Hafif esen rüzgar
Hafif esen rüzgar
Hafif esen rüzgâr, içimde yıllardır dokunulmamış bir yere değdi.
Kokunu özlediğimi o an anladım. Unuttuğumu sandığım ne varsa, birdenbire yüzeye çıktı. Dar, yokuşlu Arnavut kaldırımlı sokağa yürürken bir elimde çantam vardı; diğer elimde ise bıraktığımı sandığım bir hayatın ağırlığı.Ayvalık’ın rüzgârı yüzümü okşadıkça içimde bir şey çözülüyordu. Attığım her adım, geçmişten bir parçayı yerinden kaldırıyordu. Hatırlamak bazen bir yük değil, bir çağrıymış.Beyaz kireç boyalı, cumbalı evin önünde durduğumda zaman inceldi. Sanki iki anın arasındaki perde aralandı.Ve o çıktı karşıma.Uzun siyah dalgalı saçları omuzlarında, üzerinde ince basma elbisesi, ayağında beyaz terlikleriyle. Gözleri… İçimde bir yere dokundu. Unuttuğum bir dili hatırlatır gibi. Ne hesap vardı bakışında ne de sitem. Sadece beklemiş olmanın dinginliği.Bir an bana baktı.Sanki “buradayım” der gibi.Sonra yürümeye başladı. Arkasından gitmek bir karar değildi; bir hatırlayıştı.Dar sokaklarda seke seke ilerliyordu. Gülüyordu, yüksek sesle, çekinmeden. Şarkılar mırıldanıyor, pencerelerden bakanlara laf atıyordu. Onu izledikçe içimde sıkı sıkı tuttuğum ne varsa gevşedi. Yıllardır kontrol etmeye çalıştığım her şey, anlamını yitirdi. Çünkü o hiçbir şeyi tutmuyordu.Bir çam ağacının önünde durdu. Gözlerini kapattı. Derin, dolu dolu bir nefes aldı.
“İşte,” dedi, sesi neredeyse rüzgârın içindeydi, “bu.”
O nefes göğsümde yankılandı. İçimde yıllardır eksik kalan bir yer, sessizce doldu.Ona bakarken fark ettim; uzak sandığım hiçbir şey aslında benden ayrı değildi.Sadece ben, ona yeterince yaklaşmamıştım.Rüzgâr yeniden esti.
Ve bu kez, içimden geçti.
Yorumlar 2
Yorum Yaz
Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.