geçici aidiyet, insanın kendi içinden kopardığı parçaların yerini dolduramaz.
Tamlık dışarıda aranacak bir ödül değildir.
Tamlık, insanın kendinden eksiltmeyi bıraktığı noktada başlar.
Peki sizin tanıdık acılarınız hangileri? Kendi kuyunuzun başında duran o sesi susturmayı değil, onu anlamayı hiç denediniz mi?
Yorumlar 4
Bazı yazılar okunmaz, insanın kendi içine tuttuğu bir ayna gibi karşısına geçer. Bu metinde en çok "bilinen acının bilinmeyen mutluluktan daha güvenli görünmesi" fikri üzerinde durdum. İnsan bazen dışarıda kaybettiklerini değil, içeride kendinden eksilttiklerini fark etmekte zorlanıyor. Derinlikli ve düşündürücü bir çalışma olmuş. Kaleminize sağlık.
Değerli yorumunuz ve analiziniz için çok teşekkür ederim. 'Bilinen acının bilinmeyen mutluluktan daha güvenli görünmesi' üzerine yaptığınız çıkarım, metnin kalbine dokunuyor. İnsanın kendi iç dünyasında eksilttiklerini fark etme çabası, aslında bir yüzleşme süreci. Bu sürece ortak olup, bu denli güzel ve derinlikli bir geri bildirimde bulunduğunuz için çok mutlu oldum. Kaleminize ve zihninize sağlık.
İnsan yaradılış gayesini bilmeyince ,sorunların çözüm yöntemini öğrenmeyince aynı hataları tekrarlar durur ,oysa araştırsa ,eksiklerini tamamlamaya çalışsa ,bazı gereksiz olayların peşini bıraksa önüne yepyeni kapılar açılır,harika bir yazı olmuş yüreğinize sağlık, kaleminiz daim olsun.
Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim. İnsanın kendi iç dünyasını keşfetmesi ve hatalarından ders çıkararak ilerlemesi gerçekten çok kıymetli. Güzel temennileriniz beni çok mutlu etti, eksik olmayın.
İnsanın kendine çarptığı o kör noktayı ne güzel tarif etmişsiniz. Çoğu zaman dışarıya, dünyaya, başkalarına kurduğumuz o bitmek bilmeyen cümlenin tam ortasında, kendi sesimizi duymayı unutuyoruz.'Bilinen acı, bilinmeyen mutluluktan daha güvenli' cümlesi, zihnimin bir köşesinde yankılanıp durdu. Galiba biz, yaralarımızın kabuğunu korumaya, o yaraların iyileşme ihtimalinden daha fazla değer veriyoruz. Belki de alışkanlık dediğimiz o devasa pranga, kendi gerçekliğimize dönmemizi engelleyen en büyük savunma mekanizmamız.Kaleminiz kelaminiz değer görsün kıymetli hocam.. 🙏✨
Vildan Hanım, güzel düşünceleriniz ve metnin ruhuna yaptığınız bu kıymetli katkı için çok teşekkür ederim. Kendimize çarptığımız o kör noktada buluşabilmek, birbirimizin yaralarına şifa niyetine dokunabilmek ne büyük incelik. Kalbinize ve kaleminize sağlık.
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.