Bir öğretmenin meslek aşkı, sınıfın dört duvarı arasında örülen sessiz bir kale duvarı gibidir. O duvarlar ve gürültülü koridorlar eşliğinde zamanın nasıl geçtiğini anlamaz insan; ta ki gözleri balkonun bir köşesinde sessiz sedasız büyüyen, ama sarı çiçekleri açtığında bütün ihtişamıyla kendini gösteren bir güzelliğe takılana kadar.
Öğretmenlik yolculuğumda geçen yılların en sağlam tanığı, verdiğim mücadelenin en sessiz hatırasıdır şu kaktüs. Diğer çiçekler gibi narin değildir; en küçük bir hava değişiminde yaprak dökmez. Bazen kökleri saksısına sığmaz, alanı dar gelir ama yine de büyümekten vazgeçmez. Koşulları değişmese, bulunduğu yer ona yetmese bile kusurlarına takılıp kalmak yerine, sahip olduğu güzelliği büyütmeyi seçer. İlgi görmeden, takdir beklemeden kendi ihtişamıyla var olur; sığmadığı yere değil, büyüyebileceği yere bakar ve yüzünü her zaman güneşe döner.
Kariyerimin ilk senesi masama bırakılan küçük bir kaktüs, şimdi altıncı yıla adım attığım bu yolda tam beş çiçekle selamlıyor beni sanki geride bıraktığım beş yılın gözyaşlarını birer çiçeğe dönüştürmek istermiş gibi. Yürüdüğüm yolları, kendi heybetli gövdesine saklar gibi taşıyor. Tüm zorluklara rağmen eğilip bükülmeden, içimdeki güzelliğe inanarak, kalbimi hep temiz tutarak dimdik ve güçlü durabileceğimi hatırlatıyor. En güzel yapabildiğim şeyin sevmek olduğuna inanarak, tüm zorluklara rağmen cesurca çiçek açabileceğimi…
İşte o zaman anlıyor insan; aşılmaz yolların ardında, sağlam bir yürekle kabul edilmiş hikâyeler olduğunu. Sevgiyle sulanmış umutların, ne kadar dikenli olursa olsun kendi yolunda ilerleyebileceğini ve her an kendi baharını yeniden yazabileceğini…